ŞİMDİ MEVSİM SONBAHAR

Seher MERİÇ

Sonbaharda doğmuş biri olarak sıcak havaları pek sevmem. Sonbahar, tabiat takvimine göre 14 Eylül’de başlar. Bir ay süren bu zamana biz “ilk güz” deriz. Daha sonra orta güz ve son güz gelir. Bu mevsimle ilgili aklıma ilk gelen, yazın sıcaklığından yorgun düşmüş yaprakların teker teker toprakla kucaklaşmasıdır. Ilık ve soğuk arası esen rüzgâr, dalda düşmeyi bekleyen sararmış yaprakları yağmur damlaları gibi düşürür. Kaldırımların kenarında sarı ve turuncu renkli kurumuş yapraklar uzanır gider. Çocukken bu yapraklara basarak bir uçtan diğer uca yürür, bastığımızda çıkan hışırtıdan büyük keyif alırdık.
Sonbahar, kışa hazırlık demektir. Hemen her evde uzun kış günleri için yiyecekler hazırlanır. Aklıma ilk gelen, bol bol erişte ve tarhananın yapılmasıdır. Annem, eriştenin hamurunu binbir emekle hazırlar, oklava ile açar; bizler de tahta bir yer sofrasının kenarına oturur, minik ellerimizle erişte hamurunu ince ince keserdik. Kesilen erişteler, kuruması için kar gibi beyaz çarşaflar üzerine serilirdi. Tarhananın yapımı ise bana her zaman daha zor gelirdi. Annem, kocaman bir kazanda tarhananın malzemelerini hazırlardı. Malzemeleri karıştırmak için kullandığı uzun ve kalın bir tahta kaşık vardı. Bugün bile evimizde bu kocaman tahta kaşık durur. Tarhana yapmanın belki de en zor bölümü, büyükçe bir tel elekten geçirmekti. Elimiz tele sürtünce azıcık acırdı, ama kuruyan tarhana hamurunu ufak parçalara ayırmanın başka türlü yolu yoktu.
Eylül ve ekim aylarında yapılan salça, turşu gibi lezzetler de unutulmamalı. Tarhana çorbası ile turşu, ne güzel yenirdi. Bir de üzerinde dumanı tüten sıcacık bir bulgur pilavı, kışa hazırlandığımız bu sarı sonbahar günlerinde içimizi ısıtırdı.
Yeşilden sarıya geçtiğimiz bu mevsimde bir diğer işimiz de ısınmayı sağlamaktı. Öncelikle geçen seneden temizlenen soba ve borular, bahçedeki odunluktan çıkarılırdı. Salonun başköşesine yerleştirilirdi. Sonraki işimiz ise kömür almak için sıraya ismimizi yazdırmaktı. O zamanlar kömür, paketli ve çuvallar içinde gelmezdi. Bir kamyon gelir, apartmanın önüne açık kömürü döker, biz de kovalarla bu kömürü kömürlüğe taşırdık. Üstümüz başımız, ellerimiz ve yüzümüz, sanki bir maden işçisi gibi kapkara olurdu. Bu iş epey zaman alırdı. Bazen komşular da yardım ederdi.
Sonbaharın gelmesiyle tüm hayvanlar da sanki bir yere kaçışırdı. Öncelikle kuşlar, gökyüzünde dans edercesine daha sıcak ülkelere doğru göçe başlardı. Bu göçü izlemekten büyük keyif alır, onların bu serüvenine katılmayı hayal ederdim. Belki de bu yüzden, yıllar sonra kuş gözlemciliği ve kuş fotoğrafçılığına merak saldım.
Sadece kuşlar değil, insanlar da yaklaşan kışa hazırlık yaparak daha çok evlerine çekilirlerdi. Okulların açılması ve hava sıcaklığının düşmesiyle sokaklar, sonbahar hüznünü daha da derinden yaşamaya başlardı. Yaz akşamları cıvıl cıvıl olan sokağımız derin bir sessizliğe bürünürdü.
Sonbaharla birlikte yazlık kıyafetler kaldırılır, kışlık kıyafetler dolaplardan çıkarılırdı. Evlerimiz o kadar büyük olmadığı için mevsimlik giysileri değiştirmek zorunda kalırdık. Annem, yazın giydiğimiz kıyafetleri yıkar, ütüler ve düzenli bir şekilde katlayarak, aralarına zeytinyağlı sabunlar yerleştirilmiş kar gibi beyaz bez bohçalara koyardı. Kışlık kıyafetler bohçalardan çıkarılıp kışlık yorgan ve battaniyelerle birlikte balkonda havalandırılırdı.
Sonbahar için “hazan ve hüzün mevsimi” dense de bence bu aylar biraz da telaş mevsimidir. Ardından gelecek kış ayları ise hayatımızın biraz yavaşladığı, beklemeyi öğrendiğimiz zamanlardır.
Eskiler, “Kaç yaşındasın?” diye sormazlarmış; onun yerine, “Kaç bahar gördün?” derlermiş. Şimdi ben de sizlere soruyorum, sevgili dostlar: “Siz kaç bahar gördünüz?” Bu günden sonra göreceğiniz tüm baharlar, bir öncekinden daha sağlıklı ve afiyet dolu olsun.