Rabbimizin bizlere bahşettiği nimetlerin en kıymetlilerinden biri de hiç şüphesiz gözümüzün nuru, kalplerimizin süruru ve hanelerimizin neşesi olan evlatlarımızdır. Onlar, bize Rabbimizin birer hediyesi ve emanetidir. Biz bu dünyadan ayrılıp ebedî hayatımıza adım attıktan sonra bile amel defterimizi kapattırmayacak olan üç müjdeden biri yine anne babasına hayır dua eden salih veya saliha bir evlattır. (Müslim, Vasiyet, 14.) Ancak unutmayalım ki bununla beraber çocuklarımız bizim için birer imtihan sebebidir. Rabbimizin buyurduğu üzere “İyi biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız, birer imtihan aracından başka bir şey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.” (Enfal, 8/28.) Bu imtihanı kazanma adına bize düşen vazife yavrularımızı hayata hazırlarken onları İslam’ın değerleri ve güzellikleri ile buluşturmak, dinî, ahlaki ve manevi eğitimlerini asla ihmal etmemektir. Bu noktada yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in verdiği örnekler ve Peygamber Efendimizin ortaya koyduğu ölçüler, hayatın hiçbir alanında bizi başıboş bırakmadığı gibi burada da en güzel rehberliği yapmaktadır. Bu yazımızda tam bu noktadan hareketle evladımızın gönül dünyasına işlememiz gereken üç temel nebevi mesajı sizlere özetle aktarmak istiyorum.
Allah ve Resulü’nün hududunu gözetmek
Bizim bu hayatta en hassas olmamız gereken mesele elbette Rabbimizin ve Efendimizin ortaya koyduğu sınırı gözetmek ve bu sınırı aşan herhangi bir söylem veya eylemin içerisine asla girmemektir. Muhakkak beşer olmamız hasebiyle bilerek veya bilmeyerek her birimizin hataları, yanlışları olacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz Allah Teâlâ sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tövbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı” (Müslim, Tevbe, 9.) buyurarak bize düşen vazifenin hatamızın, günahımızın farkında olup samimi niyazlarla, bir daha o yanlışa dönmemek üzere tövbe kapısını aralamak olduğunu hatırlatmaktadır. Ancak unutmayalım ki kişi ne zaman içine düştüğü günahın haramlığını inkâr ederse, Allah ve Resulü’nün ortaya koyduğu helal ve haram sınırını tanımazsa, Kur’an’ın ifadesiyle haşa Allah’a din öğretmeye kalkarsa işte o zaman sadece günah işlemiş olmaz, imanına da halel getirmiş ve bu nimetten
mahrum kalmış olur. Zira Rabbimiz, “Allah ve Resulü herhangi bir konuda hüküm verdiklerinde artık mümin bir erkek veya kadın için işlerinde tercih hakları yoktur…” (Ahzap, 33/36.) buyurarak duracağımız yeri bizlere net bir ifadeyle bildirmektedir. Bu ayetten ilhamla büyüklerimizden öğrendiğimiz şu veciz ifade çocuğumuzun gönlünde ilk sırada yer almalıdır: “Allah’ın hatrı âlîdir, kimsenin hatrına feda edilemez.” Bizden söylenmesi istenen söz veya yapılması istenen iş eğer Allah ve Resulü’nün ortaya koyduğu ölçüler ile bağdaşmıyor ve sınırı aşıyorsa burada kimseye akıl ve irade teslim edilemez. Bu vesileyle çocuğumuza vereceğimiz ilk nebevi nasihat şu olmalıdır: “Allah’a isyan noktasında hiç kimseye itaat edilmez. İtaat ancak meşru çerçevede olur.” (Ebu Davud, Cihad, 87.)
Ana babaya itaat etmek
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den ve Peygamber Efendimizin (s.a.s.) mübarek sözlerinden, Allah ve Resulü’nün hak ve rızasından hemen sonra en büyük hak sahibinin annelerimiz ve babalarımız olduğunu öğreniyoruz. Bunun en güzel örneklerinden birincisi Lokman’ın (a.s.) evladına yaptığı nasihatlerde, ilk olarak evladına, “Allah’a ortak koşma” (Lokman, 31/13.) yani Allah’ın hududunu, sınırını gözet demesinin hemen ardından “Biz insana, anne ve babasını (onlara itaati) tavsiye ettik” (Lokman, 31/14.) ayetinin gelmesi, diğeri ise Peygamber Efendimizin bir hadisi şeriflerinde ashabına, “Size büyük günahları haber vereyim mi?” dedikten sonra üç tane büyük günah sayıp ilk olarak Allah’a ortak koşmayı, ikinci sırada ise ana babaya karşı gelmeyi, son olarak da yalan yere şahitlik yapmayı (Buhari, Şehadat, 10; Müslim, İman, 143.) zikretmesi, bu sıralamanın en güzel ispatı niteliğindedir. Elbette yukarıda da ifade ettiğimiz gibi itaat ancak meşru çerçevede olur. Ancak Rabbimiz bizlere anne baba inkârcı bile olsa dünya işlerinde yine onlarla iyi geçinmemizi emretmektedir. Öyle ki bir defasında uzun ve meşakkatli bir yoldan geldiği belli olan bir genç, Allah Resulü’nün yanına geldi ve “Anne babamı ardımdan ağlar hâlde bırakıp sana geldim Ya Resulüllah!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s) o gence, “Anne babanın yanına geri dön ve her ikisini de nasıl ağlattıysan öylece güldür!” (Ebu Davud, Cihad, 31.) buyurmuştur. Bu hadis-i şerifin bizlere verdiği mesaj şudur: Eğer din adına iş yaptığını veya faaliyet ürettiğini söyleyen herhangi bir yapı, oluşum, dernek veya vakıf adı ne olursa olsun, çocuk ile evi arasına mesafe koyuyor ve onu ailesinden koparıyorsa o işin veya faaliyetin asla İslam ile bağdaşmadığı gerçeğidir. Bundan dolayı evladımıza vereceğimiz ikinci nebevi nasihat şu olmalıdır: “Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi yine anne babanın öfkesindedir.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 3.)
Din kardeşliği hassasiyetine sahip olmak
Rabbimiz, ilahi mesajında müminlerin kardeş olduğunu ilan etmiş ve kişinin ırkı, dili, rengi ne olursa olsun, “Ben Müslümanım.” diyen herkesi birbiriyle kardeş kılmıştır. Bu hakikat bizlere biyolojik bağımızdan da öte büyük bir ailenin mensubu olduğumuzu hatırlatmaktadır. Bu aile elbette İslam ümmetinden başka bir şey değildir. Bundan dolayı nasıl ki abdesti, namazı, orucu veya dinimizin edep kurallarını çocuklarımıza aktarmak, öğretmek bizim için önemliyse aynı şekilde onlara bu kutlu aidiyet bilincini kazandırmak da her bir ebeveynin sorumluluğudur. Kimin ne söylediğine veya nasıl bir tutum sergilediğine bakmadan gündeminde Filistin, Mescid-i Aksa, Suriye, Irak, Arakan ve Doğu Türkistan olan nesiller yetiştirmek, olaylara Müslümanca bir bakış açısı ile yorum getiren evlatları hayata hazırlamak da bizim vazifemizdir. İşte bu şuur ve bilinç evlatlarımızı sadece kendisi için yaşama bencilliğinden, içinde bulunduğu herhangi bir oluşumu ümmetin menfaatlerinden üstün görme hatasından ve son olarak ırkçılık üzerine inşa edilen aşırı fikirlerin tehlikelerinden kurtaracak olan yegâne ölçüdür. Bu anlamda çocuklarımıza vereceğimiz üçüncü nebevi mesaj ise Peygamber Efendimizin şu Müslüman tarifi olmalıdır: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslümandan bir sıkıntıyı giderirse Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslümanın ayıp ve kusurunu örterse Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Müslim, Birr, 58.)