DİN OLMADAN AHLAK OLMAZ MI?
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Din olmadan ahlak olmaz mı? Ahlaklı olmak için dindar olmak mı gerekir? Dindar olup ahlaklı olmayanlar olduğu gibi inanmayıp ahlaklı olanlar da bulunmaktadır.
Kutuplaştırmaya ve çarpıştırmaya çok meraklıyız. Mesela kadın ve erkek. Hemen karşı karşıya getirip “hangisi?” ikilemine düşüyoruz, “ya o ya öteki” demeye zorlanıyoruz. Belki de bıktırılıp “ne o ne öteki” dememiz isteniyor. Cinsiyetsizlik böyle başlıyor. Bu arada, “hem o hem öteki” doğru şıkkını ıskalıyoruz. İnsanlığın kadın ve erkek zıt cinsiyetleriyle devam ettiğini unutuyoruz.
Ben din ve ahlak demiştim, siz kadın ve erkeğe götürdünüz konuyu.
Bir yere götürmedim. Meselelere yaklaşım yanlışlığımızı göstermeye çalışıyorum. Kadın ve erkek, din ve bilim, din ve ahlak gibi konularda hep aynı yanlışı yapıyoruz. Mutlaka birini tercih etmeye zorlanıyoruz. Art niyetli bir sosyal mühendislik çalışmasıyla karşı karşıyayız.
Peki, din ve ahlak ilişkisi nasıl olmalı?
Sosyal bilimcilerin tarifinde din “inançlar ve ibadetler bütünüdür”, İslam âlimlerinin tarifinde ise “akıl sahiplerini özgür seçimleriyle hayırlı sonuçlara ulaştıran ilahi kurallar bütünüdür.” Bu tarifler birbirinden kopuk değil, sadece bakış açıları farklıdır. Sosyal bilimciler gözlem ve inceleme yöntemiyle dinin toplumsal görünümünü açıklarken Müslüman âlimler dinin insan bakımından ne anlama geldiğini ifade ediyorlar. Bütün dinlerde inanç ve ibadet boyutu iki ana unsur olarak bulunur. Ancak dinin kaynağı, insana biçtiği değer ve koyduğu hedef çok önemlidir. İşte Müslüman âlimler bunları da tarifin içeriğine dâhil etmişlerdir. Onlara göre din, kuralları Yaratıcı tarafından konulan, insanın aklına hitap eden ve özgür iradeyle seçilen, her iki dünyada hayırlı sonuca ulaştıran kanunlar bütünüdür.
Ahlak nerede duruyor?
Ahlak, “toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları” diye tanımlanır. Dikkat edilirse burada davranış, anahtar kavramdır. Aslında ahlakın kendisi nötrdür. Davranışlar iyiyse ahlak iyidir, kötüyse kötüdür. İyi ve kötüyü belirleyen ise tarifte geçen kurallardır. Burada temel soru şudur: Kurallar kimin içindir ve kim tarafından konulur?
Evet, bu soru önemli.
Kuralların muhatabı insandır, dolayısıyla kurallar insan içindir. Kuralları kimin koyacağına gelince burada iki seçenek vardır: Ya insanın kendisi ya da dışındakiler koyar. Eğer kuralı koyan kişinin kendisiyse herkes kendine göre kural koyacağından hemcinsleriyle çatışma yaşayabilir. Kural koyan, insanın dışındaysa bu ya toplumdur ya başka kişidir. Buna göre insan, kendi dışındaki bir otoritenin koyduğu kurala uymak durumundadır. Eğer insan kendi dışındaki otoritenin koyduğu kurala uymayı kabul ediyorsa kendisini yaratan ve bütün evrene hükmeden Yüce Allah’ın koyduğu kurala neden itiraz etsin?
Hiç kural ve otorite olmasın denilemez mi?
Bu da çözüm değil, çünkü insan ihtiyaç sahibi bir varlıktır. Her bireyin ihtiyacı farklı olabileceği gibi zıt da olabilir. Söz gelimi tatilciler güneş ister, çiftçiler yağmur. Diğer taraftan tatil yapmak herkes için güzeldir. Bir toplumda herkesin aynı anda tatile çıktığını düşünelim. Hayat durur. Tatil dışında hiçbir ihtiyaç karşılanmaz. Kim ne yiyecek ne içecek, genel ihtiyaçları kim karşılayacak?
İşi çıkmaza soktunuz Hocam.
Evet, kuralsızlık çıkmazdır. Davranış varsa kural olmalıdır. Kuralların da adil, hakkaniyetli ve farklılıkları gözeten nitelikte olması gerekir. Bazen bir kuralın herkese eşit uygulanması doğru olur bazen de herkesin durumuna ve konumuna göre farklı kuralların uygulanması doğru olur. Öte yandan kural kadar muhatabın durumu ve uygulayıcının niteliği de önemlidir. Kural ne kadar iyi olursa olsun, eğer muhatabın durumu gözetilmezse veya uygulayıcı iyi niyetli ve nitelikli olmazsa yararlı bir sonuç çıkması bir yana, zarar ve zulüm bile doğabilir.
Yine bir çıkmaza girdik Hocam!
Doğru. Ama her çıkmazın bir çözümü vardır. Burada çözüm kişiye yönelik iç kontrol mekanizması oluşturmaktır. Buna psikolojide “otokontrol” denilir. Bunun ahlaktaki karşılığı vicdandır. Ancak vicdanın da tek başına anlam ifade etmediği tecrübeyle sabittir. Vicdanın işlerliği sağlam kurallar, adaletli uygulama ve denetlemeyle gerçekleşir. Çünkü kurallar vicdanın ölçüsüdür. Ölçüsü olmayan vicdan, tam vazife yapamaz. Kurallar ise eğitimle kazandırılır ve işlevsel hâle gelir. Yüce Allah’ın koyduğu kuralları peygamberleri vasıtasıyla göndermesinin hikmeti de budur. Çünkü peygamberler ilahi kitabı getirmenin yanında öğretmen ve eğitimcilik görevleri bulunan insanlardır.
Bazen eğitimli insanlarda da ahlaki sorunlar görüyoruz.
Bazen eğitim de tek başına yeterli olmamaktadır. Çünkü insanların ihtiyaçları, beklentileri, hırsları ve tamahkârlıkları yükseldiğinde karşısındakinin hak ve menfaatlerini göz ardı etmeleri veya çiğnemeleri mümkün olabilmektedir. İşte bu yüzden Yüce Allah, gönderdiği dinin yanında başka bir kontrol mekanizması koymuştur. O da insanların davranışlarını ve sözlerini kayda geçiren yazıcı melekler. Bu meleklerin insanla çıkar çatışmaları olmadığından tuttukları kayıtlar yansız, adil ve doğrudur. Böylece vicdan, birincisi Allah’ın peygamber aracılığıyla gönderdiği kurallar ikincisi de melekler tarafından denetlenme mekanizmasıyla çift yönlü desteklenmiş olur.
Öyleyse din, vicdanın ölçüsü ve ahlaki kuralların teminatıdır.
Tam da onu demeye çalışıyorum. Din ve ahlak arasında bir zıtlık veya çatışma değil birbirini destekleme ve besleme bulunmaktadır. Din olmadan ahlakın veya ahlak olmadan dinin tam işlevsel olması zordur. Çünkü bu ikisi iç içe ve birbirini tamamlayan unsurlardır. Dikkat edilirse ilahi dinlerde ahlaka vurgu en üst düzeydedir. Amaç, hayatın tutarlı ve dürüst yaşanmasıdır. “İnanç ikiyüzlülüğü” anlamına gelen münafıklığın İslam’da küfürden daha kötü görülmesinin nedeni içinde barındırdığı tutarsızlık, aldatma ve insanları küçük görmedir.
O hâlde ahlaklı olmayan dindara ne demeli?
Bu tür insanların sadece ahlaklarında değil, dindarlıklarında da sorun ve eksiklik vardır. Dinin üç boyutu bulunur: inanç, amelî kurallar ve ahlak. Bunlar birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır. Birinde meydana gelen eksiklik diğerine aynı oranda yansır. Söz gelimi inançta eksiklik ibadetlerde gevşekliği, davranışlarda bozulmayı getirir. İnanç kalpte olduğu için görülmediğinden ibadet ve davranıştaki gevşeklik ve bozuklukla ölçülür inanç eksikliği. Allah ve ahiret inancı olmayan veya zayıf olan kişinin, insanların yanındaki davranışıyla ayrıldığındaki davranışının farklı olması bu yüzdendir. Bir Müslüman her nerede olursa olsun Allah kendisini biliyor, görüyor ve duyuyor inancında olduğundan ahlaksızlık yapamaz. Eğer yapıyorsa hem inancında hem de ibadetlerinde bilinç eksikliği var demektir.