Turgut Cansever
GÜNÜMÜZ ŞEHRİNE
NE SÖYLER?
Esma TÜRKSEVEN

İnsanlık tarihi boyunca yeryüzünde bırakılan en önemli izler, hiç şüphesiz ki yerleşim merkezleri olan şehirlerdir. Şehir, medeniyetin sahnesidir. Bu sahnede insanlık tarihi, insanlığın serüveni, el emeği, göz nuru ile meydana gelmiş sanatı sergilenir. Bu bakımdan şehir ve mimari birbirinin ayrılmaz parçalarıdır.

Şehir ve mimari deyince de bu alanda derinlemesine ve özgün çalışmalar yapan “bilge mimar” Turgut Cansever’i hatırlamadan geçemeyiz. Turgut Cansever; Türk Tarih Kurumu Binası, Ahmet Ertegün Evi ve Demir Tatil Köyü projesi olmak üzere üç farklı yapı ile kendi deyimiyle “Mimarlığın Nobel’i” olan Ağa Han Ödülü’nü üç kez kazanan dünyadaki tek mimar. Bunların dışında çok sayıda uygulanmış ve uygulanmamış projesi, birçok mimari proje yarışmasında da ödülleri bulunuyor.

“Şehir cennet tasavvurunun bir yansımasıdır.”

Turgut Cansever’e göre tüm kâinat, Allah tarafından insanoğluna emanet edilmiştir. Onun hüsnü muhafazasında ve güzel hâle getirilmesinde toplumların, dolayısıyla bireylerin ortak sorumluluğu bulunur. Yani anahtar kavramlar “korumak” ve “güzelleştirmek”tir. “İnsanın hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük fiziki şehir ise İslam kültürlerinde cennet tasavvurunun bir yasıması”dır. “Ahlakın, sanatın, felsefenin ve dinî düşüncenin geliştiği” ve “insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığının anlamını tamamladığı” bir mekândır.

Cansever, İslam’ı “şehir dini” olarak tanımlar ve şehri “insanlık tarihinin en müstesna olayı” olarak değerlendirir. Platon’un, “İnsanın en büyük hikmeti şehir kurma hikmetidir.” sözü ışığında kente bakışını şekillendiren Cansever’e göre insanın ürettiği nesne, onun düşünce ve inanç kabullerinin yansımasıyla şekillenmektedir. O, kategorik olarak şehri, estetiğin ve teknolojinin alanından çıkararak ahlak ve din alanına dâhil eder.

Kimin güzeli gerçek güzeldir?

Güzele ulaşma çabası, insanlıkla beraber hep var olagelmiştir. Sanat da bu çabanın sonucudur. Ancak inanç sistemlerinin varlığı kavrayışındaki farklılıklar, güzellik anlayışını uygarlıktan uygarlığa, çağdan çağa değiştirmiştir. İşte bu noktada bazı soruların cevaplanma ihtiyacı ortaya çıkar: Farklı inanç sistemleri dolayısıyla oluşan ahlak anlayışlarının her biri, farklı bir güzel ortaya koyuyorsa hangi güzel gerçek güzeldir; güzelliğin objektif kriterleri var mıdır; gerçek güzele nasıl ulaşılır?

İnsanlığın güzelleştirme görevini önemseyen Cansever, içerisinde farklı sanat dallarını barındıran bir sürek avına çıkar. Güzellik kavramını açıklamaya yarayacak ve bizi güzele ulaştıracak tercihlerin neler olduğu sorusuna cevap teşkil edecek yaklaşımlar sunar. İnsanlığın kaotik sorunlarının ancak sahip olduğumuz tarihî tecrübe birikiminin bilincine varılarak çözümlenebileceğini ileri sürer.

Bu kapsamda doğal kaynaklar ve fiziki çevre yanında önceki nesiller tarafından vücuda getirilmiş güzelliklerin korunmasının insanlığın ortak sorumluluğunda olduğu hususuna dikkat çeker. Ellerindeki doğal kıymetleri ve tarihî mirası muhafaza etmeyi beceremeyen ülkelerin, bu değerlerin sahibi olma imtiyazını bir gün kaybedecekleri uyarısında bulunur. (Turgut Cansever, Osmanlı Şehri, Timaş yay., İstanbul 2013, s.10.)

Şehirlerimiz kimliklerini nasıl kaybetti?

Cansever’e göre İslam ülkelerinde Batı’ya yönelerek modernleşmeci bir perspektifi sahiplenen aydınlar, entelektüeller ve karar vericiler çeşitli hastalıklara yakalandı bu da gündelik yaşamı ve elbette mimariyi doğrudan etkiledi. Bu hastalıklı bakışlar, şehirlerin var olan dinî ve kültürel kimliklerinden uzaklaşmalarına neden oldu.

Bunun yanı sıra tarihî İstanbul konut stokunu büyük ölçüde yok eden yangınların tesiri altında getirilen ahşap yapı yasağı ve kısıtlayıcı tedbirler, Osmanlı yapı tekniklerinin uygulamadan kalkmasına ve bu teknikleri uygulayan seçkin usta sınıfının bilgi ve duyarlılıklarının kaybolmasına yol açtı. 1925’ten itibaren Ankara ve İstanbul’da yabancı şehir planlamacıları tarafından tarihî dokuyu yok eden “gönye ve cetvelle çizilmiş yollar”ın iki yanında yeni tekniklerden bihaber inşaatçılar tarafından 3-4 katlı son derece seviyesiz yapılar inşa edildi ve bunlar 1950’lere kadar taklit ederek yayıldı. Neticede şehirlerimiz dünyada nadir rastlanabilen bir iptidailik, çirkinlik ve kirlilik düzeyine sürüklendi.

50’lerden itibaren yabancı mimarlık mecmualarının etkisiyle 25-50 arasında inşa edilen yapılar yıkılarak yerine 6-8 katlı apartmanlar yapıldı. 50-53 yıllarında karayolları şebekesinin gelişmesine muvazi olarak fakir köylüler iş bulmak, çeşitli sosyal hizmetlerden yaralanabilmek için şehirlere akın etti. Bu da beraberinde gecekondu felaketini getirdi.

Cansever’e göre bugün tüm dünyada ve ülkemizde konut standartları ve mimari hiçbir çağda olmadığı kadar çirkin ve gayriinsanidir.

Artık hiç kimse yaşadığı şehirde, mahallesinde olup bitenle ilgilenmemektedir. Çocuklar evlerin bahçelerinde, mahallelerinde, meydanlarında büyümek imkânından mahrumdur. Yaşlılar yalnızlığa terk edilmiştir.

Osmanlı şehirlerinde tabiat

Oysa “dünyayı güzelleştirmekle mükellef” olan insanın tüm eylemlerinde çevre ile kurulan ilişki, mimarinin en önemli unsurlarından biridir. “Denilebilir ki Osmanlı, bir bakıma varlığın kuvvetler hiyerarşisini incelemiş. Mesela, dağların biçimini ben değiştiremem, demiş. Dolayısıyla ben, şehri ovada tarım toprağını ziyan ederek kullanmak yerine yamaçlara yerleştirmeyi tercih ediyorsam, ayrıca yamaçların serin rüzgârlar aldığını da biliyorsam, insanımın uzak ufuklara bakmasını istiyorsam ve aynı zamanda insanın ufkunun kısa, dar değil, uzak olduğundan haberdarsam; onlara ev yaptığında yalnızca karşıdaki apartmanın cephesini seyretmek yerine, ta karşı dağları seyretmek, hatta o aralıklardan ovaları yer yer başka güzel şeyleri seyretmek, yüce bir ağacın nasıl bir ilahi hüküm ve hikmet ürünü olduğunu görme imkânı da sağlamak istiyorsam; o zaman tabii ki ovada olmak yerine, yamaçta olmak daha iyi.” (Osmanlı Şehri, s.95)

Osmanlı şehirlerinde, tabiat ile mimari bütünlük içerisindedir. Kural şöyle işler: Bir şehir kurmak için gelen işçiler, çalışanların temizliğini sağlamak için önce hamam inşa ederler. Şehrin camisi, marangozhane, bakkal, kıraathane, okuma salonu, muhtarın, bekçinin evi ise mahallenin merkezini oluşturur. Evlerin arka bahçelerinin nispeten küçük ölçülü meyve ağaçları ve çiçeklerden oluşan dokusuna karşılık meydanlar ve cami çevrelerindeki ulu çınarların abidevi etkileri, hazirelerdeki servilerin koyu renkleri ile peyzaj tamamlanır.

Şehrin her noktasından görülen bir tepe, mescit, minare veya önemli bir abide, evlerin arasında fark edilerek insana her an nerede olduğunu anlama fırsatı verir. Şehirli ve mahalleli, hiçbir an kendisini şahsiyetsiz yapı yığınları ve şehir mekânları arasında, kalabalık içinde kaybolmuş hâlde bulmaz.

Osmanlı evleri

Cansever, sadece bir düzeyin ihtiyaçlarını ve problemlerini dikkate alarak diğerlerini ihmal etmeyi, “fetişistçe bir tutum” olarak değerlendirir. Tercihlerin oluşturulması ve kararların alınması toplumun kendi inanç sisteminin referanslarına dayanmak durumundadır. Yalnızca maddi, teknolojik ve biyososyal varlık düzeyleriyle sınırlı olan bir bina, teknolojik bir muvaffakiyetten öteye geçemez ve bir mimari eser hüviyetini kazanamaz. Her yapı, içinde yer aldığı toplumun değerler sistemini yansıtmalıdır. Cansever’e göre Osmanlı evi, Osmanlı şehir ve dünya tasavvurunun bir ürünü olarak şehri, çevredeki büyük kültür değerlerini, tabiatı, dünyayı yücelten bir niteliğe sahiptir.

Ailenin yapısı, çocukların eğitimi, kültürel amaçlar, yaşlılara saygı ve mahremiyet şuuru, bir Müslümanın evinin planimetrik organizasyonuna yansır. Evler arasındaki fiziksel uzaklık, bir binanın nasıl konumlandırılacağı ile ilgili hususlar güvenli bir özel hayat için kullanıcının arzularına bağlıdır.

Evler, odaların bir araya getirilmesiyle teşekkül etmiştir. Yol ve bahçe arasında diziler hâlinde yer alır. Bu evler insanın sınırlarını aşan, gurur verici iddialı yaklaşımların yanılgısından arınmış, kendini ve yaratılış içindeki yerini bilen, sınırları aşmaktan kaçınan İslami öğretinin ürünüdür. Evlerin küçüklüğü; tabiatı, ağaçları, camileri, şehrin önemli yapılarını, ufku, dağları ve insanları yüceltir.

Sağladığı gölge ile insanları güneşten veya yağmurdan koruyan cumbalar, kadınların sokakta oynayan çocukları gözlemelerine imkân veren açık mekânlardır. Cumbaların şehir imajının oluşmasına getirdiği katkıyı doğrusu Le Corbusier’in 1919’da İstanbul’dan ayrılırken yazdığı notlar kadar güzel az şey anlatır: “İşte büyük abidelerin yer aldığı sırtlardan aşağı doğru az meyilli çatıların gölgeleri altındaki cumbalar ve bunların gölgeleri altındaki pencereli duvarlar, pencereli cumbalar, mor, gölgeli satıhların pencerelerin geometrisiyle aradaki bahçelerin yeşillikleriyle meydana getirdiği âdeta denize kadar uzanmış muhteşem bir Acem halısını andırıyordu.”(Osmanlı Şehri, s.138)

Odalar, büyük aile için, yemek ve yatma gibi değişik biçimlerine imkân verecek şekilde düzenlenmiştir. O odada gününüzü geçirirsiniz, misafir kabul eder, sohbet edersiniz. Bütün eşyalarınız odanın bir duvarındaki dolaplardadır. Zeminden azıcık yüksek sedire oturup güneşi seyreder, sokağı takip eder, gelen geçenle selamlaşır, bir taraftan da bahçeyi görürsünüz. Dünyanın ortasında dört istikameti fark edecek bir yaşama hakkına sahip olursunuz.

Ne yapılmalı?

Konut ihtiyacı, asli ihtiyaçlardan olduğu için ihtiyacın altında bir arzın düşünülmesi imkânsızdır. Türkiye’de önümüzdeki 30 yılda en az 60 milyon kişiye konut inşa etmek gerekecektir. Peki, tüm dünyayı ve ülkemizi etkileyen ekonomik kriz döneminde bu nasıl mümkün olacaktır? Elbette ciddi tasarruf tedbirleri alınarak. Tasarruf da yık yap düzenine son vererek, nüfusu yeni kurulacak şehirlere yerleştirerek, yapıların planimetrik ve teknik özelliklerine yeni düzenlemeler yaparak sağlanabilir.

İnsan için güzel bir dünya; konutları, şehirleri, insanlar arasındaki ilişkileri yeniden gerekli şekilde düzenleyerek inşa edilebilir. Konutlar, sadece insanları yağmur ve soğuktan koruyacak barınaklar değildir.

XXI. asrın şehirleşme sorunları çözülmediği takdirde insanlık dehşet verici sosyal ve kültürel trajediler yaşamaya mahkûmdur. Bu tehlikeyi aşmak için konut inşaatında ciddi tasarruflar sağlamak, fakir aileler için de sanat ve kültür değerine sahip evler, mahalleler üretmek asli bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. (Osmanlı Şehri, s.190.)

Depreme dayanıklılık açısından çok katlı konutların taşıyıcı sistem maliyeti yüksektir. Bu sebeple konut metrekare maliyetini düşürmek için çok katlı ve büyük apartman blokları yerine bahçeli 1, 2, 3 katlı evler ile yatay mimariye yönelmek gerekir. Bu, tabiat ve insan ile doğrudan ilişki kurmanın yoludur.

Batı taklitçiliği ile inşası âdet hâline gelmiş konutlarda pek çok yer kaybı vardır. Oysa odaların; oturma, yemek, yatak odası olarak çok maksatlı kullanışa göre düzenlendiği ev planları bu kaybı yüzde 30-40 azaltmaktadır.

Yoksul bir ailenin de gelişmiş bilgi, çözüm ve yeteneklerden yararlanılarak vücuda getirilmiş bir çevrede yaşamaya hakkı vardır. Bu nedenle belirlenen standartlar toplumun bütün kesimlerine eşit şekilde hizmet etmelidir.

İnsanın görevi dünyayı güzelleştirmektir

Günümüzde insan, teknolojinin, idari ve mali güçlerin kuklası, hizmetkârı hâline getirilmiştir. Bu mimariye de yansımış teknolojiye, ekonomik çıkarlara öncelik veren, insanı küçülten, karar verme hak ve yeteneklerini kısıtlayan gayriinsani bir dünya doğmuştur. Fakir zengin demeden bütün ülkeler bu şartların içine yuvarlanmıştır. Oysa insanın asıl görevi, inşa ettikleri ile dünyayı güzelleştirmektir. Her nesil kendisinden sonra gelenlere evvelce var olan çevreye güzel şeyler eklediği bir dünya bırakmak ve hazırlamakla mükelleftir. Allah’ın yarattığı dünyayı hüsn-ü muhafaza etmek ve dünyayı güzelleştirmek, birbirinden ayrılmaz iki görevdir. Her iki görev karşısında yapılacak olan; evvelce var olanı anlamayı, değerlendirmeyi, korumayı ve yanılgıları tespit edip düzeltmeyi kapsar. Yapılacak her şey gelecek nesillerin hakkı ve mahşer günü hesabı göz önünde tutularak yapılır. Hiç kimsenin başka insanlar ve gelecek nesiller için şahsi düşünce ve temayüllerine göre karar almaya ve onları bireysel temayüllerinin esiri olmaya mahkûm etmeye hakkı yoktur. (Turgut Cansever, İslam’da Şehir ve Mimari, Timaş Yay., İstanbul 2013, s.20.)