Gezici Mikrofon
Edebiyat ve hayat arasındaki ilişki hakkında neler söylemek istersiniz?
Rasim ÖZDENÖREN
Herkesin dikkatli bir edebiyat izleyicisi olmasını istemeye hakkımız yok elbet. Ne var ki çevresinde olup bitenleri izlediğini söyleyerek böbürlenenler arasında edebiyat diye bir olgunun bulunduğundan bile habersiz olanlara rastlanabilmesi de yadırganmalıdır.
Bütün bu söylediklerimle edebiyata gereğinden fazla önem vermek istediğim sanılmasın. Vurgulamak istediğim husus, günümüz Türkiye’sinde edebiyatın lâyık olmadığı bir ilgisizlik düzeyinde tutulmasıdır.
Ne her şeyi edebiyattan bekleyecek kadar budala olmalıyız, ne onu büsbütün yok sayacak kadar kavrayış yoksunu…
Bir de şu var: ben hayatın bütün anlamını kitap okumakta bulan kitap kurtlarından da hazzetmem. Böylelerine de biraz avareliğin tadından bahsetmeli.
Edebiyata dudak bükenlerden söz açmak istiyordum. Vatan kurtaran aslanlardır bunlar. Aslında hiçbirinin değerli bir öykü cildiyle, değerli bir romanla ömürlerinde bir kez olsun karşılaştıklarına ihtimal vermem. Buna rağmen edebiyat üzerinden pek bir üst perdeden konuşurlar. Edebiyatın neyi kurtaracağını sorarlar. Sanırsınız ki, kendileri ciddi şeylerle uğraşmışlardır, edebiyatı da bu uğraşları arasında belli bir yere oturtmuşlardır. Edebiyat üzerine olan bütün ön bilgileri vaktiyle okudukları ya bir resimli romana dayanır, ya bir pehlivan tefrikasına. Eh ona da doyum sağlamışlardır.
Gene söylüyorum, hayatın bütün anlamı kitaplardan ibaret değil. Ama hayatın bazı anlamlarını kavrayabilmek için arada bir kitaplara, dergilere de bakmak gerekli sayılmalı. Okuyunca da hayattan kaçmak için değil, hayata müdahale için okumalı.
(Rasim Özdenören, Ruhun Malzemeleri, İz Yayıncılık, 2009: İstanbul, s. 309, 310.)
Zeynep Sati YALÇIN
“Edebiyat hayatın bizzat kendisidir.” dersem iddialı bir söz söylediğim düşünülebilir. Kelimenin anlamından başlayarak düşünürsek haklılık payım olduğu görülecektir.
Edebiyat, edep kökünden gelmesi hasebiyle olayların, duyguların, düşüncelerin, hayallerin estetik duyarlılıkla anlatılması olarak karşılık bulurken etimolojik anlamına baktığımızda görgü, terbiye yaşam tarzına ilişkin hikâye ve gözlemler olarak tanımlanıyor.
Hayat da bu saydıklarımızdan ibarettir aslında. İyi, doğru, güzel, estetik olan ne varsa edebiyattır. Kötü, yanlış, çirkin ne varsa edebiyatı daha belirgin hâle getiren, varlığını elzem kılan zorunluluklardır; zıtlıkların uyumu.
İnsansız dünya zaten estetik ve güzeldir ancak bilinçten yoksun bir güzelliktir. Güzelliği bilinçli hâle getirense günahı tanıyınca masumiyeti idrak eden insandır. İnsanın varoluşu, ruhu ve bedeni, tarihi, dünyaya gelişi, emaneti yüklenişi, aşkı, masumiyeti, ölümü, çelişkileri, suçları, diğer insanlarla ilişkisi, arayışları, hayalleri, hastalığı ve ilacı, tekliği ve çokluğu edebiyattır.
Tek kelimeyle açıklasaydım “anlatmak” derdim edebiyata. Sözle, yazıyla, hatta bakışla, duruşla kısacası yaşamımızla bilerek veya bilmeden anlatırız hayata, kendimize ve diğer insana dair ne varsa. Edebiyatla ararız yaratıcımızı, hayatı öğrenir, ölümden sonrasını düşleriz. Yenilgilerimizi, zaferlerimizi, kederlerimizi, sevinçlerimizi edebiyatla tanımlarız, hatırlarız, isyan ederiz, yok ederiz, tezyin ederiz, inşa ederiz, yeniden diriltiriz Zümrüdüanka misali… Dağları deler, çölleri mesken tutarız, denizler geçer, ateşlerde gül açarız. Bunların hepsi edebiyattır ve edebiyat hayatın kendisidir, insansa iflah olmaz bir anlatıcı…