MUHAMMED İKBAL
SESİ HER DÖNEMDE GÜR YANKILANAN BİR DÜŞÜNÜR

Enbiya YILDIRIM

Ümmetin dertlerini kendi derdi edinen ve başta yaşamış olduğu coğrafya olmak üzere Müslümanların sorunlarına çözüm üretmek azminde olan düşünürlere baktığımızda, meseleleri etraflıca değerlendirdiklerini ve bizlere yeni ufuklar açtıklarını görürüz. Bu nedenle dile getirdikleri düşünceler kendi zamanlarıyla kayıtlı kalmaz, sonraki kuşaklar tarafından da değerli bulunur. Bu insanlar için ülkeler arasındaki sınırlar da kalkar ve her yerde saygı görürler. Büyük İslam mütefekkiri İkbal de işte böyle biriydi.

1877 yılında Hindistan’ın (bugünkü Pakistan’ın) Siyalkut şehrinde dünyaya geldi. Sufi babası ile annesi onun şahsiyetinin şekillenmesinde, dinî hassasiyet sahibi olmasında çok etkili oldu. Çocukluk döneminde geleneğe uygun olarak Kur’an okumayı öğrendi. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde tamamladıktan sonra da Lahor’da felsefe ve hukuk ağırlıklı lise eğitimi gördü. Hayatının buraya kadarki bölümünde, ilminden ve manevi irşadından çok etkilendiği Kur’an âlimi ve muhaddis Mevlevi Mir Hasan, zihin dünyasını şekillendirecek, cevherindeki şiir kabiliyetini ortaya çıkaracak olan üstadıdır. Bu dönemlerde tabiatı, insanı ve Hindistan’ı ele alan şiirleri nedeniyle vatansever bir şair olarak Müslümanlar da dâhil olmak üzere Hintlilerin geneli arasında ilgi görecektir.

İkbal, kendisindeki cevheri fark eden lisedeki hocası Thomas Arnold’un yönlendirmesiyle Cambridge’de felsefe eğitimi aldı. Bu esnada çeşitli İslami konularda bir dizi konferans verdi. Sonra Münih’e geçti ve felsefe doktorası yaptı. Ardından Lahor’a dönerek iki yıl kadar öğretmenlik, bir taraftan da 1934’e kadar devam ettirdiği avukatlık mesleğini icra etti. Kendisine türlü türlü imkânlar sunulmasına rağmen neden Batı’dan döndüğünü şöyle açıklamıştır: “İngilizlerin hizmetinde iş yapmak güçtür. Gönlümde milletime söylemek istediğim bir hayli söz vardır. İngiliz devletinin hizmetinde bulunurken bunları rahatlıkla söyleyemem. Artık özgür bir insanım ve istediğim zaman söyleyebileceğim. Böylelikle gönlüme saplanmış bu dikeni çıkarmış olacağım.”

İslami hassasiyetle yetişmek yanında dünyayı tanımış ve İslam dünyasının durumunu görmüş olan İkbal, Müslümanların silkelenip ayağa kalkması için sivil faaliyetlere odaklandı. Bu amaçla İslam düşüncesinin ihyasına yönelik farklı üniversitelerde pek çok konferans verdi. Bunun yanında Pencap Yasama Konseyi üyeliğinde bulundu. Hindistan Müslüman Âlimler Birliğinin toplantısına başkanlık etti. Onun, bu toplantının açılışında yaptığı konuşmasındaki düşünceler Pakistan devletinin kuruluşu yönündeki ilk ciddi adım olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla İkbal, Hindistan’daki Müslümanların bağımsızlık mücadelesini ilk kez dile getiren kişidir. Sonrasında, Milletlerarası İslam Konseyinde de başkan yardımcılığını üstlenecektir.

Haklı şöhreti ve çabası nedeniyle Londra’da düzenlenen Hindistan halkına sınırlı yönetim hakkı verilmesi toplantılarına davet edildi. Orada Muhammed Ali Cinnah ile yakın irtibat içerisinde oldu. Bu toplantıların dönüşlerinde İtalya, Mısır, Filistin, Paris ziyaretleri gerçekleşti. Kurtuba Camii’ni ziyarette güçlükle alabildiği izin sonrasında kıldığı namaz, hayatı boyunca unutamadığı hatırasıdır ve buna dair “Mescid-i Kurtuba” şiirini yazmıştır. İtalya’da Mussolini ile görüşmüş ve ondan Kuzey Afrika Müslümanlarına iyi davranmalarını rica etmiştir. Kâbil’e de giderek Afganistan’ın idari yapılanmasının düzenlenmesinde katkılarda bulunmuştur.

1934 yılında gırtlak kanserine yakalanarak sesini kaybetti. Sonrasında gözleri de iyice zayıfladı. Maddi sıkıntılar da yaşamaya başladı. Buna rağmen İslam âleminin meseleleri ve geleceği onun her zamanki önceliği olmaya devam etti. 1937’de Hindistan Müslümanlarının lideri olarak gördüğü Cinnah’a Hindistan Müslümanlarının bağımsızlığı ve güvenliği hususundaki görüşlerini içeren bir mektup yazdı. Pakistan’ın bağımsızlığını hazırlayan en öndeki insan olmasına rağmen bunun gerçekleştiğini göremeden 1938’de vefat etti ve Lahor’da defnedildi.

Eserleri

Urduca, Farsça ve İngilizce yazan İkbal’in manzum ve mensur tarzında on beş kitabı vardır. Şaheseri olan Cavidname ile İslam’da Dinî Düşüncenin Yeniden Doğuşu öne çıkan kitaplarıdır.

Yenilenme ihtiyacı

İkbal, Müslümanların silkinip ayağa kalkmalarının kendi değerleri üzerinde olacağını gördüğünden her alanda bir yenilenmeyi öngörmüştür. Bu tüm ilim dallarında olduğu gibi dinî ilimlerde de söz konusudur. Dolayısıyla Müslümanlar, kendi çağlarına uygun bir yorumla Müslümanların önünü açmak ve sorunlarına çözüm bulmak zorundadırlar. Bu da ancak geçmişten kopmadan yenilenmekten geçer. O nedenle İkbal, içtihadı çok önemsemiştir.

Bu görüşünü şöyle dile getirir: “Kur’an-ı Kerim ve geniş hadis usullerine dayanarak fukahanın zaman zaman getirdiği deliller, belli zamanlar için gerçekten uygun ve uygulanabilirdi. Ancak günümüzün ihtiyaçlarına yeterince cevap vermemektedir… Mevcut yaşam şartları üzerinde dikkatlice düşünülürse nasıl ki dinî usulleri teyit için yeni bir kelam ilmine ihtiyacımız varsa aynı şekilde İslam hukukunun modern tefsiri için de çok büyük bir fakihe ihtiyacımız vardır. Bu fakih, kabul edilmiş delillere dayanarak İslam hukukunu hem yeni bir tarzda tertip edip yazacak hem de hayal gücüyle günümüzün medeni gereklerinin mümkün olan bütün şekillerini kuşatacak şekilde o usulleri genişletecek bir akli salahiyete ve hayal gücüne sahip biri olmalıdır. Bildiğim kadarıyla bugüne kadar İslam dünyasında böyle yüksek akıl sahibi bir hukukçu dünyaya gelmemiştir. Nitekim bu işin önemine dikkat edilecek olursa bunun birden fazla aklın işi olduğu anlaşılır.”

İslam dünyasının birlikteliği

Osmanlının yıkılıp parçalanışını, yaşamış olduğu coğrafyadaki etnik kimliklerin çeşitliliğini, dünya üzerindeki milletlerin sorunlarını ve Batı’daki ulus devlet düşüncesini tahlil eden İkbal, milliyeti asla inkâr etmeden ancak her şeyin merkezine onu da almadan İslam’ın ortaya koyduğu kardeşlik ülküsü etrafında kenetlenmek gerektiğine inanmıştı. Dolayısıyla güç birliği oluşturmak ve İslam dünyasının dağınıklığına son vermek için dinimizin öğretileri etrafında tüm etnik yapılanmaları bir araya getirmek gerekiyordu. Bu yapılabilirse yeryüzü Müslümanları özlenen kalkınmayı ve ilerlemeyi gerçekleştirebilecekti. Buna “ümmetçi bakış” demek hakikatin tespiti olacaktır.

Şu sözleri harika bir tespittir: “Müslümanların tarihinden aldığım bir tek ders var: Tarihlerinin kritik zamanlarında Müslümanları kurtaran İslam olmuştur; tersi değil. Eğer bugün nazarınızı İslam üzerine yoğunlaştırır ve ondaki hayat verici fikirlerden ilham almaya çalışırsanız dağılmış olan kuvvetinizi yeniden toplayacak, kaybettiğiniz kudreti geri bulacak ve böylelikle kendinizi topyekûn bir yok oluştan kurtaracaksınız.”

Müslüman toplumun yeniden ihyası

Müslümanlar için en büyük tehlikeyi ruh tutsaklığı, manevi çözülme ve çürüme olarak gören İkbal bir yol haritası çizer. Buna göre:

1. Sosyal hayat, Allah’ın birliği ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği gibi iki zorunlu esas üzerine kurulmalıdır. Peygamberlik meselesini ikinci konumda görenlere “insanlığın fiziki ve akli tekâmülündeki iki yönü birleştirir.” diyerek karşı çıkar.

Hz. Peygamber’i andığında gözyaşları dökülen ve Hicaz’da ölmeyi arzulayan İkbal, çok sevdiği Allah Resulü (s.a.s.) için şöyle der: “Bugünlerde Hz. Peygamber’in vizyonuna sahip olmak büyük bir takdire layıktır. İnancım odur ki Hz. Peygamber sağdır ve bugün insanlar ashabın faydalandığı gibi aynı şekilde onun dostluğundan yararlanmalıdır. İslam’ın kurucusu açıkça şahsiyetini ortaya koymuştur. Gerçekten o tarihî bir şahsiyettir. En ince detayına kadar bütün hayatı kaydedilmiştir. O, tarihin ortasında doğmuştur. Hz. Peygamber’in fiillerinin içsel nedenlerini iyice anlamalıyız. Onun zihnini canlı bir psikolojik tahlile tabi tutmalıyız.”

İkbal, Allah’ın Kitabı ile Nebisini rehber edinmesini istediği Müslümanın nasıl olması gerektiğini hac ve umreden gelenler bağlamında çok güzel vasfeder:

Hicaz’dan hurmalar getirdiniz,

Seccadeler getirdiniz,

Peki, Hz. Ebubekir’in bağlılığını,

Hz. Ömer’in adaletini,

Hz. Osman’ın hayâsını,

Hz. Ali’nin şecaatini getirdiniz mi?

2. Kur’an’ın tarif ettiği mümin, pasif değil son derece aktif bir insandır. İlk nesiller, ayetlerin mesajını son derece iyi anlamıştır. Ancak sonraki süreçlerde bu dinamizm zayıflamış, Yunan felsefesi Müslüman düşünürlerin bakışlarını genişletmişse de Kur’an’a yönelik nazarlarını muğlaklaştırmıştır. Bu bağlamda İkbal, (başlangıçta meylettiği) vahdet-i vücud düşüncesini benimseyen sufileri çok eleştirmiştir. Ona göre bu düşünce ataleti getirmiştir. “Daha tez ol, vuruşun daha sert olsun, yoksa iki âlemde bedbaht olursun.” diyerek irade, güç gibi kavramlara ağırlık vermiştir. Teslimiyetçi kader anlayışının karşısında durmuştur. Özgürce karar veren ve kararını gerçekleştirebilen insan fikrini savunmuştur. Zira onun için din, hem duygu hem doktrin hem de faaliyettir.

3. Batı’da ortaya çıkan emperyalizm ve sosyalizmin her ikisi de Allah’ı tanımaz ve insanı aldatır. Bu nedenle Müslümanları özellikle Batı hayranlığından ve kötü taklitçiliğinden korumak gerekir. Elbette Batı’da ilim ve fen ilerlemiştir ancak bunların gelişmesine Müslümanların katkıları büyük olmuştur. Şu hâlde, bunları yeniden İslam dünyasına getirmek, kendi mirasımıza sahip çıkmak demektir. Dolayısıyla taklitçi ve yüceltici bir anlayış içinde Batı’ya yönelmek kendinden uzaklaşmaktır. Bu bağlamda İkbal, Avrupalıların davranışlarının maddi temelli olduğu gerçeğinden hareketle şöyle demekteydi: “Ey Batılı insan! Allah’ın bu dünyası dükkân değildir. Değer verdiğiniz şeylerin hiçbiri gerçek değildir. Medeniyetiniz kendi elleriyle intihar edecektir. Zayıf dala kurulan yuva yıkılmaya mahkûmdur.”

Onun gözüyle sanat

İkbal için sanat, sanat için değildir. Tam tersine sanat, insana ve topluma hayat vermeli, bireylerin benliğini güçlendirmeli, Musa’nın elindeki asa gibi batılı yok edip gerçeği ortaya çıkarmalıdır. Dolayısıyla onun şiirinin bir tek temel hedefi vardır: Müslümanlara, gerek fert gerekse ümmet olarak kendi kişiliklerini geliştirip güçlerini yeniden kazanmalarını öğretmek, onları bilinçlendirmek. Velhasıl Kur’an ve sünnetin istediği Müslümanlar kıvamına getirmek.

Bize bakışı

Türk milletinin zor günlerini yakından takip eden ve onlarla ilgilenen, bu arada Mehmet Akif Ersoy’la da mektuplaşan İkbal, 1911’de Trablusgarp Savaşı şehitleri için yazdığı şiiriyle acısını terennüm eder. Burada, huzuruna çıktığı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kendisine hediye olarak ne getirdiğini sorması üzerine cennette bile bulunmayan bir hediye getirdiğini söyleyerek içinde Türk şehitlerinin kanının bulunduğu şişeyi Resulüllah’a sunar. Bunun yanında o, sömürgecilik döneminde bağımsızlığını koruyabilen tek Müslüman millet olarak Türkleri över ve “İslam Rönesansı” olarak tanımladığı şahlanışı gerçekleştirebilecek potansiyele sahip olarak yine Türkleri görür.

Milletimize olan sevgisini en güzel anlattığı yerlerden biri 1908 yılında yazdığı “Bilad-i İslamiyye” şiirindeki İstanbul tasviridir. Burada, İstanbul toprağını Harem-i Şerif gibi kutsal sayar ve şöyle der:

Konstantiniyye toprağı, yani Kayser’in diyarı,

Ümmetin Mehdisinin, şan-ü şevketinin silinmez simgesidir.

Bu toprak da Harem toprağı gibi temizdir,

Bunun havası gül kokusu gibi temizdir.

(Ebu) Eyyub-i Ensari’nin türbesinden ses geliyor:

“Ey Müslüman! Bu kent Müslüman topluluğunun kalbidir,

Bu kent yüzyıllar süren kanlı savaşların meyvesidir.”