DİN HİZMETLİLERİNİN KİSVESİ
Dr. Mehmet BULUT
DİB Emekli Başkanlık Müşaviri

Osmanlı devlet idaresinde kıyafet konusuna önem verilmiş, her kademedeki görevliler için ayrı kıyafetler belirlenmiştir. Ulema ve din hizmetlileri için belirlenmiş kıyafeti ifade etmek üzere kullanılan “ilmî kisve” de bu cümledendir. Buna göre cübbe ve sarık, Osmanlı İslam medeniyetinde ilmî kisvenin alametifarikası, ulemanın sembolüdür. Devlet-i Aliyye’nin güçlü olduğu dönemlerde ilmî kisveyi giymeye hak kazanmak kolay olmamış, hak edenler de toplumda itibar görmüşlerdir. Bilindiği gibi birinci ve ikinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclislerinde ulema sınıfına mensup çok sayıda mebus bulunuyordu ki bunlar Meclis çatısı altında da ilmî kisvelerini, yani cübbe ve sarıklarını taşıyabilmişlerdir.

Tarihte olduğu gibi Cumhuriyet’in başında ve Diyanet İşleri Reisliğinin ilk yıllarından itibaren din hizmetlilerinin kisvesi gündem konusu olmuştur. Nitekim Reisliğin 21 Şubat 1925 tarihinde görüşülen 1925 yılı bütçesinin müzakereleri sırasında üzerinde durulan konulardan biri de bu mesele olmuştur. Konuya ilişkin görüş bildiren mebuslara göre din hizmetinde bulunanların kılık kıyafetlerine artık bir çekidüzen vermelidir. Mesela, Reisliğin “mesleklerine sahip çıkması” gereğinden söz eden Karesi (Balıkesir) Mebusu Vehbi Bey (Bolak) şöyle diyordu: “…Diyanet İşleri Riyaseti mesleğini temsile kudret-yâb olanlar kimlerdir; onları tespit etmelidir ve buna bir kıyafet-i mahsusa vermelidir. (...) Başına sarık, sırtına cübbe giyecekler, bir şahadetname ve tasdikname alsınlar…” Dönemin Başvekili Ali Fethi Bey (Okyar), birtakım yetkisiz insanların “halkın efkârını tevsil” etmelerinin önüne geçilmesi açısından bu teklifi önemli bulduğunu, dikkate alacağını ifade etmişti. Erzurum Mebusu Hoca Raif Efendi de böyle bir düzenleme yapılacaksa her bir hizmet erbabı için ayrı bir kisve düşünülmesi teklifinde bulunmuştu. Reislik adına bu müzakereleri takip eden ve soruları cevaplandıran Müşavere Heyeti azasından Aksekili Ahmed Hamdi Efendi, ilmî kisve konusunda dermeyan edilen düşünceleri şöyle değerlendirecektir: “…Hakikaten kıyafet pek arzu edilecek bir şeydir. Fakat derecat itibarıyla hatip, imam, müezzin, vaiz bunların hepsinin ayrı ayrı kıyafetleri tespit edilerek halka oldukları gibi gösterilirse elbette bu pek ziyade iyi bir şey olacaktır. Şimdiye kadar Hey’et-i Müşavere bunu da düşünmüştür.”

Yapılan konuşmalardan anlaşıldığına göre din hizmetlilerine belli bir kıyafet belirlenmeli ve belirlenen kıyafeti sadece ehil ve yetkili olanlar giymeliydi. Bu zevat belirlenecek kıyafetle sokakta dolaştığı zaman onların görevli müftü, vaiz, imam hatip olduğu anlaşılmalıydı. Birtakım insanlar dinî kisve altında itibar peşinde koşmamalıydı. Uygun bir kisve, halkın din hizmetlilerine itibarını da artırabilirdi. Bununla birlikte 1950 öncesi itibarıyla başta Diyanet İşleri Reisi olmak üzere, din hizmetlilerinin kisvelerine ilişkin özel bir yasal düzenleme yapılmamış, ancak 1925, 1934 ve 1935 yıllarında kılık kıyafetle ilgili yapılan genel yasal düzenlemelerde bu konu da genişçe yer almıştır. Burada tarihî bir sıra takip ederek sözü edilen düzenlemelerde Reislik görevlileriyle ilgili olan kısımlarına yer vermek istiyorum.

Hey’et-i Vekile’nin (Bakanlar Kurulu) 2 Eylül 1925’te yaptığı toplantı sonrasında üç ayrı kararname yayınlanmıştı. Bunlardan birincisinde tekke ve zaviyeler, ikincisinde ilmiye sınıfının kisvesi, üçüncüsünde de memurların kıyafetleri hakkında kararlar bulunuyordu. Bunlardan, “İlmiye Sıfatı ve İlmiye Kisvesi” başlığını taşıyan kararnamenin ilk maddesinde, merkezde Diyanet İşleri Reisi ve Hey’et-i Müşavere mensupları; vilayet ve kazalarda ise müftü ve müsevvitler, Diyanet İşleri Reisliğince tayin edilmiş imam ve hatipler, Reislikçe görevlendirilmiş vaizler ve Reislikçe buyrultu verilmiş köy hocaları ilmiye sınıfını oluşturan görevliler olarak sayılmıştı. Kararnamede sayılan görevlilerin kisvesi “beyaz sarık ve siyah lâta” olarak belirlenmişti. Orduda görevli din hizmetlilerinin sarık ve cübbelerinin renginin tayini ise askerî icaba göre olacaktı. Yine bu kararnameye göre, sayılan kişiler görevlerinin dışında ilmî kisve giyme zorunda olmadıkları gibi resmî dairelerde baş açık bulunmak esas olmakla birlikte başları örtülü de bulunabileceklerdi. Dışarıda ilmî kisve ile selamlaşmanın nasıl olacağı da ihmal edilmemişti. Son maddede ilmiye sınıfının dışındakilerin ilmî kisveyi taşımaları yasaklanmıştı.

Günümüzde dahi hem Diyanet İşleri Başkanının hem de din hizmetlilerinin giydikleri genel olarak siyah cübbe ve kırmızı fese sarılmış beyaz sarık şeklindeki mesleki ve ilmî kisvenin esas dayanağını, zamanla konuya ilişkin yayımlanmış iç genelgeleri bir kenara bırakacak olursak işte bu kararname teşkil etmektedir.

Yukarıda sözü edilen kararnamelerin birinde de memurlara şapka giyme zorunluluğu getirilmişti. Bu kararnamelerin yayınından kısa bir süre sonra, 25 Kasım 1925 tarih ve 671 sayılı “Şapka İktisası Hakkında Kanun” çıkartılarak bütün memurların şapka giyme mecburiyeti bu defa kanuni bir hükme kavuşturuldu. Bu arada 30 Kasım 1925’te Ceza Kanununun 131. maddesine bir fıkra eklenerek Diyanet İşleri Reisliğine bağlı memurların kıyafetini başkasının giymesi bu defa kanunen yasaklandı; hükümetçe tespit edilen dinî kisveyi izinsiz ve salahiyeti olmaksızın giyenlere cezai müeyyide getirildi. Ancak, ceza kanununun bu hükmü, 1926’da yürürlükten kaldırıldı.

Şapka kanunundan sonra “memurîn-i ilmiyye”nin; yani genel bir ifadeyle din hizmetlilerinin de şapka giymeye mecbur olup olmadığı doğrultusundaki sorulara Dâhiliye Vekâletinin Aralık 1925’te verdiği cevapta bu sınıftakilerin şapka giymekten istisna tutulduğu bildirildi. Vekâletin bu kararı 29 Aralık 1925 tarihinde Reislikten müftülüklere tamim edildi.

Burada bir ayrıntıya da yer vermek istiyorum: Diyanet İşleri Reisliğinden müftülüklere gönderilen 11 Temmuz 1926 tarih ve 5015/1834 sayılı yazıda, ilmiye mensuplarına mahsus sipariş ve imal ettirilen serpuşların bedeliyle baş ölçülerinin İstanbul Müftülüğüne gönderilerek karşılanması isteniyordu. Söz konusu yazıda, “Kanunun bahşettiği müsaadeden istifade eden mensubîn-i ilmiye...” ifadesine yer verilerek din hizmetlilerinin şapka giyme zorunluluğundan istisna edilmelerinden duyulan memnuniyet ortaya konuyordu.

Camilerin tasnifiyle ilgili olarak Başvekâletçe 1932’de yayımlanan bir kararnamede, “Vaiz, imam ve hatipler vazife haricinde mesleki kisve ile de bulunabilirlerse de bu takdirde siyah veya koyu renkte bir cübbe veya dizlerinden aşağı 15 santimden dûn olmamak üzere düz yakalı ilmiye ceketi iktisaya ve bu kıyafetle çuval, büyük teneke, küfe gibi halkın nazar-ı istihfafını celbedecek şeyler taşımamağa ve muhill-i şeref mevki ve muamelelerden kaçınmağa mecburdurlar. Aksi hâlde (…)” hükmü de yer alıyordu. Yazının “bu kıyafetle…” diye devam eden kısmı günümüz itibarıyla calib-i dikkat olmalı.

Müşavere Heyeti 1932 yılında bir müftülüğün konuya ilişkin bir sorusunu cevaplarken mabet içinde ilmî kisve taşıma hakkına sahip olanların vazifeleri dışında bu kisvelerini taşımalarının yasak olduğuna dair bir kaydın olmadığını belirtmişti. Ancak 3 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı “Bazı kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun”la Diyanet İşleri Reisi hariç din görevlilerinin mabet dışında dinî kisveyle dolaşmaları yasaklandı. Madde şöyle idi: “Herhangi din ve mezhebe mensup olursa olsunlar ruhanilerin mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır. Hükümet her din ve mezhepten münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabet ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsaadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında onun ayni ruhani hakkında yenilenmesi veya bir başka ruhaniye verilmesi caizdir.”

6 Şubat 1935’te bu kanunun tatbik suretini gösteren bir nizamname de çıkarıldı. Konumuz açısından önemine binaen nizamnamenin dinî kisve ile ilgili maddelerini buraya aynen alıyorum:

“Madde 1- Herhangi din ve mezhebde olurlarsa olsunlar mensup oldukları din ve mezheplerin usul ve teamüllerine göre mabed ve ayinlerde ruhani kisve taşımakla mükellef olanlar mahalli hükümetlerince alakadar olanlardan alınacak listeler mucibince ancak mabed ve ayinlerde ruhani kisve taşımağa me’zun ad olunurlar. Madde 2- Her din ve mezhebin ruhanilerini ayırd ettirmek için kabul edilen her türlü kisve, alamet ve işaret ruhani kıyafet ad olunur. Madde 3- Mabetler her dinin ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahallerdir. Madde 4- Hükümet her din ve mezhebden münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabed ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için verebileceği muvakkat müsaadeler ile bir müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya başka bir ruhaniye verilmesi hakkındaki muameleye aid teklifler Dâhiliye Vekâletince yapılır ve karar İcra Vekilleri Heyetince verilir.”

Diğer hususlar yanında nizamnamede, bir “kisve” ve “mabet” tanımı yapılmış olması da önemlidir. Buna göre kisve, “her din ve mezhebin ruhanilerini ayırt ettirmek için kabul edilen” her türlü giysi, alamet ve işaret; mabet ise “Her dinin ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahaller”dir.

Diyanet İşleri Reisi Rifat Börekçi, sözü edilen nizamname metnini de ekleyerek bütün müftülüklere bir genelge gönderdi. 28 Şubat 1935 tarih ve 434/140 sayılı bu genelgede, ilgili kanun ve nizamname hatırlatıldıktan sonra şöyle deniyordu:

“Gerek kanun ve gerekse nizamnamenin mütalaasından anlaşılacağı vechile elyevm kisve-i ilmiyeyi taşımakta bulunan (müftüler dâhil) bilumûm mensubin-i ilmiyenin yasanın tayin eylediği günden sonra işbu kisveyi mabed ve ayinler haricinde giymeleri memnudur. / Kisve hakkında hükümetçe konulan müddet 13 Haziran 1935 gününde hitam bulmuş olacağından alakadarların bu müddet hitamına kadar behemehâl kisve-i ilmiyeyi çıkarıp medeni kisveyi giymiş bulunmaları (…) tamimen ehemmiyetle bildirilir.”

Öteden beri Diyanet İşleri Başkanlarının mabet dışında da dinî kisve taşıyabilmeleri söz konusu yasa ve nizamnameye dayanmaktadır. Başkanlar bu haklarını genellikle kullanmışlardır.

Kayıtlardan da anlaşılacağı gibi Diyanet İşleri Başkanları değiştikçe -ülkemizdeki azınlık dinlerinin reisleri için de geçerliydi- yeni başkanın mabet dışında dinî kisve taşıma izni konusunda yeni Bakanlar Kurulu kararı çıkartılmaktaydı. Mesela A. Hamdi Akseki’nin başkanlığa tayini üzerine Bakanlar Kurulu 29 Mayıs 1947’de bir kararname çıkarmıştı. Bu kararnameden hareketle bazı çalışmalarda böyle bir iznin ilk defa Akseki’ye verildiği yazılsa da bu bilgi hatalıdır; bu izin önceki başkanlar için de söz konusudur.

Öte yandan, 12 Haziran 1935 tarih ve 2787 numaralı kararname ile o tarih itibarıyla Türkiye’de görevde olan 8 ruhaninin adları ve görevli bulundukları şehirler de yazılarak “ruhani kisve giymeleri uygun görülenler” başlıklı bir listesi çıkartılmıştı. Listenin ilk sırasında “Diyanet İşleri Reisi Rifat” yazıyordu.

Din hizmetlilerinin kisvesi konusundaki uygulamalarda zamanla sıkıntıların yaşandığı veya tavzihe ihtiyaç duyulduğu anlaşılmakta. Mesela Müşavere Heyetinin 1948 tarihli bir mütalaasında, bazı yerlerde cenaze sırasında cübbe ve sarık giyilip giyilemeyeceği konusunda tereddüt yaşandığına işaretle imamların dinî kisvelerini defin ve telkine kadar giyebilecekleri bildirilmiştir.

Cami ve mescitlerde din hizmeti sunarken dinî kisve taşımada bir kısıtlama olmamasına ve keza daire içinde şapka giyme mecburiyeti bulunmamasına rağmen 1940’lı ve sonraki yıllarda şapkayla kürsüye çıkıp vaaz eden vaizlere ve fötr şapkayla makamında oturan müftülere rastlanabilmiştir. Nitekim 1947’ye geldiğimizde, Diyanet İşleri Başkanı Akseki imzasıyla teşkilata gönderilen bir genelgede, sarık yerine şapka giyerek vaaz etmek üzere kürsüye çıkan kişilerin bu tavrı “mübalâtsız” bir hareket olarak nitelenmişti. Yazıda ayrıca Akseki, cami görevlilerinin ve vaizlerin temiz bir kıyafetle, temiz bir cübbe ve sarıkla cemaatin karşısına çıkmaları gerektiği, dinî kisvenin cemaat üzerinde müspet tesir uyandıracağı üzerinde ısrarla durmuştu.

Sonuç olarak, tarihî teamülde olduğu gibi 1950 öncesi mevzuatı itibarıyla cübbe ve sarık, başta Diyanet İşleri Reisi olmak üzere genel anlamda din hizmetlilerinin ilmî ve mesleki kisvesidir ve günümüzdeki uygulama da bu istikamettedir. Din hizmetlilerinin cami içinde ve cenaze gibi dinî görevlerde bu kisveyi giyme yetkileri vardır. Dinî kisveyi, sarık ve cübbeyi daire ve mabet dışında giyme hakkı ise reislere tanınmıştır.