ŞEFAAT NEDİR?
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Hocam, kafama takıldı, şefaat var mıdır, varsa nedir? Dua diyen de var torpil diyen de. İnsanların kafası karışıyor. Söz gelimi, birisi çıkıp “Bu dünyada her türlü kötülüğü işleyip ahirette şefaatle kurtuluş doğru olur mu?” diye itiraz edebilir.
Doğrusu, şefaat konusuna insanlar arası ilişkiler bakımından, hele de çarpık olanlarından bakılırsa kafalar tabii ki karışır. Özellikle şefaatin bir suçluya, zalime veya azgın kişilere yapılan torpil gibi sunulması bunda etkili olmaktadır. Ayrıca bu kafa karışıklığı, kavramların bağlamdan ve terimlerin bütünlükten koparılarak bölük pörçük ele alınmasından kaynaklanmaktadır.
Peki, şefaati nasıl anlamalıyız?
Geleneksel metinlerimize bakıldığında şefaat kavramı, istiğfar kavramıyla birlikte ele alınır. Bununla kavramın bağlamı kurulmuş ve sistem bütünlüğü sağlanmış olur. Öyleyse dünyada istiğfar neyse ahirette şefaat odur. Başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün Müslümanlar, din kardeşlerinin bağışlanması için istiğfar şeklinde dua etmişlerdir. İstiğfar, “bağışlanma talebi” demektir. Kur’an’da Hz. Peygamber’e, “Hem kendi günahın hem de mümin erkekler ve kadınların günahları için bağışlanma talebinde bulun.” (Muhammed, 47/19.) buyrulmuştur. Demek ki Rahmet Peygamberinin dünyadaki kadın erkek bütün müminlere yönelik bağışlanma talebinde bulunması Yüce Allah tarafından buyrulmuştur. Yine Kur’an’da Hz. İbrahim’in dilinden, “Ey Rabbim! Kıyamet gerçekleştiği gün beni, anne babamı ve bütün Müslümanları bağışla.” (İbrahim, 14/41.) şeklindeki duası bize bildirilmiştir. Bu bildirme sadece bir haber verme değil, Hz. İbrahim’in örnek alınması ve yaptıklarının uygulanması içindir. Demek ki bizler de anne babamız başta olmak üzere bütün müminler için bağışlanma talebinde bulunabiliriz, hatta bulunmalıyız da. Şefaat de aynı minval üzere ahirette bağışlanma talebinde bulunmaktır. Bu noktadan bakılınca kafaları karıştıracak hiçbir hususun olmadığı açıktır. Kişinin yakınlarının ve sevdiklerinin bağışlanmalarını istemesi ve bunun için dua ve talepte bulunması erdemlerin en güzelidir. Kısaca şefaat, hesap gününde Allah’ın izin verdiği bazı kimselerin yine Allah’ın izin verdiği müminler için dua ve bağışlanma talebinde bulunmasıdır. Burada bir torpil veya Allah’a rağmen bir iş yapılmasından söz edilemez. Bunların her ikisi de Allah’ın şanına yakışmaz.
Öyleyse torpil iddiası nereden çıkıyor?
Bu iddia, dünyadaki aracılıklarla ahiretteki şefaatin birbirine karıştırılmasından kaynaklanmaktadır. Dünyadaki aracılık anlamındaki şefaatin iki anlamı vardır: Birincisi, bir kişiyi bir şahsa tanıtmak, özelliklerini anlatmak ve tavsiye etmektir. Buna günümüzde referans denmektedir. Çalışma hayatında çok kabul gören bir uygulamadır. İkincisi ise suç işleyen birisine kefil olmak veya güvence vermek suretiyle bağışlanması için aracılık yapmaktır. Her iki tür aracılık anlamında şefaat, Yüce Allah için geçerli değildir. Çünkü Yüce Allah bütün kullarını herkesten daha iyi bilmektedir, tanıtılmasına ve tavsiye edilmesine gerek yoktur. Dünyadaki şefaatin ikincisine gelince bir kişi hakkında Allah’a güvence verilmesi veya kefil olunması söz konusu olamaz. Yüce Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve gücü her şeye yeten, ortağı olmayan bir ilahtır; ne kefile ne de güvenceye ihtiyacı vardır. Ahiretteki şefaat ise bu ikisinin de dışında olup Yüce Allah’ın kullarına dünyada istiğfarla açtığı bağışlanma kapısını ahirette şefaatle açmasıdır. İstiğfar da şefaat de Yüce Allah’ın kullarına rahmeti, lütfu ve ikramıdır. Kulların eksiklikten ve hatadan arınmaları mutlak anlamda söz konusu olmadığına göre, bu tür bir imkân verilmesine ihtiyaçları bulunmaktadır. Öte yandan nasıl ki Yüce Allah, ihtiyacı olmadığı hâlde evrendeki olgu ve olayların meydana gelmesini, âdetullah denilen sebeplere bağlamışsa kullarının bağışlamasını da istiğfar ve şefaat gibi dua sebeplerine bağlamıştır.
İyi de bu, adalete aykırı değil mi?
Meseleye düz bakıldığında yani konu bir suçlunun veya zalimin bağışlanmasına indirgendiğinde tabii ki adalete aykırı gibi görülebilir. Ancak şunu bilelim ki Yüce Allah’ın her işi ve emri, adalet ve hikmet doğrultusundadır. Dolayısıyla adaleti ve hikmeti zedeleyecek şekilde bir bağışlamada bulunması söz konusu değildir. O yüzden dünyada istiğfara sınırlandırmalar getirildiği gibi ahirette de şefaate sınırlamalar getirilmiştir. Söz gelimi, Hz. İbrahim’in putperest olan babasına, Hz. Nuh’un isyan eden oğluna ve Hz. Muhammed Mustafa’nın münafıklara yönelik istiğfarına Yüce Allah izin vermemiştir. Onlar da bu sınırlamaya uymuşlar ve bizlere örnek olmuşlardır. Öte dünyadaki şefaat de sınırsız olmayacaktır. Kur’an’da açıkça belirtildiği gibi kâfire, müşrike ve münafığa şefaat olmayacaktır. Ayrıca İmam Matüridi’nin belirttiği gibi şefaat izni için kişinin gayret göstermesi ve ona layık olacak işler yapması gerekmektedir. (Te’vilât Ehli’s-Sunne, V, 371-372.)
Şefaat için izin mi olacak?
Elbette. Hesap gününün yegâne hükümranı Yüce Allah’tır. Şefaat etmek de şefaat edilmek de O’nun iznine tabidir. O’nun izni olmadan, hiç kimse şefaat edemeyeceği gibi yine hiç kimse şefaat edilme hakkını elde edemeyecektir. “İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?” (Bakara, 2/255.) ayetiyle “Allah katında izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz.” (Sebe, 34/23.) ayeti, şefaatin Allah’ın iznine bağlandığını ifade eder.
Kimler şefaat edecektir?
Nebe suresinin 38. ayeti bunu bildirmektedir. Mealen, Yüce Allah şöyle buyurur: “Rahman’ın katında ancak izin verdikleri konuşabilecektir. Konuşan da ancak doğruyu söyleyecektir.” İmam Matüridi, ayette geçen “doğru” ifadesinin hak ve hakikat anlamına geldiğini belirtir. Buna göre hakkın, haklının ve hakikatin yanında yer alanlara ancak şefaat izni verilecektir. Bu niteliğe sahip olanlar, başta peygamberler olmak üzere şehitler ve salih kimselerdir.
Şefaat edilme hakkına kimler sahip olacaklardır?
Dünyadan imanla göçen her kadın veya erkek mümin bu hakka sahiptir. Daha önce söylediğim gibi bu hakkın elde edilmesi son noktada Allah’ın iznine bağlıdır. Bu izin bir yönüyle Yüce Allah’ın merhamet ve bağışlayıcılığına, diğer yönüyle ise adalet ve hikmetine bağlıdır. Yüce Allah kullarına karşı merhametli ve bağışlayıcı olduğu gibi adaleti ve hikmeti de asla ihmal etmez. Dünyada her türlü rezaleti, zulmü ve kötülüğü işleyenin ahirette şefaatle kurtulması Allah’ın adaletine ve hikmetine uygun düşmez. Nitekim günahkâr ve isyankâr müminler cezalarını çektikten sonra ancak cennete girebileceklerdir. Öyleyse şefaat için öncelikli şart dünyadan mümin olarak ayrılmaktır. İmam Matüridi’in dediği gibi şefaate layık olacak işler yapmak şartı da çok önemlidir. Demek ki ne şefaat sınırsızdır ne de cennet rastgele girilecek bir yerdir.
Peki, bu dünyadan bir kişiye şefaat edilip edilmeyeceği bilinebilir mi?
Dikkat ederseniz şimdiye kadar biz şefaatle ilgili nitelikler ve şartlardan bahsettik. Tek tek şahıslar hakkında bir şey söylememiz mümkün değildir. Çünkü biz, kişilerin şahsi hâllerini ve kalplerinden geçeni bilemeyiz. Biz ancak zahire göre hüküm verebiliriz. Kalplerden geçeni ve insanların gizlediklerini ancak Allah bilir. Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi “Onların hesapları Allah’a aittir.” (Buhari, İman, 16.) deriz ve işi O’na havale ederiz. Nitekim Yüce Allah, Kur’an’da Hz. Peygamber’e hitaben, “Senin görevin tebliğ etmektir, hesaba çekmek bize aittir.” (Rad, 13/40.) buyurmuştur. Çünkü “hesap gününün yegâne hükümranı ve sahibi Yüce Allah’tır.” (Fatiha, 1/4.)