ÇOCUK SÖZCÜKLERİNDEN
Ağır Cümleler
Kefernahum / Capharnaum / Kaos
İshak KOÇ
Savaştan en çok çocuklar zarar görür. Bu ifade, her ne kadar istatiksel verilerle desteklenmese de savaşları hazırlayanlar ve yürütenler ne yaparlarsa yapsınlar savaşın çocuklara büyük zarar verdiği gerçeğini değiştiremezler. Savaştan herkes ve her şey zarar görür. Dileyen dilediği kadar “Bu benim savaşım değil!” diye haykırsın, atılan bir bomba gelir muhatabını bulur. Fakirlik, yoksulluk, kimsesizlik gelir muhatabını bulur. Çok uzaklardan fırlatılmış bir füze parçası gelir çocukları bulur. Tüfek icat olununca mertlik bozulur ya, balistik füze, savaş jeti, bilumum konvansiyonel silahlar icat olunca neyin bozulduğunun artık ne önemi ne sorgusu söz konusudur.
Dünyanın bazı bölgelerinde çocuklar bombaların gölgesi altında yaşar. Diğer bir kısmı yani savaş ya da bomba görmeyenlerin şanslı olduğunu söylemek hayli güçtür. Onların nasibine de açlık, yoksulluk, yoksunluk, istismar ve sair ağır sınanışlar düşer. Bu açıdan bakınca cılız omuzlara yüklenen çocuk işçilik, eğitim öğretim eksiği, gelişim dönemlerini sağlıklı geçirememek gibi sorunlar çok daha hafif görünür. Gerçeklik, fazlaca çeşitlendirilebilir biçimde asgari ihtiyaçları karşılayamamak; yiyecek, içecek, barınaktan yoksunluk ve hatta yurtsuzluk, öksüzlük, sahipsizlik olarak kendini gösterir. Yahut da görmek istemeyen gözlerini ustaca kapatır; okumaz, izlemez, duyumsamaz, nihayet umursamaz. Tıpkı çoğunluğun uzun süredir Filistin’de, Gazze’de, Beyrut’ta ve birçok kentte yaşananlara karşı iradi ya da çaresiz tavrı gibi…
Nadine Labaki’nin yönettiği, Lübnan yapımı, 2018 çıkışlı drama filmi Kefernahum, Beyrut’un arka sokaklarında hayatı erken yaşta anlamak zorunda bırakılan çocukları perdeye taşır. Filmin senaristi ve yönetmeni, oluşturduğu konsepti, “Günün sonunda, çocuklar; çatışmalarımız, savaşlarımız, sistemlerimiz, aptalca kararlarımız ve hükümetler için çok yüksek bir bedel ödüyorlar. Sorun hakkında konuşma ihtiyacını hissettim ve düşündüm ki eğer bu çocuklar konuşabilseydi ya da kendilerini ifade edebilselerdi, ne derlerdi? Onları görmezden gelen bu topluma, bize ne söylerlerdi?” diye anlatır. Ana kaygısı da yine kendi beyanından, “Ben acı çeken çocukların sözcülüğünü yapıyorum…” şeklindedir. Filmin hazırlık aşamasında üç yıl kadar Beyrut’un gecekondu mahallelerinde dolanır ve her biri gerçek yaşamında senaryoyla örtüşen hayat standartlarına sahip oyuncular bulur. Nihayet ortaya The Platform (2019, İspanya) kadar sarsıcı ya da Parazit (2019, Güney Kore) kadar etkileyici, âdeta vicdandan yana nasibi olan insanların yüzünde patlayan bir Kaos / Kefernahum çıkar.
Filmi omuzlarında taşıyan başrol oyuncusu Zain el-Hac (Zain al-Rafeea) gerçekte de Lübnan’a savaş dolayısıyla Dera’dan göçen bir ailedendir. Zain’in annesini oynayan Suad (Kavser el-Haddad) yine Suriye göçmeni on altı çocuklu yoksul bir ailenin annesidir. Rahil (Yordanos Shiferaw) ise filmin gösterime girmesinden hemen sonra gözaltına alınan Habeşistanlı bir mültecidir. Mekânlar da yardımcı oyuncular da sokaktan seçilir. Mahkeme ve cezaevi sekansları dışında her bir mekân, ayrı bir kurguya mahal vermeyecek kadar gerçek hayattandır. Dolayısıyla Kefernahum, belgesel diye nitelenecek kadar gerçeğe yaklaşır.
Zain el-Haj… Yaşı, umarsız bir doktor tarafından dişlerine bakılarak tespit edilir. Tabiri caizse kurbanlıklar gibi… Çocuğun hiç süt dişi kalmadığına göre on iki-on üç yaşlarında olmalıdır. Ya da kaç yaşında olduğunu ne önemi vardır? Kardeşi, yaşına bakılmaksızın ölür mesela. Öyleyse, bilinmesi gerekenler arasında en lüzumsuz olanı yaştır. Onların kimlik belgeleri yoktur. Belki doğum belgeleri de yoktur, kayıt yoktur, kâğıt yoktur. Bir köşede ölüp gitseler sorgulayan, evden kaçtıklarında arayan, dönmediklerinde kuşkulanan, kirli işlere, kötü ilişkilere daldıklarında kurtaran yoktur.
Kefernahum, daha introsunda ellerinde tahtadan tüfeklerle çocukların savaş oyununu, sonra tekinsiz sokakları, sonra da onlar için çoktan standart hâle getirilmiş yaşamı gösterir. Arada sırada savaş uçaklarının, helikopterlerin havalandığı, kaotik bir hayat standardı, savaşsız zamanlarda pek de farklı görünmez. Beyrut’tur. Feyruz’un “Külden bir zafer Beyrut’un olsun / Eller üstünde taşınan çocuğun kanından bir zafer…” diye söylediği şehir. (“Li Beyrut”, Rodrigo’nun gitar konçertosu üzerine yazılmış sözlerden oluşan Feyruz şarkısı.) Ki Beyrut, üstüne bombalar yağmadan da bir savaş kalıntısının en iyi canlandırıldığı, bir barış zorunluluğunun en doğal hiçe sayıldığı, yetmiş yedi milletten insanın herhangi bir milliyet sorgulamadığı, öyle kozmopolit, öyle güzel, öyle kaotik; Orta Doğu’nun ve yakın güneyin Paris’idir. Paris de nerden çıktı diye soranlar için denebilir ki sadece sinematik açıdan değil gerçekte de Paris; filmlerin iyi adamı, esas oğlanı, kahramanı gibi lanse edilir. Öyleyse Doğu’nun kadim şehirlerine kötü adam rolleri dağıtıldığı da bilinmelidir.
Can acıtan gerçeklik içinde Zain, şehrin köşelerine sürüklenirken bir otobüste Hamam Böceği Adam’la karşılaşır. Böyle bir rastlantı, çocuğa ilginç gelir; normal şartlarda Örümcek Adam’la falan karşılaşması gerekir. Ona Örümcek Adam’la alakasını sorar. Hamam Böceği Adam da Örümcek Adam’ın kuzeni olduğunu söyler. Nadine Labaki, herhâlde senaryonun bu kısmını salt metafor olsun diye yazmamış olmalıdır. Buna yalın gerçek dense kim itiraz edebilir? İnsanların bir kısmı Örümcek Adam gibi fantastik ya da fantastikleştirilmiş kahramanların ardına düşer. Hatta bazıları Örümcek Adam kifayetini bizzat kendisi yaşamayı dener, kahraman olur. Hani kostüm giymekle, öyle görünmekle kahraman olduğu varsayılır. Zira hiç kimse kahraman nedir, neyin nesidir diye sorgulamaz. Bir kısım insan da zorunlu olarak hamamböceği gibi yaşamaya sürüklenir. İçine itildiği, içinde yaşadığı, içine düştüğü mezbeleliği anlasa ne fark eder? Gregor Samsa gibi bir sabah ansızın uyandığı durumdan çıkacak kudreti bulamaz. (Bkz. Franz Kafka, “Dönüşüm”) Belki de Nadine Labaki, film içinde bu küçük örnekle Kafka’yı ve onun Gregor Samsa’sını selamlamak ister.
Hamam Böceği Adam şoföre seslenip otobüsten iner. Onun sokaklar arasında hızlıca kayboluşunu izleyen Zain de iner, peşine düşer. Arar, tarar, hiçbir yerde bulamaz. Hamam böceği, öyle arandığında bulunacak bir mahluk değildir. Ansızın görünür, görüntüsü dahi rahatsız edicidir, insan tarafından imha edilmemişse aniden kayboluverir. Hem zaten hayatın kenarına itilmiş her birey görünmez değil midir?
Örümcek Adam popülerdir, kahramandır, ilgi uyandırır, iyidir vs... Hamam Böceği ise tiksinç, ürkünç, itici göründüğü için kötü diye mi tanımlanmalıdır? Sonuçta her ikisi de haşerattandır ama birinden biri tercih edilecekse örümcek olan süper kahraman, fantastik, masalsı gösterilir. Oysa normal boyutlarda bir örümcekle karşılaşan çocuğun tepkisi, hamam böceğiyle karşılaştığından pek de farklı olmaz. Binaenaleyh filmlerin jön karakteri o kadar iyi, kötü adam rolü biçilen de o kadar kötü değildir. Sonuçta her aktör kendisi için yazılan senaryoyu oynar. Yalnız jön, esas oğlan, başrol oyuncusu, örümcek iyi diye pazarlanır. Hani bir görünür bir kaybolur, esrarlı mağrurdur, bağlayıcıdır da işte yaşamsal anlamda toplum dışına itilmiş, merak uyandıran mafyatik ilişkilere bulaşmış, kirli işlerin adamıdır. İzleyicide, özellikle çocuklarda o türden işlere yönelik ilgi, merak seviyesini hayli aşar ve hemen her toplumda illegal işler üstlenir hâle gelen, ailesinin sahip çıkamadığı ya da doğrudan aileden öğrendiği hayatı yaşayanlara rastlanır. Diğer yandan antikahraman karakterler hemen her toplum için can sıkıcıdır, klasikleşmiş anlayışa da ters düşer. Belki bu durum kurulu düzeni aşırı kutsamaktan kaynaklanır. Örneğin şimdiki zamanın popüler bir dizi repliğinde “Sonunu düşünen kahraman olamaz!” cümlesiyle idealize edilen kahramanlık mütekâmil bir kişiliği değil, patavatsızlığı imler. Ancak zihinlerdeki kahraman imgesi kusursuzdur. “Akıl, bir işin sonunu düşünmektir” diye söyleyen kişi şüphesiz haklıdır. Minicik bedenlere bile dar gelen bu dünyada kahraman olmak gerekmez. Her daim acemiliği çekilen hayat için kahramanlık idealize edilmez.
Zain’e “Beni dünyaya getirdikleri için anne babamdan şikâyetçiyim.” diye söyleten yönetmen, her ne kadar oryantalist bir bakışla “Bakmayacaksanız yapmayın.” yanılgısını paylaşsa da hamam böceği olarak imlediği karakteri kötü adam şeklinde pazarlamaz. İradi ve sıradanlaşmış bir kötülükle alakası yoktur çünkü o karakterlerin; bir tanım gerekliyse her biri kurbandır. Mahkûmlar için kullanılan “kader kurbanı” terkibiyle de ilişkilendirilemez, doğrudan kurbandır. Sosyal, siyasal, ekonomik ve daha çok kapitalist döngü içinde vahşileşen insan yaşamı, tıpkı bir belgesel gibi aşırı gerçekçi görünür. Serengeti düzlüklerinde birkaç aslanın masum bir ceylanı parçalayışını belgesel niyetine izleyip keyiflenebilen insan, muhtemelen kendi türünün örneklerine karşı doğrudan vahşileşmezse hiç yoktan duyarsızlaşır. İşte hemen burnunun dibinde soykırıma uğrayan çocukları, kadınları, toprağını terk etmedikleri için bombalanan insanları seyredip “Kahrolsun bazı şeyler.” deyiverince iyi hisseder. İyi hissetmek neyi değiştirir ki? Gazze’nin ve Beyrut’un çocukları hâlâ ölmekte, dünya hazin hazin dönmektedir.
Orijinal İsmi:
Capharnaum
Vizyon Tarihi:
20 Eylül 2018
Süre:
120 dk
Tür:
Dram
Yönetmen:
Nadine Labaki
Senarist:
Nadine Labaki, Jihad Hojeily
Yapım:
2018 -Lübnan,Fransa