SINIRLI DÜNYADA SONSUZLUK ÖZLEMİ
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri
Her hayat özgün bir hikâyedir. İç içe geçmiş konular ve zıtlıklarla örülü bu hikâyenin öznesi de insanın kendisidir. Herkesin kendi hayat serüveninde başkahraman olduğu bu hikâyenin kurgusunu, standartlarını ve seyrini belirleyen en temel etken ise başkahramanın hayata yüklediği anlamdır. Bu çerçevede benimsenen inanç, düşünce ve değerler hikâyenin mantık örgüsünü öznelleştirirken; arzular, acılar, korkular, hüzün ve sevinçler ise onu duygusal açıdan özgünleştiren unsurlar olarak öne çıkar. Hâliyle her hikâye, başkahramanın hayat tasavvurunun izdüşümü olur. Bu yüzden temelde bütün canlıların ortak zemini olan hayat, ona yüklenen anlam söz konusu olduğunda, benimsenen paradigma farklılıkları sebebiyle en temel ayrılıkların kaynağı hâline gelir. Diğer yandan hayatın anlam ve gayesi hususundaki yaklaşımlar ile hayat üzerine geliştirilen tasavvur arasında da birbirini etkileyen güçlü bir ilişki vardır. Nitekim hayatın anlam ve gayesine dair yaklaşımlar, insanların hayat tasavvurlarına dayanak olurken hayat tasavvurları da zamanla hayata atfedilen anlam çerçevesini şekillendirebilmektedir.
Bu bağlamda hayatın ne olduğu sorusu, çetin bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Nedir hayat? Doğumla ölüm arası bir serüven mi yoksa ölümü de içine alıp ötesine uzanan bir süreç mi? Kaynağı ve amacı nedir hayatın, sınırları nerede başlar, nerede biter ve kim tarafından belirlenir? Görünüşte çok açık ve yalın fakat gerçekte alabildiğine zor ve çarpıcı olan bu sorulara verecekleri yanıtlar, fert ve toplumları varlık ve hayat tasavvurlarına ulaştıran en sağlam ipuçlarıdır. Bu noktada hayatın mahiyetine dair iki temel yaklaşımdan bahsedilebilir. Birincisi, gerek somut gerekse soyut yönleriyle hayatı sadece biyolojik bir gerçeklik olarak gören veya öyle görmek isteyen ve onu doğumla ölüm arasındaki sınırlı süreye hapseden indirgemeci yaklaşımdır. İkinci yaklaşım ise hayatın ölümü de içine alarak ötesine uzanan bir süreç olduğu gerçeğine dayanmaktadır. Bu yaklaşım aynı zamanda hayatı varlığın aşkın boyutuyla ilişkilendiren bir perspektife de sahiptir.
Varlığı salt biyolojik çerçevede ele alan birinci yaklaşıma göre hayat, büsbütün bu dünyadan ibarettir. Öncesi ve sonrası yoktur. Doğumla başlayan bu macera ölümle son bulur. Kur’an’ın nüzul dönemindeki cahiliye toplumunun hayat tasavvuru tam da buna karşılık gelir. Zira onlar, hayatın sadece dünya hayatından ibaret olduğuna ve zamanın insanları yokluğa sürüklediğine inanıyorlardı. (Casiye, 45/24.) Bu yüzden hayallerini, beklentilerini, planlarını, hedeflerini hep buna göre belirliyor; bireysel ve toplumsal hayatlarını bu minvalde tanzim ediyorlardı. Böylesine indirgemeci bir hayat tasavvurunun, akıl ve irade sahibi bir varlığın anlam arayışına cevap olamayacağı açıktır. İnsanın varoluş gayesini ve sorumluluğunu göz ardı eden söz konusu tasavvur, en temel beşerî ihtiyaç olan huzur ve güven ortamının sağlanması noktasında da kesinlikle yetersiz kalacaktır. Hatta yaşanacak toplumsal kargaşanın başlıca sebebi olacaktır. Çünkü her şeyin bu dünyadan ibaret olduğu vehmiyle tasarlanan bir hayatta hak hukuk, adalet, insaf, doğruluk, sadakat, merhamet gibi erdemler varlık alanı bulamaz. Orada bencillik, duyarsızlık ve sorumsuzluk baş gösterir. Bu durumda menfaatperestliğin bir hayat standardına dönüşmesi; inanç, ahlak ve değer krizlerinin bireysel, toplumsal ve küresel boyutta hayatı kuşatması kaçınılmaz olur. Buna mukabil hayata dair ikinci yaklaşımın, yeryüzünde nizam, güven ve huzuru ikame edecek güçlü argümanlara sahip olduğu müsellem bir hakikattir. Varoluşun bir anlamı ve gayesi, insanın bir görevi ve sorumluluğu olduğu hakikatini esas alan bu yaklaşıma göre geçici bir faydalanma zamanı olan dünya hayatı, ölümden sonra devam edecek asıl hayatın keyfiyetini belirleyecek bir imkân alanıdır. Burası, ebediyete uzanan sürecin bir aşamasıdır. İnsanın asıl karargâhı, gerçek hayatın yaşanacağı ahiret yurdudur. (Ankebut, 29/64; Buhari, Rikak, 1, Cihad, 33.) Vahyin rehberliğinde şekillenen bu tasavvur, varoluşun ulvi bir gayesi olduğu ve hayatın hiçlikle sonuçlanmayacağı hakikatine dayanmaktadır. Bu bakımdan dünya hayatını sona erdiren ölüm bir yok oluş değil, bir nevi ebediyete doğuştur.
Esasen bu dünyada insan, gelip geçen bir yolcu gibidir. Burada kalıcı değildir. Biraz dinlenecek, biraz oyalanacak ve sonra yükünü sırtlanıp ötelere doğru devam edecektir. Haddizatında dünyanın kendisi geçicidir. Cenab-ı Mevla, şehadet âlemi dediğimiz bu dünyayı ve onun ihtiva ettiği bütün varlıkları belirli bir süre (ecel) için yaratmıştır. Vakti geldiğinde dağlar yürütülecek, yıldızlar parçalanacak, gökler dürülecek ve bu âleme ait canlı ve cansız bütün varlıklar yok olacak; bütün noksanlıklardan münezzeh olan Allah’ın zatından başka her şey son bulacaktır. Bütün bu hadiselerin meydana geleceği kıyamet gününün ardından insanlar, Allah’ın takdir ettiği bir zamanda yeniden diriltilerek kabirlerinden kaldırılacak ve dünyada yaptıklarının hesabını vermek üzere mahşer yerinde, Allah’ın huzurunda toplanacaklardır. Hesapların süratle görülmesinin ardında da dünyadaki hayatlarına karşılık olarak hak ettikleri yerde, cennet ya da cehennemde ölümsüz bir hayatla var olmaya devam edeceklerdir.
Oyun ve eğlenceden, gelip geçici zevk ve hazdan, çoğu zaman endişe ve pişmanlıktan ibaret olan dünya hayatı, elbette anlamsız ve önemsiz değildir. Bilakis ahiretin hayrını umanlar için onları umduklarına ulaştıracak güzel bir vasıtadır. İnsan, ebedî hayatın güzelliklerini ancak bu dünyadayken elde edebilir. Hayatın uhrevi ve gerçek boyutunu, ancak burada, bu dünyada ortaya koyacağı inanç, azim ve gayretle inşa edebilir. Burada yapacağı iyilikler, çoğaltacağı güzellikler, ahirette büyük bir lütuf ve nimet olarak mutlaka karşısına çıkarılacaktır. Dolayısıyla arzu, istek ve hedeflerin geçici olan dünya hayatıyla sınırlandırılmaması yönündeki Kur’ani ve nebevi uyarılar, bu noktada hayati öneme sahiptir. Ebediyete giden bu yolun dünyevi aşamasını Kur’an ve sünnetin rehberliğinde yürümek, insanı hem bu dünyada huzur ve esenliğe hem de gerçek hayat olan ahiretin iyilik ve güzelliklerine ulaştıracaktır.
Dünya hayatının geçici bir menfaat yeri, asıl hayatın ise ahiret yurdu olduğu inancı, gerçekten büyük bir servettir. Çünkü bu inanç, bir taraftan dünyanın aldatıcı cazibesi ve nefsin sınırsız arzuları karşısında insana mukavemet kazandırırken diğer taraftan da onu hep en iyi olana sevk etmektedir. Yapılan her bir iyiliğin karşılık bulacağı ebedî bir âlem tasavvuru aynı zamanda insana büyük bir ruhsal doyum, huzur ve sekinet kazandırmaktadır. Bu, özellikle haz, hız ve hırs üzerine dizayn edilmiş modern çağın koşturmacasında yorulan ruhlar için paha biçilemez bir kazançtır.
Asıl mesele, çağın baş döndürücü hızından soyutlanarak hakikatle yüzleşebilmek ve hayatın dünyevi boyutunu, ötesi için hazırlık içerisinde geçirme, sınırlı ömrü yaratılış gayesine uygun, insan onur ve haysiyetine yaraşır bir şekilde tamamlama iradesi gösterebilmektir. Bu da ancak ölümün ve hayatın sahibi olan Allah’ı hakkıyla tanımak, O’na inanmak, O’nun kudretini, azametini derinden hissetmekle mümkündür. O, hayatın kaynağıdır. Dönüş de O’nadır. Vahyin ve sünnetin inşa etmeyi hedeflediği bilinç budur. Bu itibarla O’ndan gelip O’na giden hayat yolunda kirlenmeden güzelce yürüyebilmek adına bu bilincin diri tutulması önem arz etmektedir. Aksi hâlde insanın en temel huzursuzluk nedeni olan dünyevileşmenin önünde hiçbir engel kalmıyor. İçten içe büyüyen ve peyderpey güçlenen dünya sevgisiyle geçici olan ebedî olana tercih edilerek o sahici hayatın gerektirdiği sorumluluklar fütursuzca ihmal edilebiliyor. Böylece hem dünya hayatının hem de ötesinin tehlikeleri karşısında zayıf düşen insan, süfli arzuların, doyumsuz ihtirasların ve çokluk yarışının rüzgârında oradan oraya savrulup duruyor. Nitekim dünyevileşmenin doruğa ulaştığı modern çağ, bu tür savruluşların en trajik örneklerine sahne olmaktadır.
Ne var ki bütün soğukluğuyla gündemleri alt üst eden ölüm gerçeği, hayat hikâyelerini bu dünya üzerine kurgulayanlar için dayanılmaz bir ızdıraptır. Hiç ölmeyecekmişçesine bir tavırla dünyaya sarılmışken bir gün hikâyenin yarım kalacağı düşüncesi ızdırabı daha da derinleştirir. Nihayetinde bu ızdırap, insanı bu fani âlemde imkânsız olana, ölümsüzlüğe dair iflah olmaz bir arayışa yöneltir. Buna karşın ölümün ebediyete açılan bir kapı ve gerçek hayatın başlangıcı olduğuna yakinen iman edenlerde ise söz konusu arayışın yerini ölümden sonrasına yönelik ciddi bir hazırlık gayreti alır. İman eyleme dönüşür, arzu gayrete… Rıza-i Bari, hayatın yegâne gayesi olur. Böylece kalpte, gerçek hayata dair büyük bir özlem yeşerir. O vakit ölüm meleği, hoşlukla karşılanacak bir refik, ölüm ise en sevgiliye kavuşma imkânı olarak görülür. Zira hikâye, orada daha büyük bir ihtişamla devam edecektir.
Madde, suret ve sesler, hakikate perdedir.
Ölümsüz gerçek hayat, ölümden ileridedir.