KUR’AN’IN GİZLİ HAYRANLARI
Doç. Dr. Yaşar AKASLAN
On Dokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Kur’an-ı Kerim gerek lafzı gerekse manası açısından sahip olduğu mucizevi özelliğiyle başlangıçtan itibaren dikkatleri üzerine çekmiştir. Üslubu ve muhtevasıyla her dönemde merak edilip üzerine düşünülen Kur’an, indirildiği dönemde müminlerin yanı sıra farklı gerekçelerle Mekkeli müşriklerin de takibinde olmuştur. Böylece Kureyşliler, Kur’an’ı merak etmek ve ondan etkilenmekten kendilerini alamamışlardır.
Kur’an’ın muazzam cazibesine mağlup olmamak için Kureyş müşriklerinin Kur’an okunan ortamı terk etmek, bir ayet duyduklarında kulaklarını tıkamak, sağır taklidi yapmak, şarkı söylemek, uluorta sövmek, bağırmak, bir büyü olarak gördükleri Allah’ın kelamını duyduklarında ellerini çırparak büyüyü savuşturma çabaları gibi sözde birçok çareye başvurmuşlardır. Hatta Kureyşli müşriklerden kimisi para karşılığında şarkı söyleyen kadınlar tutarak Kur’an dinleyenlerin ilgisini kasıtlı olarak başka yönlere çekmeye çalışmıştır. Müşriklerin ileri gelen isimlerinden Nadr b. Haris, sırf Kur’an dinleyen kimseyi ayartmak üzere iki kadın köle satın almış, “Bu adamı yedirin, içirin ve onu öyle eğlendirin ki Muhammed’in telkinlerine uymasın.” demek suretiyle şarkılarıyla insanları oyalamaları, böylece onları Kur’an dinlemekten alıkoymaları konusunda görevlendirmiştir. Nitekim Lokman suresinin 6. ayetinin bu olay üzerine nazil olduğu nakledilmektedir. (Kurtubi, el-Cami‘, 14/52.)
İslam’ın azılı düşmanlarından olan Velid b. Muğire de oldukça zengin, iyi bir hatip, Arap şiirine hâkim bir edip ve ikna kabiliyeti üst düzey bir Kureyş asilzadesi ve entelektüeliydi. Aynı zamanda Ebu Cehil’in amcası ve Halid b. Velid’in babası olan Kureyş’in akıl hocası Velid, nübüvvetin ilk günlerinde vahyi merak etmiş ve Hz. Peygamber’in yanına gidip ondan Kur’an dinlemek istemişti. Allah Resulü’nün okuduğu ayet (Nahl, 16/90.), Velid’in kalbini yumuşatmış, kısa bir süreliğine onun mağrur ve kibirli hâlinden eser bırakmamıştı. Öyle ki aynı ayeti tekrar okumasını istediği Resul-i Ekrem, ayeti bir kez daha tilavet edince Velid şöyle demekten kendisini alamamıştı: “Yemin olsun ki bu sözde öyle tatlılık, öyle güzellik ve parlaklık var ki âdeta tepesi bol yemişli, dibi ve kökü sulak yemyeşil bir ağaç o! Bunu beşer söyleyemez! Bu, asla bir beşer sözü değildir!” (Beyhaki, Delailü’n-nübüvve, 2/198.) Durumdan haberdar olan Ebu Cehil, Velid’in sapması hâlinde tüm Kureyş’in, atalarının dininden döneceği endişesiyle derhal amcasına giderek -güya- üzgün bir şekilde, “Amcacığım! İnsanlar senin için aralarında para toplamaya karar verdiler. Haberin vardır umarım!” demişti. Velid, bu durumun nedenini sorduğunda Ebu Cehil, “Sen menfaat elde etmek için Muhammed’in yanına gitmişsin!” şeklinde amcasının nabzını yoklamıştı. Bu söze öfkelenen amcasının dilinden şu cümle dökülüvermişti: “Senin dilin ne söyler? Tüm Kureyş bilir ki ben onların en zenginiyim.” (Hâkim, el-Müstedrek, 2/507.) Bir başka rivayette Velid’in, “Benim kimseden korkmadığımı, rüşvetle satın alınamayacağımı hepiniz bilirsiniz. İyi hitabetten anladığım da herkesçe malûmdur. Lakin Muhammed’den duyduğum sözler, başka hiçbir konuşmayla mukayese bile edilemez. Hem sürükleyici hem de derinden etkileyici… Buna ne şiir ne de nesir denebilir. Derinlikli ve içeriği de dopdolu…” (Ramyar, Tarih-i Kur’an, 217.) demesi üzerine, Ebu Cehil baklayı ağzından çıkarıp şu cümleleri sarf etmişti: “O hâlde Muhammed ve Kur’an hakkında öyle bir söz söyle ki senin onu inkâr ettiğine ve ondan hoşlanmadığına insanlar ikna olsunlar.” Kur’an’ın letafetinin tesirinde kalan ve kafası allak bullak olan Velid istemeden şu itirafta bulundu: “Ne söyleyeyim, bilmem ki! İçinizde şiirin her türünü; recezini, kasidesini ve cin şiirlerini benden daha iyi bileniniz yoktur. Yemin ederim ki onun söyledikleri bunların hiçbirine benzemiyor! Okuduklarında başka bir letafet ve zarafet var. Hiç kuşku yok ki o söz her şeye üstün gelir. Fakat ona hiçbir şey üstün gelemez, onu aşamaz! Tüm sözler onun altında ezilir kalır.” Ebu Cehil kararlı bir şekilde, “Vallahi kavmin onun aleyhinde konuşmadıkça ikna olmayacak, bilesin!” deyince Velid, “Öyleyse beni bir süre kendi hâlime bırak da düşüneyim.” demek suretiyle mühlet istedi. Bir müddet düşündükten sonra, “Bu, sadece başkalarının öğrettiği, başkalarından naklettiği eski zamanlardan aktarılan bir sihirden başka bir şey değil!” dedi. Müddessir suresinin 11-26. ayetlerinin bu olay üzerine nazil olduğu söylenir. (Taberi, Cami‘ul-beyan, 29/96.)
Kur’an, Velid b. Muğire’nin vurguladığı özelliğe kesinlikle sahiptir. Zira inanan inanmayan, kim olursa olsun dinleyenin duygularında oluşturduğu heyecan hâli başka bir sözle kıyaslanamaz. Tam da bu noktada Zerkeşi’nin tespiti kayda değerdir. Ona göre Kur’an’ı dinleyen kimse müminse mutluluk veren bir ürperti ve yücelik hissi onu kuşatır. Kalbi, Kur’an’a yönelik bitmek tükenmek bilmeyen bir çekim ve sevgiyle dolar taşar. Eğer dinleyen inkârcı ise o da heyecan hisseder. Ancak huzursuz eden ve azarlayıcı bir duyguyla karışık şekilde... Bu his de endişesinin, dinlediği kelamın güzelliğine baskın gelmesine sebep olur.” (Zerkeşi, el-Burhan, 2/114.) Bir başka bakış açısına göre ise Kur’an dinlemeyi zahmetli bulmaları sebebiyle inkârcıların dirençleri artmaktadır. (Kadı İyad, eş-Şifa, 1/274.)
Velid, Peygamberimizin efsun ve büyüyle insanların aklını çeldiğini söyleyerek insanlara Kur’an dinlememelerini üst perdeden telkin etmekteydi. Öyle ki sihir olarak gördüğü Kur’an’dan bahsederken çevresine tehdit dilini kullanmaktaydı. Ancak hiçbir yasaklama, muhteşem bir çekim gücüne sahip olan Kur’an’ı dinlemekten müşrikleri alıkoyamamıştı. Nitekim Kur’an hakkında konuşulanları duyup meraklanan ve bu arzularını yenemeyen birçok müşrik söz konusudur. Hâl böyle olunca onlar Kur’an’ı dinlemek üzere her fırsatı değerlendirmişlerdir.
Kureyş’in önde gelen isimlerinden Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve Ahnes b. Şerik bunlardan sadece üçüdür. Kaynaklara göz attığımızda bu üç simanın Kur’an’ın gizli hayranları olduğunu söylemek mümkündür. Bilindiği üzere Hz. Peygamber (s.a.s.), özellikle gece namazlarında Kur’an kıraatini oldukça uzun tutardı. İşte böyle bir gecede Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve Ahnes b. Şerik birbirlerinden habersiz olarak ve kimseye görünmeksizin Kur’an dinlemek üzere Peygamberimizin evinin yakınında bir yere gizlendiler ve sessizce Allah Resulü’nün okuduğu ayetleri tüm gece hayranlıkla dinlediler. Şafak sökerken her biri evine gitmek üzere saklandığı yerden çıkıp yol alırken sokak başında birbirleriyle karşılaştılar. Kendilerini Kur’an-ı Kerim’in tılsımına kaptıran Kureyş’in önde gelen bu üç siması, “Ne işin var burada?” diyerek birbirlerine çıkıştılar ve birbirlerini kınayarak “Sakın bir daha buraya gelmeyelim! Eğer bizi burada birisi görse kalbine şüphe düşer! Meraklarını daha da artırmış oluruz. Bundan sonra asla böyle bir şey olmasın!” diyerek karar aldılar. Kimseye görünmeden derhal oradan ayrıldılar. Merakları iyice artan bu üç Kur’an hayranının (!) önceki gece dinledikleri çok hoşlarına gitmiş olmalı ki ikinci gece de aynı yere ve birbirlerinden habersiz şekilde yine gittiler. Tan yeri ağarıp ortalık aydınlanmaya başlayıncaya kadar Resulüllah’ın kıraatini önceki gibi sessizce ve hayranlıkla dinleyerek sabahladılar. Geçen gece yaptıkları gibi tam evlerine dönüyorlardı ki yine karşılaştılar! Bu davranışlarının hiç doğru olmadığını belirterek dün gece birbirlerine söyledikleri sözleri tekrarlayıp yine oradan ayrıldılar. Merakları büsbütün artan bu üçlü birbirlerine söz vermelerine karşın üçüncü gece yine evlerinden gizlice çıkarak Peygamberimizin evinin dışında sinerek sessiz şekilde gece boyu Kur’an’ı dinlediler. Ortalık aydınlanmadan evvel oradan ayrılıp gizlice evlerine gitmek üzere yerlerinden çıktıklarında bir anda karşı karşıya geldiler. Birbirlerine öfkelenen Kureyş’in üç lideri meseleyi bir daha açmamak üzere kapatmaya karar verdiler. Bir daha buraya gelip Kur’an dinlemeyeceklerine dair ant içtiler. Karşılıklı yemin edip kimseye görünmeden evlerinin yolunu tuttular. (İbn Hişam, es-Sire, 1/337-338.) Kaynaklar, “Biz o müşriklerin Kur’an’ı dinlerken ne maksatla dinlediklerini, yine o müşriklerin kendi aralarında, ‘Muhammed’e uyarsak sihirli sözleriyle insanları etkileyen bir adama uymuş oluruz.’ diye ileri geri konuştuklarını çok iyi biliyoruz.” ayetinin (İsra, 17/47.) nüzul sebebine dair mezkûr üç isimden bahseder. Adı geçen üç Mekkeli lider, bir daha Kur’an dinlememeye yemin ettikleri günden sonra Peygamberimizin evinden uzak durmalarına rağmen huzursuzlukları günden güne artmış, Kur’an’a dair dinledikleri hakkında diğerlerinin düşüncelerini hep merak etmiş ve öğrenmek istemişlerdir. Bu bağlamda Kur’an dinlememek için kendini paralayan ancak bunu başaramayan Ebu Cehil, belki de tatmin edemediği ve dizginleyemediği Kur’an dinleme arzusunu Resulüllah’a öfke, kin, nefret ve düşmanlık olarak yansıtmıştır.
Yine Kureyş’in ileri gelen müşrik isimlerinden olan Utbe b. Rebia da Kur’an’dan etkilenen kimselerdendi. Zekâsı ve ikna kabiliyetiyle şöhret bulan Utbe, Hz. Hamza’nın Müslüman olmasıyla panikleyen Kureyş’in endişeli lider kadrosuna Allah Resulü’yle konuşup ona birtakım tekliflerde bulunacağını, önerilerinin bazılarını kabul edebileceğini düşündüğünü söylemişti. Yaptığı plana göre Hz. Peygamber’e ne isterse verilecek, o da Kur’an okumayı bırakmak suretiyle Kureyşlileri eski rahat günlerine kavuşturacaktı. Umutlanan müşrikler ikna edici özelliğine istinaden Utbe’ye oldukça güvenmişlerdi. Utbe, Resul-i Ekrem’e servet, şeref, güç, kadın ve hatta çarpıldığını düşünerek (!) onu tedavi etmeyi teklif etmişti. Tek yapması gerekenin insanları Kur’an ile büyülemeyi bırakmak olduğunu söylediği Peygamberimiz, Utbe’nin küstahça sözlerini ve ahlaksız tekliflerini bitirmesini sabırla beklemiş ve sonunda, “Ey Utbe! Sözlerini tamamladın mı?” diye sormuştu. Aldığı “Evet!” cevabı üzerine Allah Resulü, “Beni dikkatle dinle!” buyurmuş ve Fussilet suresinin baş tarafını okumuştu. Utbe susmuştu. Büyülenmiş gibi ellerini havada çırparak başını iki yana sallamış ve ayetleri dinlemeye devam etmişti. Peygamberimiz 37. ayete geldiğinde eğilerek Utbe’ye şöyle demişti: “Ebu’l-Veled, duyman gerekeni duydun mu? Bu sensin, işaretler de bunlar.” Bunun üzerine Utbe ayağa kalkmış ve koşarcasına oradan uzaklaşmıştı. Yüzü sapsarı kesilmiş şekilde müşriklerin yanına dönen Utbe’ye neler olduğu sorulduğunda verdiği cevap şu olmuştu: “Daha evvel hiç işitmediğim türden bir söz duydum. Yemin olsun ki dinlediklerim ne şiir ne büyü ne de kehanetti. Ey Kureyş! Tavsiyeme uyun, benim yaptığımı yapın ve onu rahat bırakın! Zira duyduğum sözler bir ateş gibi yayılacak!” Bunun üzerine Kureyşliler, Kur’an’ın Utbe’yi de büyülediğini üzülerek belirtmişlerdir. (İbn Hişam, es-Sire, 1/293.)
Görüldüğü üzere Kur’an’ın etkileyici üslubu, kendisine inanmayanları dahi hayran bırakmış; gerek nazil olduğu dönemde gerekse sonrasında bu mucizevi özelliğine hiç kimse ve hiçbir güç halel
getirememiştir.