BENİ DİNLEYEN BİRİ VAR

Rukiye DEMİRCİ KÖKLÜ
Kütahya Merkez 80 Evler Kız Kuran Kursu Öğreticisi

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”
(Âl-i İmran, 3/104.)

Ani bir kararla oturduğum yerden doğruldum. KYK yurtlarına diyanet personelinden “manevi danışman” alımı yapılacaktı ve ben bu alanda tecrübeliydim. Bulunduğum ilde altı manevi danışman ihtiyacı vardı. Kolay olan herkes tarafından yapılabilirdi pekâlâ, ben zora talip olmalıydım.

Öyle olmalıydı ki yaralarına merhem olmayı düşlediğim üniversite öğrencilerinin varlığı, aynı zamanda benim aç olan ruhumu da doyurmalıydı. Hızlandırılmış bir prosedürle imzamı atıp altı dönemdir öğreticilik yaptığım kursumdan üç çanta özel eşyamı toplayarak ayrıldım.

Gençlere olan zaafımı bilen öğrencilerim orada bulunduğum süre zarfında bana her türlü maddi destekte bulunacaklarına dair söz vererek gözyaşlarıyla beni kapıya kadar uğurladılar.

Yeni bir ortam, yeni bir kurum, yeni çalışma arkadaşları ve her biri bir diğerinden sevimli farklı 1431 sima…

Yolum uzun, yüküm ağırdı…

Selam verip tebessüm etmekle başladım işe. Gençlere cazip gelebilecek ne varsa onlarla donattım odamı. Rengârenk, cıvıl cıvıl… Personelle tanıştım usulünce. Çünkü hepimiz bu hayır projesinin ortaklarıydık ve güzel iş çıkartmak isteyen ortağını iyi seçmeliydi.

Başta hafız yurt müdürüm, mütevazı ve yardımsever eğitim sorumlusu memur arkadaş olmak üzere hepsi birbirinden değerli yurt personeliyle kaynaştım kısa zamanda. Önce selam verdim; ardından kelamıma eşlik etti sadaka niyetiyle tebessümlerim. Ben biliyordum ki bulunduğum ortamda Türkiye’nin 81 vilayetinden, yüzlerce farklı görüş ve bir o kadar farklı hikâyeler çıkacaktı. Aynen öyle oldu…

Dinlenilmeye hasret kalmış, ilgilenilmeye muhtaç bir avuç gurbet kuşu belirdi karşımda. Onlar anlattı ben dinledim. Ben sustum; onlar da sustu. Susarak konuştuk beraber…

Kelamın yetmediği yerde sükûtumuz yetişti imdada. Altın tepsiler içinde bir derin sükût! Ben onlara sundum; onlar da kabul etti.

Yargılamadım, yadırgamadım…

Sadece dinledim!

Bir şeyleri fark etmelerini sağladım.

Yalnız öğrenciler için orada bulunmak, öğrencilerin odasına kadar hizmet sunan özverili personele haksızlık olurdu.

Yağmurlu bir mesai gününde tanıştık yurdumuzun özel güvenliği İnci Hanım’la… Anadolu’da bir tabir vardır: Hükûmet gibi kadın, derler sağlam ve sert mizaçlı kadınlara. İnci Hanım da dışarıdan bakıldığında aynen öyle bir kadındı. Ama özünde çok merhametli olduğunu fark ettim daha ilk tanışmamızda.

Bizim yurt bahçemizde sokak köpekleri için ayrılmış bir bölüm vardır.

Öğrencilerimiz de personel de ilgilenmeyi çok sevdikleri için neredeyse blok başına on köpek düşer. Yurdumuzda dört ayrı blok var ve köpeklerden birinin kulakları kesilmiş, duymuyor. Bize Yaradan’ın emanet ettiği canlar, Allah’ın dilsiz kulları hayvanlar… Kulakları duymadığı gibi yağmur ve gök gürültüsünden de çok korkuyor. O sebeple yağmurlu günlerde sadece o köpek yurdun içine girmek suretiyle kendini koruma altına alır. Yurda geldiğinde büyük bir koyun kadar cüsseli olan köpeği odamın önünden kaldırmak için
uğraşıyordu İnci Hanım. O esnada onu kahve içmeye odama davet ettim.

Birlikte kahve içerken ben hâlâ köpeğe olan merhametli tavırlarını düşünüyordum. Daha sonra düşünmem gerekecek derin mevzular olabileceğinden habersiz…

Anlatmaya başladı İnci Hanım gözyaşları içinde. Kendisi hem akrabalarıyla hem evlatlarıyla hem de en sevdiği kişi olan annesiyle imtihan edilmiş.

Yetersiz maddi imkânlarına rağmen senelerce hasta annesinin tedavi masraflarını karşılamış seve seve. Maddi durumu yerinde ve yurt dışında bir ablası daha olmasına rağmen. Annesini hep çok sevmiş, hep ona özlem duymuş İnci Hanım. Çünkü annesi uzun yıllar yurt dışındaymış. Annesine kavuştuğunda ise hastane odalarında bebekler gibi aylarca başını beklemiş. Kırkı yeni çıkmış el kadar bebeği refakatçi sandalyesinde, kendisi de yerde kartonlar üzerinde yatarak. Acziyetini anlayıp ağlayan annesini teselli etmiş hep… Üzülme anneciğim, demiş; ben bebekken sen bana bakıyordun, şimdi bebekler gibi ben sana bakacağım…

Bir kuş gibi uçup gitmiş anneciği avuçlarından. Kalbindeki pili, onun daha da derinlerindeki evlat sevgisiyle sessizce. Annesi dinine düşkün bir bayanmış, ama imtihan o ki ne dinî ne de dünyevi görüşleri eşiyle uyuşmayan bir babaları varmış başlarında. Babaları işten gelmeden anneleri namazını kılıp Kur’an’ını okusun diye pencerede nöbet tutan bir evlat…

Kendisi hiç güvenli bir ortamda bulunmadığı hâlde; büyüyünce güvenlik görevlisi olan bir kadın!

Üçüz evlatları olacağını öğrenmiş İnci Hanım, dünyalar kadar mutlu, umutlu.

Lakin takdir-i ilahi; ikisi tutunamamış hayata. Çok ağlamış birer avucunu dolduran kayıpları için. Dünyalar kadar mutluluğu yine dünyalar kadar hüzne dönüşmüş. Annesi dârı bekaya irtihal ettikten sonra eşi ve bir buçuk yaşındaki evladıyla yapayalnız kalmış koca dünyada.

Çalışmak zorunda olduğu için evladını bakıcıya vermek durumunda kalmış. Vicdan insanın en büyük zenginliği… Onu da yitirirse insan, insanlığından geriye ne kalır ki? Vicdansız bir bakıcı elinde akıl almaz şiddetlere maruz kalan çocuğu ağır travma geçirmiş. Lâl olmuş; bülbül gibi şakıyan dilleri. Konuşmayı bırakmış senelerce.

Annesi Nurdan Hanım; eşinden uzak bir toprak altında kıldığı namazları, çektiği tespihleriyle huzur içinde Allahu alem. Anlattığı hayat hikâyesinden cımbızla tek tek çekip ibretlik cümleleri, merhem ettim ruhumun kanayan yaralarına.

Hayran kaldım annesi için nikâh yüzüğünü dahi satıp tedavi masraflarını üstlenen evlada. Hayran kaldım evladı için yüreği yerinden çıkacak kadar endişelenen anneye.

Hayran kaldım rüyasında, “Kızım, bana Duhan suresi oku.” dediği için annesine Kur’an okutma çabası içinde olan kadına.

Ve kulaklarımda İnci Hanım’ın şu cümleleri yankılandı gün boyu: “Yere göğe sığdıramadığım annem, bir avuç toprağa mı sığdı şimdi? Bana dünyada en mutlu olduğun an ne zaman deseler, annemin yaşadığı o günler, derim!”