“HARNAME” BİZE NE SÖYLER?
Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
Eşektir, bir yanda bir balya saman diğer yanda bir bakraç su. Orta yerde durunca ne suya varabilmiş, ne samana. Açlık ve susuzluk vurmuş başına. Ne bir adım ileri ne bir adım geri, kalakalmış olduğu yerde. Bu eşek, 14. yüzyıl Fransız filozofu Jean Buridan’ın, kararsızlığı anlatmak için kurguladığı bir hikâye. Filozof Gottfried Leibniz, bıyık altından güler Buridan’a… Aslında ona göre kararsızlık değildir Buridan’ın eşeğininki. Her bir beşer eyleminin bir nedeni vardır. Tabii ki eşek eylemlerinin de… “Hiçbir şey sebepsiz değildir.” Yani yeterli bir neden olmadan hiçbir şey olmaz. Bu ilkeye filozofa atıfla “Leibniz Yasası” ya da olayın mahiyetine uygun olarak “Yeterli Neden İlkesi” denmiş. Münafıklar, bir bakıma Buridan’ın eşeği gibidirler. Ama bu eşekliğin de kendilerince bir nedeni vardır. Söz gelimi Medine’deki münafıkların dünyevi menfaatleri, Mekkeli müşriklerden ve Yahudilerden yana olunca kevser şarabı misali kendilerine uzatılan iman nuruyla dolu abıhayatı içmekte öylesi mütereddit olmuşlardır ki iki arada bir derede kalmışlardır. Gerçekten ne tam bir müşrik olabilmişlerdir ne de adam gibi bir mümin…
Eşek, hep insanlığın yükünü çekmiştir aslında. Belki bu anlatılar ona vefasızlıktır. Anlayacağınız eşek hikâyelerinin kendisi bile Buridan’ın Paradoksu kadar karmaşıktır; öyle bile olsa bunlara kulak vermek de gerek. Tam da burada divan edebiyatının büyük üstadı Şeyhi’yi anmadan olmaz. Bir eşek hikâyesi olan Harname’yi yazan kişidir o. Aslına bakarsanız Emir Sultan’ın müridi Şeyhi, hayvan hikâyeleri ile ünlü La Fontaine’e pabucunu ters giydirir ya! Tokuzlu köyü şahittir buna. Şeyhi bir hekim olarak Çelebi Mehmed’i tedavi etmiş o da tımar olmak üzere ona bu köyü vermiş. Tımarına giderken yolda eşkıya tarafından soyulan Şeyhi, bunun üzerine toplumsal ve mizahi bir hiciv olan Harname’yi yazmış. Şeyhi, “Hâr-ı miskin ider iken seyran; kaldı sığırları görüp hayran.” diye anar bu eşeği. Üstadın şiirinde “hâr” diye andığı, eşektir. Zavallı eşek, boynuzlu sığırları görür de “neden benim boynuzum yok diye iç geçirir, ben odun taşıyorum, öküzlerin keyfine bak!” diye hayıflanır. Bir de “Bak hele nasıl da çayırlarda semirip duruyorlar…” diye söylenir. Nihayetinde derdini bilge bir eşeğe açar. Bilge dediysek o da eşektir sonuçta. “Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te bahsi geçen Üzeyir’in eşeği öldükten sonra dirildiğinde yatağını ben serdiydim; sesi güzel ve ustadır diye İsa Mesih’in eşeği dahi bana hürmet ederdi.” diye hava atan bir eşektir işte. Gelgelelim doğru söylemiş bu sefer eşek efendi. Boynuz isterken kuyruk ve kulaktan olmayasın diye salık vermiş danışanına.
Eşek deyince bir harname de benimkidir diye hesap sormasın Maarre’nin ulu bilgesi Ebu’l-Ala el-Maarri. Ne de olsa onun da atla eşeği konuşturduğu Risaletü’s-sahil ve’ş-şahic adlı bir eseri vardır. Onun eşeği de söze “Ben talihsizim.” diye başlar ve yakınmanın dozunu giderek artırır: “Baharları hiç göremem çayırlardaki çiçekleri, ırmak kenarına varırım da unuturum su içmeyi. Oysa sabah erkenden yola çıkanlar akşamdan hazırlamalıdır bohçalarını. Ne de olsa ok atmadan doldurmak lazım okun sadağını. Okluğu ve oku olmayan ne yapsın avda? Güneşin ışığından ne anlar âmâ? Yine de ben dövüleceklerden değilim ki gerçekte deri dövülür, o da tabaklansın diye…” (Ebu’l-Ala el-Maarri, Risaletü’s-Sahil
ve’ş-Şahic, 82.) Ebu’l-Ala’nın eşeği de arzuhâlini böyle sunar efendisine. Aslında haklıdır da biraz. Eşek diye eşek sudan gelinceye kadar dövülmez ki değil mi?
Her halükârda eşeklik kadar nifakı resmeden başka bir şey olabilir mi? Varsa o da iki sürü arasında ne yapacağını bilemeyen koyundur. Nezaketi gereği olsa gerek Allah Resulü, münafığı eşeğe değil ama bir koyuna benzetir. “Münafık, iki sürü arasında dolaşan şaşkın bir koyun gibidir. Kâh bir sürünün yanına varacak olur, kâh ötekinin.” (Nesai, İman, 31 [5040].) 15. yüzyılın bize binlerce sayfalık bir külliyat bırakmış olan kalender meşrep âlimi Suyuti, meşhur eseri ed-Dürrü’l-mensur’da nehir kenarındaki adam metaforuyla meseleyi biraz açar. Nehirden geçmek için kıyıya varan adama arkadakiler, “Aman nehre girme!” diye seslenirken nehrin öbür yakasındakiler ona kurtuluşun kendi yanlarında olduğunu söylerler. Nihayetinde nehrin ortasına varan adam, kararsızlık içinde boğulup gider. Nehre girme diyenler, inkârcılar; nehri geçmesi için onu gayretlendirenler ise müminlerdir. Boğulup giden münafıktan başkası değildir. (Süyuti, ed-Dürrü’l-Mensur, 5/84.)
Bu sahnenin bir benzeri ahirette yaşanacaktır. Bize bunu Kur’an anlatır. Münafıkların o günkü dilekleri çaresizce bir istek, son bir ümittir belki de. “O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: ‘Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım.’ Şöyle denecek: ‘Geriye dönün de başka bir nur arayın!’ Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. Münafıklar onlara, ‘Sizinle beraber değil miydik?’ diye seslenirler. Onlar, ‘Evet öyleydi’ derler, ama siz başınızı belâya kendiniz soktunuz, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah’ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan ötürü o aldatan (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırıp durdu.” (Hadid, 57/13.)
Aslında münafıklar kendilerine pek de güvenmekteydiler. Allah’ı bile aldatabileceklerini iddia ediyorlardı. Allah, onların bu durumlarından bize şöyle bahseder: “Münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Hâlbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler. Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara! Allah’ın şaşırttığı kimseye asla bir yol bulamazsın.” (Nisa, 4/142-143.)
İsterseniz münafık adına son sözü Harname’nin meşhur eşeği söylesin:
Batıl isteyü haktan ayrıldum,
Boynuz umdum kulaktan
ayrıldum.