İÇİMİZDEKİ HAKİKAT VE
EDEBİYATIMIZA YANSIMALARI
Zeynep KAYSERİ UZUN
Daha önce hiç ahlaki bir ikilemde kaldınız mı? Kalkışacağınız bir eylemde ya da karşılaştığınız bir durumda tam ötekini seçecekken içinizden bir sesin sizi rahatsız ettiği oldu mu? Ya da birisi hakkında bir olay yaşandığında sizlik hiçbir konu yokken başkası adına acı çektiniz mi? Başkasının uğradığı haksızlık sizi içten içe kemirdi mi? İşte o fısıldayan sesin yırtıcı çığlığıdır vicdan. Köken itibarıyla bulmak anlama gelen vicdan, bize insanın değerli bir şeye ulaşmasını veya kaybedip aradığı yitik malına kavuşmasını çağrıştırır. İçsel keşif, ahlaki duyarlılık gibi manalara gelen vicdan, insanın her türlü eylemini denetleyen bir pusula, ilahi mekanizma gibidir. İnsanın günlük hayatta karar vermek zorunda olduğu ikilemler ve bu kararı verdiren içsel bir uyarandır. Eğer dışarının kalabalığına, gürültüsüne, ışıkların ahengine ve alkışların sesine kapılmadıysak iç sesimizin fısıltısını, yaşanan durumdan rahatsızlığını işitmemek mümkün değildir.
21. yüzyılda hayat, büyük bir döngünün içinde koştururken kucağımızda kalanlarla idare etmemiz üzerine tasarlanmış görünüyor. Hız ve haz çağı bize anları kaybettiriyor. Etrafımızda olup biteni kadrajların arkasından izleyip tükenmişlik hissederken günbegün duyarsızlaşıyoruz. Bu hâl, bir zanaat ustasının ellerinin hissizleşmesi gibi gözlerimizi ve pek tabii kalbimizi, zihnimizi nasırlaştırıyor. Duygularımız, insani meziyetlerimiz törpüleniyor. Jose Saramago Körlük eserinde “Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, gören körler mi, gören ama görmeyen körler.” olarak metaforik şekilde bu durumu açıklıyor. Çünkü görmek sadece fiziksel bir eylem değildir. Görmek, aynı zamanda ahlaki ve zihinsel bir farkındalığı gerektirir. Gören, bigâne kalamaz. Görmek içinse yavaşlamak hatta durmak gerekiyor. Savaşın ortasında ölüm kol gezerken savaş durduğunda durum değişir. Çanakkale Zaferi’nde askerlerin gündüzleri savaşırken geceleri savaş durduğunda birbirlerinin ağıtlarından, yanık türkülerinden etkilendikleri vakidir. Zaza Urushadze’nin yönetmenliğini yaptığı 2013 yılında vizyona giren Tangerines filminde savaşın ortasında dahi barış ve empatinin nasıl korunabileceği sorgulanır. Karakterler, savaşın karşıt taraflarından olan düşmanlarıyla kurdukları insani bağlarla vicdan azabını hafifletmeye çalışırlar. Savaşın getirdiği etik dilemmalar ve seçimlerle yüzleşen askerler, vicdanlarının sesini dinlerler. Bu seçimler, onların içsel çatışmalarını ve vicdan azabını derinleştirir. Askerler birbirlerinden uzakta, birbirlerine karşı şeytanlaştırılarak eğitilirken birbirleriyle tanış oldukça savaşın anlamsızlığına dair derin vicdan azabı hissederler. İnsan olmak, karşıdakinin acısıyla fiziksel ve duygusal yakınlık kurabilmeyi gerektirir. Empati ve duygulardan yoksun bir hayat ahlaki körlüğü, ruhsal tatminsizliği ve ızdırabı beraberinde getirir. Bu duyguları sulayıp yeşertmek, çiçeklendirmek mümkünken tam tersi çorak topraklara, sert kayalara çevirmek de mümkündür. İnsanların ahlaki körlüğü, onları gerçek dünyadaki sorunları ve acıları görmez hâle getirir. Bugün medyadaki algı operasyonlarına, bize göre düzenlenmiş, dışarıdan yönetilen algoritmalara kapıldıkça körlüğümüz daha da derinleşiyor. Hemen binamızın önünde yaşanan olayı kamera arkasından izlemeyi tercih ediyoruz. Oysa uzaktan veya yakından şahit olmak, bize bir sorumluluk yüklüyor. Saramago aynı eserinde “Bir insanın yapabileceği en kötü şey, başka bir insana bunu yapmaktır, onu yalnız bırakmaktır.” diye devam eder. Bu, vicdanının sesini kısma hamlesidir. İçeride sürekli susturulan yargıç, bir süre sonra artık duyulmaz olacaktır.
Vicdan konusu çağlar üstüdür. Tarihin her döneminde insanın merhameti, duyarlılığı, şefkati övülürken acımasızlığı, zalimliği, vurdumduymazlığı gibi yönleri ayıplanmış, onları iyileştirilecek reçeteler sunanlar, âlimler ve mutasavvıflar olagelmiştir. Sinop’ta doğduğu söylenen meşhur filozof Diyojen, milattan önce yaşadığı çağın eksikliklerini, insani meziyetlerdeki yoksunluklarını elindeki fenerle “gerçek bir insan” aradığını söyleyerek ifade etmiştir.
İnsanın varoluşundan bu yana pek çok şey değişmiş olsa da onur, haysiyet, vicdan, merhamet gibi kavramların insani değeri hiçbir zaman değişmemiştir. Antik Yunan filozofu Sokrates, geliştirdiği yöntemle binlerce yıl önce toplumsal sorunlar veya ahlaki ikilemler karşısında insanlara doğruyu buldurmak için vicdanının sesini duymaya ve onları açık yüreklilikle adalet için konuşturmaya çalışmıştır. Vicdan, bireyin içsel sesi, doğru ile yanlışı ayırt etme yetisi ve kişiye doğru yolu gösteren ahlaki bir pusula işlevi görür. Pek çok edebî eserde, kahramanların vicdanlarıyla yüzleşmeleri, ahlaki ikilemler karşısında verdikleri kararlar ve bu kararların sonuçları sıkça işlenmiştir. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı eseri, vicdanın korunmasını ele alan en bilinen eserlerden biridir. Romanın ana karakteri Raskolnikov, cinayetin ardından büyük bir vicdan azabı çeker. Felsefi ve vicdani sorgulamalarla dolu olan bu roman, bireyin suçuyla olan ilişkisini ve vicdanının derinliklerindeki hesaplaşmasını anlatır: “İnsan yalnızca kendisini suçlu olarak cezalandırır.” Victor Hugo’nun Sefiller adlı eserinde, Jean Valjean’ın ahlaki dönüşümü ve vicdanı önemli bir temadır. Valjean, geçmişte işlediği suçların yükünden kurtulmaya çalışırken doğruyu yapma ve başkalarına yardım etme konusunda vicdanıyla sürekli bir çatışma yaşar. Başka bir örnek, Kafka’nın Dava adlı eserinde Josef K., işlemediği bir suçtan yargılanırken sürekli vicdanıyla hesaplaşır. Kendi suçsuzluğunu sorgularken aynı zamanda toplumsal ve bürokratik sistemin ona dayattığı vicdan muhasebesi üzerinden absürt bir dünyada sıkışmış bir karakteri temsil eder. Albert Camus’nün Veba romanı, insanlığın karşı karşıya kaldığı büyük bir felaket olan veba salgını sırasında bireylerin vicdanlarını nasıl sorguladıklarını anlatır. Salgın, insanları hem fiziksel hem de ahlaki olarak sınar. Roman, bireylerin fedakârlık, sorumluluk ve suçluluk duygularıyla başa çıkma mücadelelerini işler.
Türk edebiyatında ise vicdan, dönemsel olarak farklı şekillerde ele alınır. Tanzimat Dönemi toplumun modernleşme sürecine girmesiyle birlikte vicdan kavramı, geleneksel ve modern değerler arasındaki çatışmalarda kendini gösterir. Örneğin Namık Kemal’in eserlerinde vatan sevgisi, özgürlük ve adalet duyguları vicdani sorumluluklarla birleşmiştir. Özellikle İntibah ve Vatan Yahut Silistre gibi eserlerde kahramanlar, toplumsal görevleri ve kişisel vicdanları arasında seçim yapmaya zorlanmıştır. Namık Kemal, 1873 yılında yazdığı oyun Vatan Yahut Silistre’de Osmanlı İmparatorluğu’nun Silistre Kalesi’ni savunma mücadelesini anlatır ve vatanseverliğin, kişisel çıkarların önünde tutulması gerektiğini vurgular. Karakterler, vatanlarını korumak için fedakârlık yapma sorumluluğunu vicdanlarının bir parçası olarak görürler. Bu, karakterlerin vicdanlarına göre hareket etmelerini ve kendi kişisel güvenliklerini göz ardı etmelerinin bir örneğidir. “Vatanıma olan sevgim, vicdanımın emriyle yönlendirilmiştir; vatanım için yapmadığım fedakârlık kalmadı.” Böylece vicdan, vatan uğruna adanan bir hayatta toplum adına söz sahibidir.
Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemlerindeyse daha bireyselci bir tarz ve içsel sorgulamaların başladığı görülür. Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah ve diğer eserlerinde kahramanların içsel dünyalarında yaşadıkları vicdani sorgulamalar dikkat çeker. Bu eserlerde karakterlerin bireysel arzuları ile toplumsal değerler arasındaki çatışmalarında vicdan önemli bir rol oynar. Millî Edebiyat Dönemi’ndeyse özellikle vatan sevgisi ve millî kimlik vurgulanırken vicdan kavramı bireyin topluma karşı sorumluluğu üzerinden işlenir. Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp gibi yazarlar, kahramanlarının vicdani sorumluluklarını millet ve vatan sevgisi çerçevesinde değerlendirirler. Aslında edebiyat bu dönemlerde vatanı bir arada tutmak, toplumu bilinçlendirmek gibi bir vazife görür. Yine bu dönemde Mehmet Akif Ersoy Safahat adlı eserinde toplumun sorunlarına duyarlı bir şekilde yaklaşarak vicdanı, bireysel ve toplumsal sorumluluk ile ilişkilendirir. İslam’ın değerlerini ve insanın vicdanını sorgulayan şiirleriyle ön plana çıkar.
Cumhuriyet Dönemi yazarları da vicdan kavramını hem bireysel hem toplumsal düzeyde işler. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan adlı eserlerinde, bireyin kendi iç dünyası ve toplumsal baskılar karşısında vicdanıyla hesaplaşması ön plandadır. Aynı şekilde Yaşar Kemal’in eserlerinde, özellikle İnce Memed’de vicdan, adalet arayışı ve toplumsal eşitsizliklere karşı bir başkaldırı aracı olarak kullanılır. “İnsan insana zulmeder mi? Vicdanı yok mudur bu zalimlerin? Ben vicdanımın sesini dinledim, bana zulmetmeyi değil, karşı koymayı emretti.” diyerek Memed’in zalimlere karşı mücadele etmesinin vicdanının bir sonucu olduğunu söyler. Edebiyatımızın zarif kalemi Cahit Zarifoğlu’nun eserlerinde ise tasavvuf etkisi belirgindir. Tasavvuf, vicdanın derinliğini ve insanın ruhsal yolculuğunu önemli ölçüde etkiler. Zarifoğlu, tasavvufi öğretilerle vicdanın insanın içsel hayatındaki önemini vurgular. Bu bağlamda, ruhsal arınma ve içsel huzur, vicdanın sesi olarak ön plana çıkar.
Günümüz edebiyatına gelindiğinde vicdan kavramı, daha çok toplumsal ve politik bağlamlarda işlenir. İsmet Özel, bireyin toplum içindeki konumu, özgürlüğü ve sorumlulukları üzerine ve vicdanın toplumsal bir mesele hâline gelmesine vurgu yapar. Vicdanı derin bir felsefi sorgulama ve edebî bir zenginlik içinde ele alarak okuyucularına insanın iç dünyasını, ahlaki sorumluluklarını ve toplumsal ilişkilerini sorgulatır. Vicdan, onun eserlerinde hem bireysel hem de toplumsal bir mesele olarak öne çıkar ve insanın anlam arayışında önemli bir yer tutar.
Sosyal hayatın temellerini oluşturan vicdan konusu, edebiyatın da önemli bir temasıdır. Sayılanlar dışında daha pek çok eserde ana tema olarak karşımıza çıkar. İnsana doğru ve yanlış arasına keskin bir çizgi çeken hakikatten bir cüzdür. Son olarak çocuk edebiyatının usta kalemi Michael Ende’den bir alıntı ile yazıyı noktalayalım: “Gerçek zenginlik, vicdanın huzuru ve başkalarına yardım etme yeteneğidir.”