“ARABULUCULUK” TOPRAĞIMIZDA ZATEN VARDI

Gülay ASLAN ALBAYRAK
Avukat

Teknoloji artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Evimizde televizyon kanallarını seçerek seyretsek de telefon, tablet ya da bilgisayar gibi teknolojik aletler önümüzde olduğu sürece bir sürü olumlu, olumsuz bilgiyle karşı karşıyayız. Üstelik bazı televizyon kanallarında gezinmeye başladığımızda, sabah kuşaklarında barışmak için bir araya gelen ancak sürekli kavga modunda konuşan insanlar topluluğu, yarışma programında birbirlerini aşağı çekmeye çalışan yarışmacılar, haber programlarında ise üçüncü sayfa nitelikli haberler karşılıyor bizi. Akşam dizileri ise gün içinde çoğu kanalda yaşanan olumsuz olayların senaryolaştırılmış hâli maalesef.
İnsan şunu merak ediyor, tarihte bu topraklarda yaşayan insanlar nasıl olmuş da birbirine zarar vermeden, birbirinin yaşantısına, dinine saygı duyarak yüzyıllar boyunca beraberce yaşayabilmişler? Hem de farklı inanç, kültür, gelenek ve göreneğe sahip olmalarına rağmen. Bunun için çok şey söylenebilir, konu tartışılabilir ancak bu yazıda çoğu kişinin neredeyse hiç bilmediği bir yöntemden bahsetmek istiyorum: Arabuluculuk sisteminden.
Arabuluculuk sistemini duymuşsunuzdur hatta belki siz de arabuluculuğa başvurarak hukuki uyuşmazlıklarınızı arabuluculuk yoluyla çözmüşsünüzdür. Arabuluculuk, Avrupa Birliği’nde 2002 yılında uygulanmaya başlanmış, ülkemizde ise 2012 yılında kabul edilen kanunla yaşantımıza dâhil edilmiştir. Çok ilginç olan kısım, arabuluculuk yönteminin bu topraklarda hem de bugünkü arabuluculuk uygulamalarına benzer şekilde zaten var olmasıdır. Tarihimizde uygulanan arabuluculuk yöntemi, taraflar arasındaki uyuşmazlıkların, “kadı”nın hüküm vermesine gerek kalmadan çözümlenmesidir. Arabuluculuğun Osmanlı Devleti’ndeki adı “sulh” idi. Osmanlı Devleti’nde hâkimlik, noterlik ve kazaların yöneticiliği gibi birçok görevi olan kadılar, taraflar arasındaki çekişmeye hüküm vermek yerine onları sulha yani arabuluculuğa teşvik ederek onların arasını bulmaya çalışırdı. Bazen de onları o dönemki adıyla “muslihun” denilen arabuluculara yönlendirerek aralarının bulunmasını sağlardı. Bazen de taraflar hiç kadıya gitmeden muslihun ile uyuşmazlıklarını çözerler, daha sonra ise kadıya giderek bu sulhu kayıt altına aldırırlar yani tescil ettirirlerdi.
Muslihunun kimlerden olduğunu ve tarafların aralarını nasıl bir yöntemle bulduklarını bilemiyoruz. Ancak araştırmacılar bu arabulucuların, Müslümanlar için şeyhler, mahalle imamları ve toplumun diğer ileri gelenleri; gayrimüslimler için ise din adamları veya mahalle kethüdaları olabileceğini öngörmektedir.
Osmanlı döneminde kadıların verdikleri hükümler yani kadı sicilleri incelendiğinde, evlenme boşanma, mehir, nafaka, miras, alım satım, gasp, darp, katl, hırsızlık gibi birçok konuda kişilerin aralarındaki uyuşmazlıkları sulh yoluyla çözebildikleri görülmektedir. Söz konusu uyuşmazlıklar genellikle bir bedel karşılığı çözülmüş. Bu bedel maddi olduğu gibi 40 kuruşluk bir bıçak, yorgan ve kaftan gibi başka şeyler verilerek de karşılanmış. Bazen de bir şart karşılığında ya da bir ifa karşılığında taraflar arasında sulh sağlanabilmiş.
Kadı sicillerinde yapılan incelemelerde, kadınların da haklarını almak için mahkemeye veya sulh yoluna başvurdukları gözlemlenmektedir. Örneğin taraflar boşanmak istediğinde kadınların mehirlerini eşlerinden talep ettiklerini görmekteyiz. Bu durumda mehirin ya mahiyetinde anlaşmazlığa düştükleri ya da mehrin daha önceden ödenmesiyle ilgili ihtilafların yer aldığı görülmektedir. Bu tür durumlarda muslihunun araya girmesi ile her iki tarafın da sorunu çözmek için adım attığını görüyoruz. Erkeğin baştaki olumsuz tavrının aksine mehri ödemeyi kabul ettiğini, kadının da ilk talebinde ısrarcı olmayıp daha az bir bedel karşılığı mehre razı olduğunu görüyoruz.
Yine ticarette tarafların alım satım akitlerinde, alacaklarına ilişkin uyuşmazlıklarda, muslihun aracılığıyla bir bedel/mal karşılığında ya da bir iş yapma karşılığında, uyuşmazlığın kadıya başvurulmadan, taraflar davalık olmadan çözüldüğü, toplumsal barışın hızlıca sağlandığı görülmektedir.
Aynı şekilde darp olaylarında da muslihunun araya girmesiyle belli bir bedel karşılığı tarafların birbirini şikâyet etmedikleri, bazen de yaranın iyileştirilmesi ve tüm masraflarının karşılanması karşılığında birbirilerinden davacı olmaktan vazgeçtikleri görülmektedir.
Tarafların sulh olduktan sonra kadıya başvurarak aralarındaki uyuşmazlığa ilişkin yapılan sulhu tescil ettirmelerinin ve birbirlerini söz konusu uyuşmazlıktan ibra ve iskat etmelerinin nedeni, ileride sulh olduklarını ispat içindir. Nitekim bazı kadı sicillerinde, taraflardan birinin kadıya başvurarak aralarındaki uyuşmazlığın muslihun aracılığı ile belli bir kuruş karşılığı çözümlendiğini ancak sulh bedelinin kendisine ödenmediği için karşı tarafı dava ettiğine ilişkin örnekler bulunmaktadır.
Diğer taraftan ilginç olan noktalardan biri de gayrimüslimlerin kendi aralarındaki ve Müslümanlarla olan uyuşmazlıklarda da sulh yoluna başvurmuş olmalarıdır. Gayrimüslimlerin Müslüman olmamalarına rağmen, Müslümanların mahkemelerine başvurmaları veya uyuşmazlığın muslihun yoluyla çözülmesinin ardından kadıya giderek sulhu tescil ettirmeleri, toplumsal barışın nasıl sağlandığına ve Osmanlı hukukuna duyulan güvene ilişkin güzel bir örnektir.
Sulh yani arabuluculuk sadece Osmanlı Devleti’nde uygulanan bir yöntem de değildir. Osmanlı Devleti dâhil tüm İslam devletlerinde uygulanmıştır. Kaynağı da tabii ki Kur’an ve sünnettir. Osmanlı hukukunun kaynakları iki taneydi. Biri şeri hukuk diğeri ise örfi hukuk idi. Şeri hukukun kaynağı ise Kur’an, sünnet, icma ve kıyas idi.
Kur’an-ı Kerim’de sulh tavsiye edilmiştir. Örneğin, “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden yahut yüz çevirmesinden endişe ederse aralarında bir uzlaşmaya varmalarında onlara günah yoktur ve sulh daha hayırlıdır. Nefisler de cimriliğe meyillidir. Eğer güzel davranır ve Allah’a itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/128.) Yine “Sana ganimetleri soruyorlar. Ganimetlerin Allah’a ve Resulü’ne ait olduğunu söyle! O hâlde siz gerçek müminler iseniz Allah’a karşı saygısızlıktan sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Resulü’ne itaat edin.” (Enfal, 7/1.) denilerek sulh teşvik edilmiştir.
Yine Hz. Peygamber de sulhu teşvik etmiş ve uygulamalarıyla da sulha örnek olmuştur. Örneğin; Evs kabilesinden bazı kişilerin birbiriyle kavga etmesi üzerine Hz. Peygamber aralarına girmiş ve onları barıştırarak sorunu çözmüştür. Bir başka olayda ise İmran adlı sahabenin eşini akrabalarına göndermemesinden kaynaklanan uyuşmazlığın akrabalar arasına yayılması ve büyümesi üzerine, Hz. Peygamber araya girmiş ve onların barışmalarına vesile olmuştur.
Hz. Peygamber’den sonra dört halife döneminde de sulh uygulamaları devam etmiştir. İslam fıkhının oluşmaya başlamasından sonra, uyuşmazlıkların daha kolay ve daha kısa sürede sonuçlanmasına katkı sağlamasına, taraflar arasında düşmanlığın ortadan kalkmasına yardımcı olmasından dolayı sulh teşvik edilmiştir. Fakihler de tarafların sulh olmaya meyletmeleri hâlinde kadının onları bir iki kere sulha yönlendirmesinin uygun olacağını, sulha yönlendirdikten sonra hukuki görüşlerini belirtmemesi gerektiğini, sulhun hukuka uygun olarak yapıldığını kontrol ettikten sonra davanın sulh ile sonuçlanması hâlinde söz konusu sulhu mahkemeye kaydettirmesinin gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Öyle ki fıkıh kitaplarında sulha çok önem verilmiş, “es-sulhu seyyidü’l-ahkâm” (Sulh hükümlerin efendisidir) sözü meşhur olmuştur. Sulhun hükümlerin efendisi olduğu belirtilmiştir.
Osmanlı hukuk sisteminde “kadı”nın hüküm vermesine gerek kalmaksızın taraflar arasındaki uyuşmazlıkların çözümünde bir yöntem olarak kullanılan sulh, uyuşmazlıkların daha da fazla büyümemesine ve tarafların birbirlerini dava etmelerine gerek kalmadan sorunların çözümlenmesine, sonuç itibarıyla toplumsal barışın ve huzurun yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşamasına yardımcı olmuştur.