NAAT GELENEĞİ VE “ÖTEKİ NAATLAR”

Nagihan AYDIN

Nola tacım gibi başımda götürsem daim

Kadem-i nakşını/resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rusûlün

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir

Ahmedî durma yüzün sür kademine o gülün

Sultan I. Ahmed Han

Naat geleneğimiz

Kalemin sevgi ve samimiyetle gönendiği nazım türüdür naatlar. Peygamberliğin ilk yıllarından bu yana Peygamber sevgisiyle meşke gelir nice gönüller. Her biri kaynağından bulaşan efsunlu kokusuyla mest eder değdiği kalpleri. Şairler, bütün şiirlerinden farklı olarak en kalbî duygularını kâğıda nakşeder bu şiirlerde. Yazan ve okuyan için sadece yazılış amacını hatırlatan yalın köprü, hiçbir dünya menfaati gözetilmeden yazılmış harika bir üslup ve sanat şölenidir.

Arapça kökenli bir kelime olan naat, edebiyat alanında karşıladığı anlam olarak bir şeyin niteliklerini övme olarak tanımlanır. Türk edebiyatında kullanıldığı mahiyetinde ise yine aynı anlamının yanında, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) özelliklerini överek ondan şefaat dilemek amacıyla yazılmış manzum eserleri de ifade eder. (Emine Yeniterzi, Dîvân Şiirinde Na’t, Ankara 1993, s.345.) Övgünün tabiatında, sarf edilen sözler ile övülen kimsenin yüceltilmesi vardır. Fakat şairler, naatlarda Peygamber’i yüceltmek yerine onu zikrederek kendi sözlerini yücelttiklerinin bilinciyle hareket eder, eserde Hz. Muhammed’in (s.a.s.) zikriyle sözün değerinin artacağına inanırlar. Edebiyatımızda bu tür eserler Peygamber Efendimize duyulan sevgi ve saygının tezahürü olarak oluşturulmuştur. Bu geleneğe uygun Arap, İran ve Türk edebiyatında sayısız naatlara rastlamak mümkündür.

Naat geleneğinde ilk yazılı metinler, Peygamberimiz döneminde verilmiştir. Arap edebiyatında seçkin eserler olarak da yerini alacak olan bu naatlar, bulunduğu zaman diliminde içeriği ve edebî yönüyle de büyük beğeni toplamıştı. Bu naatların başında şüphesiz Peygamberimiz henüz hayattayken ismini duyurmuş, Ka’b bin Züheyr tarafından kaleme alınan “Kasidetü’l- Bürde” geliyor. Dikkat çeken hikâyesi ile de oldukça yankı uyandıran bu beyitler, aslında Ka’b bin Züheyr’in hayatını kurtarmıştı. Ka’b, Mekke’nin fethinde kardeşiyle birlikte şehir dışına kaçmış, şehrin durumunu merak edip kardeşi Büceyr’i bilgi toplamak üzere geri göndermişti. Şehre vardığında Hz. Peygamber’i (s.a.s.) tanıyan ve Müslüman olan Büceyr’i şiirle hicvetmiş, bunun neticesinde yanlış davranışının doğuracağı tehlikelerden dolayı kaçmaya başlamıştı. Kardeşinin verdiği tavsiyelerle bu durumdan kaçarak değil Hz. Peygamber’in affına sığınmakla kurtulacağını anlamış ve “Bânet Sü’âd” ile başlayan kasidesini yazmıştı. (TDV İslam Ansiklopedisi, Kasidetü’l- Bürde md.) Ka’b bin Züheyr’in yazdığı kasideyle kurtulması, Hz. Peygamber’in affına ve beğenisine mazhar olması, sonraki dönemlerde yazılacak naatların müellifleri için de ümit kaynağı olmuştu. Zira naatların en önemli yazılış sebeplerinden biri de ahirette Peygamber’in şefaatiyle müjdelenmekti.

İslamiyet öncesi ve sonrasında seçkin şiirleriyle tanınan Hassan bin Sabit naat geleneğinde şiirler veren bir diğer şairdi. Hassan bin Sabit şiirlerinde Peygamberimizin üstün özelliklerinden ve Peygamberimizle ilgili çeşitli konulardan bahsediyordu:

“Senden iyisini gözlerim görmedi asla,

Senden güzelini doğurmadı hiçbir ana,

Her ayıp ve kusurdan pak yaratıldın,

Sanki sen dilediğin gibi yaratıldın.”

Hz Peygamberimiz, Hassan bin Sabit’in şiirlerini çok beğenirdi. Bu beğeni ve takdirini, “Allah’ım Hassan’ı Ruhulkudüs ile teyit et.”(Buhari, İlim, 68.) diye Rabbine seslendiği bir duası ile dile getirmişti. Karşılıklı sevgi, samimiyet ve benzeri görülmeyen bu rayiha, asırlar sonrasında bile gönüllere şifa olmaya devam etmişti.

Türk edebiyatında ise naatların tarihî seyri, Türklerin İslamiyet’i kabulüyle başladı. Türk edebiyatında, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) konu edinen edebî türlerin genelinde Peygamber Efendimizin isim ve sıfatlarının yanında, doğumu, güzel ahlakı, fiziki vasıfları, ruhi ve ahlaki hususiyetleri, aile hayatı, mucizeleri, savaşları, hicreti, sahabeyle ilişkileri gibi konular yer almakta. Türk edebiyatının yapı taşları olan bazı önemli eserlerin giriş kısımlarında naat geleneğine uygun milletimizin inancını ve edebî zevkini yansıtan şiirler görmek mümkün. Bunların başında Yusuf Has Hacib’in Kutatgu Bilig, Hoca Ahmet Yesevi’nin Divanı Hikmet, Edip Ahmet Yükneki’nin kaleme aldığı Atabetül Hakayık adlı eserleri geliyor.

Türk edebiyatında naat geleneğinin ilki olarak belirtilen Yusuf Has Hacib’e ait Kutadgu Bilig adlı eserde şu beyitlere yer veriliyor:

Sevgili Peygamberi Tanrı gönderdi

Halkın seçkini, insanların en iyisi,

…

Kıyamette göster dolunay yüzünü

İlahî, o tutsun benim elimi.

(Yusuf Has Hacib, Kutatgu Bilig, Türkiye İş Bankası Yayınları, s. 25-26.)

Eserde, naat geleneğine uygun olarak Peygamberimizin üstün nitelikleri, yeryüzüne gönderiliş amacı ve nihayet ahirette şefaatini umarak yazılan kısımlar mevcuttur. Tasavvufun etkilerinin yayılmasıyla birlikte birçok mutasavvıf şair de naat türünde eser vermiştir. Klasik dönemde tasavvuf düşüncesinin tesiriyle oluşan naatların merkezinde ise varlık, bilgi ve ahlak konuları yer almıştır. Bu gelenekle yoğrulan Anadolu sahasında Mevlana’nın Farsça, Yunus Emre’nin Türkçe yazdığı naatlar, edebiyat tarihimizin en güzide köşesinde yerini almıştır.

Klasik edebiyatımızda divan ve mesnevi tarzında oluşturulan neredeyse bütün eserlerde tevhid ve münacat kısımlarının ardından naat bahsine yer verilmiştir. Klasik Türk şiiri geleneğinde ele alınan naatların kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetidir. Burada yazılan eserlerde diğer dönemlere göre yerleşik ve gelişmiş ifadelere rastlamak mümkün. Nâ’ti unvanı alarak naatlarını divanında toplayan bazı şairler de vardır. Bunlardan en önemlisi Türk edebiyatında en çok naat yazmakla meşhur olan Nazim’dir. Samimiyetten neşet edip katlanarak artan naatların edebiyatımızda yüzyıllar boyu yer bulması, şüphesiz Peygamber sevgisinin her zamanda diri olmasının sonucuydu. Ayrıca dil ve üslup bakımından naatların özelliklerinden biri de dinî bir tür olması sebebiyle metinlerde çokça Arapça ve Farsça kelimelerin yer almasıydı.

Yaşadığı dönemde Türkçe ve Farsça divan yazan şairler naat yazmayı da bırakmamıştır. Naatlar, divan edebiyatı manzum eserleri arasında oldukça önemli bir yere sahiptir. Klasik Türk edebiyatı naat geleneğimizin en kapsamlı ve ünlü olanı şüphesiz Fuzuli’nin “Su Kasidesi” dir.

Saçma ey göz, eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denlü dutuşan odlara kalmaz çâre su

…

“Su Kasidesi”, Türk edebiyatında kaside biçiminde yazılmış naatların en görkemli örneğidir. Bütün beyitlerinin sonunda redif olarak su kelimesi tekrar eden toplam 32 beyitten oluşan kaside, diğer yazılan örnekleri tarafından taklit dahi edilememiştir. Fuzuli de bütün naat yazan şairler gibi oluşturduğu kasidesinde, Peygamber Efendimize olan sevgisinden, onun üstün özelliklerinden bahsetmiş ve mahşer gününde Peygamberimizin cemalini görmeyi ve kavuşma pınarından su içmeyi niyaz etmiştir. Bunu tıpkı çorak bir çölde susuzluktan dudakları çatlayan bir yolcu gibi istemiştir.

Fuzuli’den sonra XVI. yüzyıl Osmanlı Dönemi divan ve hamse sahibi, manevi bir sanatkâr olan Taşlıcalı Yahya da naat kaleme alanlar arasında. Günümüzde insanlar tarafından aşkla okunan ve Peygamber’e duyulan güzel hislerin canlı kalmasını sağlayan naatlar yazan başka şairler de vardır. Şeyh Galip, İzzet Molla ve hac yolculuğu sırasında Medine’ye giderken:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdur bu

Nazargâh-ı İlâhîdür makâm-u Mustafadur bu

diye şiir söyleyen Nabi, bu isimlerden bazılarıdır.

Klasik şiirimizde, temelleri XIII. yüzyılda atılan ve o günden bu yana Peygamber sevgisiyle dile getirilen naatların sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Ziya Paşa, Muallim Naci, Recaizade Mahmud Ekrem, Mehmet Akif Ersoy, Sezai Karakoç, Ali Ulvi Kurucu ile devam eden bu halka, Arif Nihat Asya ve Nurullah Genç gibi güzide şahsiyetlerle devam etmiştir.

Naatların yazılış amacında dikkat çeken bir diğer husus ise Peygamber’e duyulan sevginin dile getirilme isteğidir. Müslüman bir şair için naat kaleme almak, Peygamber’e samimi duygularla yönelmenin ve duyulan sevginin manzum şekilde dile getirilmesidir. Âşık olan nasıl sevgilisi için canını feda edeceğini söylüyorsa şair de naatında Peygamberimiz için aynı hissiyatla yaklaşır. Âşıkların kavuşma isteği olan vuslat ise her naatın sonunda dile getirilir.

Öteki naatlar

Naatlar sadece edebiyatımızda sınırlı kalmadı. Batı’da Müslüman olmayan şairler de Peygamberimizi araştırıp tanıyınca içlerinde oluşan hayranlığı ve sevgiyi dile getiren şiirler yazdı. Her ne kadar naat çerçevesinde değerlendirilmese de muhteviyatı, dil ve üslubu bakımından naat formuna uygun eserler olarak kabul edilebilir. (Diyanet İlmî Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Özel Sayı, Ankara 2003, 579.) Bunların başında gelen dünyaca ünlü Alman şair Goethe (ö. 1832), 1774 yılında Hz. Peygamber’e (s.a.s.) övgü mahiyetinde “Muhammed’in Nağmesi” isimli şiirini kaleme aldı.

Bakın kaynak nasıl fışkırmakta

Kayalardan neşe ile

Nurlu yıldızlar gibi pırıl pırıl

Bulutlar üzerinde melekler

Onun gençliğini beslerdi

Fundalıklardaki kayalar arasında…

Orijinal ismi “Mahomets Gesang” şeklinde olan Goethe’nin şiiri, nehir metaforu üzerine kurulmuştur. Kayalardan fışkıran bir pınarla teşbih ettiği Hz. Peygamber’i, önüne çıkan her şeyi ve diğer kardeş pınarları da akıntısına dâhil ederek hakikate doğru yol aldığını baştan sona estetik bir ölçüde ve seçkin bir üslupla anlatmıştır. (Murat Ak, Şair ve Peygamber, Ketebe, s. 19.) Hz. Peygamberimize (s.a.s.) hayranlığını terennüm ettiği şiirinde Goethe, onunla birlikte yol alanları kurtuluşa erdireceğini ve hakikat yolunda yılmadan gideceğini de belirtmiştir. Şiirin genel anlamda naatların içerdiği muhteviyatla örtüştüğünü görüyoruz. Zira Goethe de diğer şairlerin şiirlerinde olduğu gibi Peygamber’in üstün özellikleri ve güzel ahlakından, ona sevgiyle bağlılık gösterenlerin de Yaradan’a en güzel şekilde ulaşacağı ümidinden bahsetmiştir.

Yine Alman asıllı Rainer Maria Rilke de (ö.1926), Goethe gibi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) hayranlığını, eserleriyle ortaya koyan şairler arasındadır. Çıktığı Afrika seyahati sırasında çeşitli topluluklar ile tanışan Rilke, Müslümanlardan oldukça etkilenmiştir. Arapça öğrendiği ve okuduğu Kur’an-ı Kerim’e derin hayranlık beslediği bilinmektedir. Bunun neticesinde Peygamberimize yazdığı o muhteşem şiir ortaya çıkmıştır. Rilke, “Muhammedin Yakarışı (Beratı)” adlı şiirinde ilk vahyin geliş şeklini anlatıyor. (Rainer Maria Rilke, Seçilmiş Şiirler ve Duino Ağıtları, İstanbul 2013, s.102.)

Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ilişkin naat literatürünün sadece İslam coğrafyasıyla sınırlı kalmadığının bir diğer ispatı olan Rus yazar Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in, “Kur’an’ın Tesiri Altında” başlığıyla kaleme aldığı şiiri de burada zikredebiliriz:

Bir bahara kavuşturmak için ruhumu

Yalınayak dolaştım çöllerde

Kalbim kızgın güneşte kavruldu.

Ah! Altı kanatlı bir melekti beni bekleyen

İki yolun buluştuğu o yerde.

Gece gelen bir düş gibi, yumuşacıktı

Dokunuşu parmaklarının alnıma

Kaldırdı gözümün perdelerini

Bir kartalın korkuyla açılan gözleri gibi.

Kulaklarıma dokundu. Sesler, şarkılar doldular:

Neler değildi ki duyduklarım:

Göklerin ürperişi; denizaltında canavarların

Yüzüşü, cennette meleklerin kanat çırpışı

Uzak bir ağaçta dalların büyüyüşü…

Puşkin, hayatını anlamlandırma adına çıktığı yolculukta, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatıyla tanışıp aradığı hakiki anlamı bulduğunu ifade ediyor. Şiirin sonunda anlaşılacağı üzere manen artık ölümün dahi gelmesine hazır olduğunu ifade etmiştir. Puşkin’i takip eden bu halkada Dostoyevski ve Lermontov’ın da yerini aldığını görüyoruz. Öyle ki Peygamberimiz için şiir yazmanın, adı geçen ünlü yazarların ruhlarında huzura vesile olduğu ifadelerine rastlıyoruz.

Hepimizin, eserlerinden yakinen tanıdığı ünlü Fransız yazar Victor Hugo da Peygamberimizi araştıran ve ona övgü dolu şiir yazanlardan biriydi. Yüzyılların Efsanesi adlı eserinde Allah, İslam, Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ve Sevgili Peygamberimiz için yazdığı şiirlere yer verdiği biliniyor. Baştan sona büyük bir hayranlığı teneffüs ettiğimiz şiirinde, Peygamberimizin fiziksel özelliklerinin anlatıldığına şahit oluyoruz:

…

Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi

Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi

Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.

Naatların ortak özelliği olan lirizmi, onun şiirinde de görmek mümkün. Şiirindeki bir diğer özellik ise Peygamber Efendimizin üstün ahlakı ve sünnetine yer vermesiydi:

…

Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi

Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi

Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı

Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.

Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı

Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

Victor Hugo’nun, Peygamberimiz için yazmış olduğu şiirinde yer alan detaylar, içerik ve anlatılan hikâyesiyle Müslüman oluşunun konuşulmasına sebep olduğu biliniyor.

Peygamber Efendimizin yeryüzünü teşrifiyle sevgisi bütün kâinatı kuşatmıştır. Her dönem özlemle mest olan gönüllerden dökülen dizeler, yazanı ve okuyanı merkezde tutan canlı bir güç olmaya devam etmiştir. Sonsuza kadar kesilmeyecek olan sevgi ve samimiyet membaından nasiplenmemiz niyazıyla...

Gel, Ey Muhammed, bahardır.

Dudaklar ardında saklı

Âminlerimiz vardır! …

Hacdan döner gibi gel;

Miraç’tan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!

Arif Nihat Asya, Naat