UMRE DAĞARCIĞIM

Ekrem Can YILMAZ
Türkiye Diyanet Vakfı Uzman Yardımcısı

Siyer-i nebi yarışmasının ilan edildiği ilk günden beri sorumlu olduğumuz kitapların her kelimesinde umre yolculuğu şahsım adına çoktan başlamıştı. Her bir sözcük benim için ihram kadar kıymetli, zemzem kadar hayat vericiydi. Her sayfanın paragrafı bir tavafı hatırlatıyor, noktalar bana Allah’ın yönünü yani yön mefhumunun kaybolduğu Kâbe’yi vazediyordu. Usul usul hedefine yönelen küçük bir çay gibi arınma diyarına yönelmiştim ve yarışma sonucunu öğrendiğim akşam uzun emeklerle yatağını oymuş bir ırmak gibi rahatlamıştım. İnsanın su gibi arı duru, hayat verici bir hâle dönüştüğü, âdeta buharlaşıp tekrar yağdığı mekâna gidecektim.

İşte tüm bu düşüncelerle kilometreler aştım. Firavun’un boğulduğu, İsrailoğullarının yayan geçtiği yerden (Kızıldeniz) Resul’e varmak için kuş gibi uçup geçtim. Uçak, Medine’nin üstünde süzülmeye başladığında siyah taşlar bana Allah Resulü’nün şu minvalde bir sözünü hatırlattı: “Hicret edeceğim yer bana gösterildi, iki kara taşlık arası bir hurmalık.” Evet, gerçekten Medine’nin kuş bakışı görünümü, siyah tüfler arasında kalmış bir bahçe gibi. Ancak artık sadece hurma bahçesi değil burası, aynı zamanda kökü sağlam, dalları cennete uzanan bir sahabe bahçesi. Üstelik bu bahçenin bahçıvanı bir nebi, bu bahçeye ayak bastığımızda tüm temennimiz iki dudağımızın ucunda birleşti: Keşke her mümin, ömründe bir defacık olsun şu mübarek havayı soluyabilse…

Allah Resulü’nün mutahhar ruhunun huzurunda ve ashabının gölgesinde rıfkı, tevazuyu, ağırbaşlılığı muhabbeti iliklerime kadar içebildim. Hz. Peygamber’in bu şehri, sakinlerinin kalbine ipekten daha yumuşak, soğuk sudan daha ferah bir ruh üflüyordu. Bir şehir, bir coğrafya, bir millet, bir medeniyet yıkıp dökmeden, devirip kırmadan nasıl yumuşak dokunuşlarla inşa edilir? Farklılıklar nasıl bir toplum için lezzet hâline getirilir? Cevabına şiddetle susadığımız bu soruların yanıtlarını ben üç günde Medine-i Münevvere’de bulabildim.

Ardından kafile olarak ağzımızda Resulüllah’a salavat getirmenin tadı, burnumuzda sahabe bahçesinin rayihası, gönlümüzde bütün ümmetin bir şehre teslimiyet dinginliği ve idrakimizde tevhid mücadelesinin engin sınırlarını hissederek zor işlerin, çetin yolların, nasıl rıfk ve sabır ile çözülebileceğini anlamış olarak mermer taşlarına birkaç damla iz bırakıp Medine’den ayrıldık.

Artık bizi başka bir diyar bekliyordu. İlahi vahyin yeryüzündeki ilk kök saldığı toprak, yüzlerce peygamberin sığınağı, nebilerin tevhid karargâhı emin bir belde: Mekke. Allah’ın gökteki izzetli evinin arzdaki iz düşümü, tarih bilincimizin yeryüzündeki başlangıç noktası olan Kâbe. Lütfen garipsemeyin, Müslümanların tarih kitapları, “Hani Rabbin meleklere ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti…” (Bakara, 2/30.) ayeti ile başlamalıdır. Bizim varlık sahnesine çıkışımızın bilinen en eski bilgisi budur. Ve bu sahnenin ilk mimari göstergesi Kâbe’dir. Bir Müslüman Kâbe’yi izlediğinde bulunduğu günden ilk peygambere kadar kesintisiz bir tarih bilinci ile karşılaşmalıdır. Bizim tarihimiz, yani insanlığın tarihi başka yerde değil, tam da Kâbe’de başlar. Temellerine kimsenin el süremediği, sadece taşlarının değişimine Allah’ın müsaade ettiği Beyt-i Atik. Tıpkı İslam gibi. Muhkem esaslarına hiçbirimiz dokunamıyoruz ama Allah’ın nebilerine verdiği ilim fırçası ile ihtiyaca göre küçük rötuşlar yapıyoruz. Ne kadar da dokunulmaz ne kadar da esnek, zıtlar ne kadar da birbiriyle uyumlu.

Tüm bu düşünceleri aklımda toparlamaya çalışırken bir anda yüreğimin en samimi yerinden vuruldum. Evet, şu karşımdaki Kâbe ve ben. Onu görmekle onulmaz bir histeriye kapılmış vaziyetteyim. Artık eminim, burası hamasi nutuklar atılacak bir mekân değil. Tüm düşüncelerimi demlenmeye bırakıp çaresizce bir köşeye ilişip vahyin merkezine teslim oldum. Fakat bir gariplik var, Kâbe’de cisim olarak daha önce bilmediğim bir şey yok. Siyah bir örtü, sarı çizgiler ve duvarlardan oluşan bir küp. Peki, beni baştan aşağı saygıyla sarsan bu duygunun kaynağı ne? Bu izzet ve azamet, bu ihtişam nereden geliyor? Nutkumu tutup irademi dumura uğratan kim?

“Rabbe Hâze’l-Beyt” (Kureyş, 106/3.) Evet, tüm bunları yapan bu evin Rabbi. Bu nedir bilir misiniz? Allah, sıradan malzemelerle yapılmış bu ev üzerinden, izzetin kendisine ait olduğunu, sadelik içerisinde görkemin saklı bulunduğunu, dağlar gibi dikilmenin değil, insanlar için eteklere inmenin efdal olduğunu, istikamette sabitkadem kıyam etmenin yıllara nasıl meydan okuyan bir zırh olduğunu âdeta bize fısıldar. Biraz da Beytullah’ın bu manevi fısıltılarıdır müminleri akın akın, fevç fevç o kutsal topraklara celbeden…