TARZ-I KADİM ÜZERE YENİ BİR YOL ŞEYH GALİP
Canan OLPAK KOÇ
Divan edebiyatı her şeyden önce bir gelenektir. Kullanılan ölçüyle, simgeli üst bir dil kullanmasıyla, Arap çöllerinden İran şehirlerine ve oradan Anadolu köşelerine kapsayıcılığıyla; bu şiir tarzını benimsemiş şairler, geleneğe büyük oranda bağlı kalırlar. Ufukta yavaş yavaş yeni bir edebiyat safhasının görülmeye başlandığı on dokuzuncu yüzyıl başlarına dek geleneği sürdürürler ve aralarında Baki, Fuzuli, Nefi, Nabi, Nedim gibi birinci sınıf şairlerin olduğu parlak bir zamanın aydınlığıyla divan varaklarından ışık verirler. Ne var ki değişen bir dünya vardır ortada, her doğan gün muhakkak batacaktır; değişimin cezbedici yıkıcılığından nasibini divan edebiyatı da alacaktır.
İşte, geleneğin artık tavsamış tatlara yüz tuttuğu, yeni anlam derinliklerinin kapılarını aralayan imgelerin bir tekrara dönüştüğü, hâliyle acemi bir yenilik teşebbüsü karşısında bile geleneğin kolaylıkla sarsılabileceği bir zamanın hemen öncesinde divan şiiri son büyük ismini yetiştirdi: Şeyh Galip. Belki yüzlerce yıllık birikimin nihai sonucuydu bu, belki “bayatlayan” şiir sesine gösterilmiş tepkinin sözü aydınlatmasıydı, belki de hangi zamanda yaşarsa yaşasın zaten büyük bir şair olacak –Allah vergisi- bir yeteneğin tezahürüydü. Sebep ne olursa olsun bir şekilde Şeyh Galip, bir anlamda Bağdat çöllerinde sözün kıymetini arttıran Fuzuli’nin, şiirleri aracılığıyla İstanbul Türkçesinin lezzetini dünya âleme bildiren Baki ve Nedim’in, sonrasında daha nice şairin itibarını korumayı sürdürmüştü. Evet, işin içine aşkı, yeni dokunuşları ve şiir yeteneğini katarsan gelenek; şu gökyüzündeki Kehkeşan’ın altında sözü sihirli kılıklara sokmaya hâlâ yetebilirdi. (Divan şiirinde Samanyolu Galaksisi için Kehkeşan sözcüğü kullanılır.)
Bin yedi yüz elli yedide dünyaya gelen Şeyh Galip bir “İstanbul şairi”dir ve asıl ismi Mehmet Esat’tır. Günümüzde İstanbul şairi kavramı yanlış ya da sınırlı anlamalara neden olabilir. Mesela divan şiiri söz konusu olduğunda İstanbul şairi kavramı, şiirlerinde İstanbul’u anlatmış şair anlamından daha geniştir. Burada kastedilen, mayasını İstanbul kültür ve edebî anlayışının şekillendirdiği şair demektir.
İletişim olanaklarının –günümüze kıyasla- oldukça sınırlı olduğu bir dönemde, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış Osmanlı Devletinde birbirinden farklı yaşam tarzlarının, kültür biçimlerinin ve tecrübeye dayalı birikimin olması kaçınılmaz bir durumdur. İstanbul, tüm bu farklılıkların ortak bir paydada buluştuğu, sentezlendiği başkenttir. Hem her bir coğrafyanın birikim ve renkliliğiyle zenginleşir hem de farklı coğrafyalara takip edilecek yönü işaret eder. Aynı zamanda İstanbul; bin bir dereden geçmiş, sert kayaları ve dağları aşmış, geniş ovalarda dinlenmiş Türkçenin imbikten geçtiği ve nihayet en estetik hâlini aldığı yerdir.
Elbette Şeyh Galip’in şiirlerini o doğal İstanbul Türkçesiyle verdiğini söyleyemeyiz. Öte yandan edebî birikiminden dünyaya bakış açısına, mensubu bulunduğu tasavvuf ekolün dinî öğretisine; imparatorluklara başkentlik yapmış bu şehrin estetik ve sanatla yoğrulmuş renkliliğinin etkisi büyüktür. Ve Şeyh Galip’i büyüten yakın çevre, İstanbul’u besleyen kaynaklardan birine özellikle yakındır: Mevlana merkezli Konya.
Şairin babası Mustafa Reşid Efendi bir Mevlevi’dir. Ona küçük yaşlardan itibaren eğitim verecek hocalarının Mevlevi olması da kaçınılmazdır. Başta bu tasavvuf ekolüne isim vermiş Mevlana Celalettin-i Rumi olmak üzere, Mevlevilerin şiir ve sanatla iç içe olmaları da bir başka gerçektir. İlk zamanlar Esat mahlasını kullanan şair, aynı mahlası geçmişte birçok şair de kullanmış olduğundan herhangi bir karışıklığa kurban gitmemek için Galip mahlasını kullanmaya başlar. Yirmi dört yaş gibi çok erken sayılabilecek bir dönemde de divanını tamamlar. Zaten bir acelesi var gibidir Şeyh Galip’in. Zira iki yıl sonra henüz yirmi altı yaşındayken meşhur Hüsn ü Aşk’ını yazar ve yirmi yedi yaşında da Konya’ya gidip Mevlana Dergâhında çileye girer.
Şairin Mevlana Dergâhındaki çilesi uzun sürmez. Ailesinin isteğiyle İstanbul’a dönmek zorunda kalır ve çilesini bin yedi yüz seksen yedide Yenikapı Mevlevihanesi’nde tamamlayarak dede olur. (Mevlevilerde bin bir gün süren çilesini tamamlayanlar dede unvanını almaya hak kazanırlar.) Dört yıl sonra da Galata Mevlevihanesi şeyhliği Şeyh Galip’e verildi. Dönemin padişahı Üçüncü Selim’le dostlukları bu tayinin ardından pekişti. Hatta Üçüncü Selim, sohbetlerine devam ettiği, onunla samimi sohbetler gerçekleştirdiği Şeyh Galip’in müritlerinden birisi oldu.
Evlenmemiştir Şeyh Galip. Kimileri bu tercihin gerisinde bir aşk hikâyesi ararlar. Aranan, bulunmakta genellikle nazlı davransa da söz konusu Şeyh Galip olduğunda o hikâyeyi de kolayca bulurlar. Rivayet odur ki şairimizin, Üçüncü Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan’a gönül muhabbeti varmış. İnsan fıtratı gereği son derece makul bu gönül muhabbeti hiçbir zaman itiraf edilmemiş. Ya da itiraf noktasında yanılıyormuşuz: Şairin divanında inci misali söze dökülmüş aşk da, Hüsn ü Aşk’taki yakıcı aşk da itiraf kabilindenmiş.
Belki şiirin muhakkak aşk ateşiyle aydınlanabileceğine inanan -aralarına seve seve kendimi de dâhil ettiğim- romantiklerin gerçekten haklılık payı vardır. Belki sevdiklerini güzel hikâyelerle yâd etmek isteyen insanımız Şeyh Galip’in ardından böyle bir hikâyeyi ona yakıştırmışlardır. Belki de -maalesef- her devrin geçer akçesi dedikodu merakı bu rivayetin uydurulmasının baş sorumlusudur. Şayet okunduğunda gönüllerimizi okşayan sözler çıkmışsa ortaya, şaire ilham verenin isminin ne önemi vardır ki! Sonuçta Mecnun kılığında çöllere düşmeye talip olanın bir Leyla’sı bulunacaktır.
Aslında bir şairin hayatı hakkında birtakım bilgilere sahip olmak, sanat anlayışı gibi genel konular hakkında birtakım varsayımlara ulaşmak dışında, bize çok da bir şey kazandırmaz. En azından o şairin şiirinden almamız gereken hisse noktasında, şairin öznel tercihlerinin faydası olmayacaktır. Maharet, şiiri kendi hayatımızla ve yapıp ettiklerimizle buluşturabilmemiz, tanığı olduğumuz dünyaya şiirin penceresinden bakabilme yeteneğimizdir.
Şeyh Galip öleli iki yüz yirmi sene olmuş: Ölüm tarihi 3 Ocak 1799. Dünya, aradan geçen bu iki asırdan fazla zamanda iki büyük dünya savaşına sahne olmuş. İmparatorluklar yıkılmış, yeni devletler kurulmuş. Salgın hastalıklarda binlerce kişi yaşamını yitirmiş. Dünyanın kutuplara ayrıldığı, soğuk savaş rüzgârlarının estiği dönemler de yaşanmış. Aynı insanlık, güzel şeylere de imza atmış tabii. Mesela Şeyh Galip’in aşk dolu dizelerine aydınlık sağlayan mumların yerini ampuller almış, bir zamanların adı söylendiğinde bile korku salan ince hastalığın aşısı bulunmuş, tren raylarında başlayan ulaşım imkânı kıtalar arasını kısa mesafelere düşüren uçak yolculuklarına dek ulaşmış ve elbette insan Ay’a ayak basmış.
Peki, onca zaman boyunca kütüphane köşelerinde dinlenen divanında ve Hüsn ü Aşk mesnevisinde Şeyh Galip bize ne söylemiştir? Dünya hayatının süregiden telaşına dair onun şiirinde kendimize bir hisse çıkarabilir miyiz? Dünya, geçmişten bu yana zaten hep böyle olageldiği için midir savaşların ve kıyımların sebebi? Yoksa güya artık modernleşen insanlığın aslından iyice uzaklaşmasının gerisinde, ortaya, şiiri unutmuş toplumların çıkmasının da bir etkisi var mıdır?
Herhalde kısa sayılabilecek bir ömür hikâyesi sahibi olan Şeyh Galip, kendisinden sonra geçecek iki asırdan biraz fazla bir zamanı kapsayan bu soruları duyabilme imkânı bulabilseydi başını usulcacık öne eğer ve bir daha çıkmamak üzere çilegâhına çekilirdi. Yanılıyoruz tabii! Kimi şairlerde geleceği hissedebilme yeteneği olsa gerek. Şiir, az sözle çok şey anlatma sanatı, Şeyh Galip de bir söz ustası olduğuna göre, tek bir beytiyle günümüz insanlık sorunlarının çözümünü iki asır önceden söylemiş:
“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” beyti, Şeyh Galip’in en bilinen beyitlerindendir. Beyti günümüz Türkçesine çevirecek olursak karşımıza şöyle bir anlam çıkar: Ey insan! Kendine hoş bir gözle bak çünkü sen kâinatın özüsün. Sen, bütün yaratıkların göz bebeği olan insansın.
Günümüz bunalımlarının ancak kâinatın merkezine insanın kendisini oturtmasıyla aşılabileceğini söylüyor Şeyh Galip. Oysa modern dünyanın temel sorunu, sadece kendini düşünen bireylerin fazla benmerkezci olmasından ve kendinde eksikler bulmasından kaynaklanıyor. Şu hâlde modern bireyler, baktıkları yönü tayin etme noktasında Şeyh Galip’in tavsiyesiyle örtüşüyor. Öte yandan mesele sadece bakmaktan ibaret değil. Aynı zamanda hangi niyetle ve bakış açısıyla baktığın da önemli. Kendine, Allah’ın yarattığı bir varlık gözüyle baktığında onun kusurlarını hoş görecek, kendi benliğinle barışacaksın.
Ama Şeyh Galip, Allah tarafından insanın bütün varlıkların göz bebeği olduğu hakikatine de vurgu yapıyor ve onun, eylemleriyle vahşi hayvanlardan ayrılması gerektiğini söylemeye çalışıyor. Mademki insan varlıkların göz bebeği olarak yaratılmıştır, o hâlde savaşlar çıkararak milyonlarca anneyi gözü yaşlı bırakmamalıdır. Dahası güçsüzü kollamalı, hayvanları ve çevreyi korumalıdır.
Gelelim şu ‘tarz-ı kadim üzere tutulan yeni yol’ meselesine.
En başta, Divan Edebiyatının her şeyden önce bir gelenek olduğunu söylemiştik. Oysa Şeyh Galip’i büyük şair yapan, artık kullanıla kullanıla eskimiş konu ve imgelerin karşısına orijinal söyleyişleriyle çıkabilmiş olmasıdır. Hüsn ü Aşk’ın başında, eski şairlerin taze mazmun bırakmayarak hepsini tükettiklerini, kendi dönemindeki şairlerinse onları taklit etmekle yetindiklerini söyler. Gelenekle başka şairlerce o geleneğin mevcut kullanımı arasında tercihini, biçim yönüyle geleneğe bağlı kalırken içerik hususunda yenilik ortaya çıkarmak şeklinde yapar. Aslında tek başına bu şairane tercihin bile Doğulu kimliğe söylediği şeyler vardır: Doğu insanı, eğer sahip olduğu kimliğe bağlı bir modernlik sergilemek istiyorsa kültürün ve inancın temel prensiplerine bağlı kalmalıdır. Gündelik hâl ve hareketlerden giyim tarzına, adap ve muaşerete kadar seçimlerimizi gelenek belirlemelidir. Öte yandan düşünce yönüyle zamanın gidişatına uygun zihin mesailerine girişmemiz, bakış açımızı şimdinin durumuna göre şekillendirmemiz gerekir. Maalesef Şeyh Galip’in açtığı bu yolu -edebiyatı kısmen hariç tutmak kaydıyla- takip eden çıkmamıştır. (Edebiyatı kısmen hariç tutmak gerekir zira Tanzimat Dönemi sanatçıları, içerik yönünden yenilikçi olsalar da biçim yönüyle büyük oranda Divan Edebiyatı geleneğine bağlı kalmışlardır.) Şairin ölümünün üzerinden yarım asır bile geçmeden başlayan yenileşme çabalarında, işe öncelikli olarak dış görünüşten başlanılması bunun bir örneğidir.
Şair, sonu ilahi aşka dayanan bir aşk hikâyesi olan Hüsn ü Aşk’ı, on yedinci yüzyıl şairi Nabi’nin Hayrabad adlı mesnevisine tepki olarak yazmıştır. Nabi, söz konusu eserin konusunu İranlı şair Feridüddin Attar’ın İlahinamesinden almış, ne var ki hikâyenin orijinalinde yer alan ilahi aşkı beşerî aşka çevirmiştir. Şeyh Galip bunu hem yeteneksizlik kabul eder hem de Nabi’ye hikâyenin aslına ihanet etmekle suçlamalarda bulunur. Tepkisini göstermek için de altı ay gibi kısa bir sürede Hüsn ü Aşk’ı yazar. Şeyh Galip, eski şairlerin eserlerinden ilham alınmasına karşı değildir. Hatta eskinin yeni buluşlarla zenginleştirilmesi gerektiğini düşünür. Nitekim Hüsn ü Aşk’ta Feridüddin Attar ve Mevlana’dan özellikle yararlanır. Eserin başında, kendisine yöneltilecek “çalma” suçlamasına cevabını peşinen verir:
“Esrarını mesneviden aldım
Çaldımsa da miri malı çaldım”
(Burada kastedilen Mesnevi, Mevlana’nın meşhur eseridir.)