YOL VE YOLCULUK ÜZERİNE…

Hatice YILDIRIM NAC

Beden, ruh ve kalbin el ele adımladığı bir hikâyedir yolculuk. Bizi olduğumuz yerden alıp bambaşka iklimlere taşır. Hafif bir rüzgârın içine katılan öğretiler, bazen hiçbir cümle tarafından anlatılamaz. Hayatın tam içinden, kitabın ortasından konuşur yolların sesi. Söze; “geçmişteki yol hikâyelerimiz” diyerek başlasak hepimizin aklına ne hoş anılar gelecektir. Hani okulların kapanma tarihi yaklaştıkça gideceği köyünü sürekli anlatan arkadaşlarımız vardır ya da köyü olmadığı için şehirde gidilecek yerleri planlayanlarımız, yazlıkçılarımız, gezginlerimiz, iki gün yeğenlerinde yatılı kalacağı için içi içine sığmayanlarımız, uzak yolculuğa güç yetiremeyip üst mahalledeki arkadaşlarına koşanlarımız… Ve bu gidişlerimizin gönlümüze usulca bıraktığı acı tatlı hatıralar. Dönüşlerimiz ve okullar açıldığı gibi kimsenin kimseyi tam dinleyemediği o hararetli ortamlar... Peşi sıra gelen gülmeler, şaşkınlıklar, dertlenmeler ve sonraki senenin hayalleri. Bu ve benzeri yaşanmışlıklar bize neler öğretti, hangi yönlerimizi törpüledi, geliştirdi bilemeyiz ama Kemal Sayar’ın ifadesiyle “Yola çıkmayan nereye kadar gidebileceğini, kanatlarını açmayan hangi dağı aşabileceğini bilemez. Mümkün olmayana doğru her kanat çırpış mümkün olanın sınırlarını genişletir.”
Geçmişin tatlı hikâyelerinden bir adım dışarı çıkarsak uzun yol nedir; bizi nerelere taşır, götürür durağına gelmiş oluruz. Uzun yol; hani şu bavuluna ne koyacağını günler öncesinden planlamanın gerekli olduğu, uğruna hayaller kurulan, planlar yapılan ve heyecanlandıran durum. İşte bu da bambaşka bir hâldir. Öyle ki sen eşyalarını hazırlayıp planlarını yaparsın, yola doğru yüzünü çevirirsin ve hikâye tam da orada senden alınıp niyetinle buluşur. Çoğu zaman planladığın başka, içinde olduğun hâl bambaşka olur. Mustafa Kutlu’nun “Solunan hava, yüzülen su, oturup kalktığın insan, yürüdüğün yol seni değiştirir.” dediği yerde buluverirsin kendini. Buna benzer bir durumu Endonezya’daki bir adada yaşadım. Uzun bir yol macerasıyla adaya ulaştık. Arkadaşın pratik bir şekilde organize etmesiyle kelebek parkına gittik. Yorgunuz, şehrin stresli hâli hâlâ rozet gibi yüzümüzde, o hareketli yürüyüş ve davranışlarımızla kelebek bahçesinin zincirli kapısına getirildik. İçeri doğru bir adım attık, ve bambaşka bir âlemin içinde bulduk kendimizi. Her şey biz yokmuşuz gibi kendi doğalında akıyordu. O esnada incecik çiğ taneleri düşmeye, rengârenk çiçeklerin arasından yüzlerce kelebek hareket etmeye devam ediyordu. Gözümüzün önünden, omzumuzdan geçen kelebeklerin renkleri, kanat çırpışları sanki bizi kendi dünyasına çekiyordu. Kelebeğin çırpınışına bırakır mı insan kendini, bıraktık. Turkuaz rengi, beyaz, sarı, kırmızı.. Gözünüzün görüp görebileceği her rengin etrafınızda uçuştuğunu ve bu yolda adım adım ilerlediğinizi düşünün. Hayrete düştük ama kelebeklere yakışan sükûnetli bir hayretti bizimkisi. Bavulumu hazırlarken bunları planlamamıştım tabii ki ama itiraf etmeliyim yolun katacaklarına gönlümü açmış bekliyordum. Nasiplenmenin verdiği o tatlı huzuru hatırlamak bugün bile iyi hissettiriyor.
Evet, uzun yollar bu ve benzeri farkındalıklarla buluşturur bizi; peki beden, ruh ve kalbin bavulunu alıp diğer tüm yolculukları aşacak bir hikâyeye başlaması mümkün müdür? Buna dair en güzel örneği sahabelerin hayatında görüyoruz. Allah Resulü (s.a.s.) Veda Hutbesi’ni okurken, kendisini 124 bin sahabinin dinlediği rivayet edilir. Cennetü’l-Baki’de kabri olan sahabi sayısı ise ortalama 10 bin civarındadır. İnsan şaşırıyor. Ne oldu da Allah Resulü’nü (s.a.s.) bunca seven, savaş meydanlarını “Anam babam sana feda olsun!” nidalarıyla dolduran, dizinin dibinden ayrılmayı kendine zül gören sahabiler Medine’de kalmadılar. Onları deve sırtında yola revan eden, Medine’den ayıran dert neydi? Abdullah b. Ömer’i Şam, Basra, Mısır yoluna; Abdullah b. Abbas’ı İstanbul’a, Ebû Mûsâ el-Eş’arî’yi Basra, Filistin, Harran, Isfahan, Kûfe, Nusaybin, Yemen’e; Ammâr b. Yâsir’i Kûfe, Mısır, Tüster’e; Habîb b. Mesleme’yi Bingöl, Antakya, Azerbaycan, Ermenistan, Erzurum, Malatya, Şam, Tiflis’e; Eyüp Sultan’ı İstanbul’a getiren neydi, üzerine biraz düşünmemiz gerekiyor sanırım.
Bunların fetih hareketleri, valilik gibi yönetim görevleri, rıhle, ticaret, tebliğ, davet gibi hâl’den paylaşmak üzere çıkılan yolculuklar gibi zahirî birçok sebebi var tabii ki. Yaşadığımız dönemde, kendi medinelerimizde sabit duramayacağımızı, geçmişin bu hikmetli gidişleri üzerinden okuyabiliriz sanırım.
Bize dair değeri en kıymetli yolculuk olan hacca gelirsek… Hac, yolculuğun farza bürünmüş hâlidir. Aynı mekânda milyonlarca Müslüman bir araya gelir ve hepimiz aynı ibadetleri yerine getiririz. İlginç olansa gittiğim 2004 senesinden bu yana dinlediğim sayısız hac, umre hikâyesinden hiç birinin diğerine benzememesi. Herkesin hikâyesi biricik. Hepimiz için ayrı tasarlanmış, her insan için ayrı eğitim dosyası açılmış gibi bir süreç âdeta. Bunu çoğunuzun tecrübe ettiğini düşünüyorum. Hacdan dönenleri ziyaret ettiğimizde hep yepyeni bir hikâyeye dâhil oluruz. Gönlünü Yaradan’a teslim etmiş “Ey Rabb’im, kapına geldim, acizim, affedilmeyi diler, gönlüme bir ikram beklerim.” edebini taşıyanla haddini aşan, başka niyetle yola çıkan asla aynı hikâyelerin öznesi olamaz. Hacda niyetimiz, bizi yollarımıza ya taşların döşenmesine ya da güllerin serilmesine doğru götürür.
Yol ve yolculuk üzerine tarihten bugüne nice yazılar yazılmış, anlam arayışlarına girilmiştir. Derinliğini düşündükçe insanı sarıp sarmalayan yanları vardır. Niyetimiz kadar genişleyen kapılarıyla yolculuk, niyetimizi doğru temelle attığımızda cennetimiz; devam ettikçe keşfimiz, farkındalığımız, aynelyakinimiz; vardıkça hakkalyakinimiz, hakikatimizdir.