Prof. Dr. A. Saim Kılavuz
“İnsan anlam arayışına vahiy ve peygamberler vasıtasıyla cevaplar buluyor.”

Söyleşi
Mahir KILINÇ

Tarih boyunca varlığın anlamını keşfetme çabasında olan insanın yokluktan varlık sahasına çıkışı, varoluş serüveni nasıl başlamıştır?

Öncelikli olarak konudaki muğlaklığı giderip netliği sağlamak açısından varlık kelimesinin Arapçadaki karşılığı ve varlık kavramı üzerinde bir iki kelam etmek gerekir. Arapçada varlık kelimesi için iki kelime kullanılıyor. Bunlardan biri vücut diğeri ise mevcuttur. Dolayısıyla biz Türkçede varlık kelimesini kullandığımızda Arapçadaki vücut ve mevcut kelimelerini karşılamış oluyoruz. Vücut kelimesiyle, esasında mutlak olarak düşünüldüğünde yokluğunu düşünemediğimiz başlangıcı olmayan, sonu olmayan varoluşun içerisinde herhangi bir şekle, mekâna, zamana, unsura ihtiyacı olmayan bir başka ifadeyle varlığı kendiliğinden olan “kâim bi nefsihi” olan Cenab-ı Hakk’ı anlıyoruz. Mevcut kelimesiyle de varlığı zorunlu olmayıp varlığıyla yokluğu birbirine eşit olan -biz buna “mumkinü’l vücud” diyoruz-, bu sebeple de kendisini var kılabilecek bir varlığa ihtiyaç duyan varlığı anlıyoruz. Yani Allah’ın dışında kalan, tüm akla ve hayale gelebilecek ne kadar varlık varsa; bu, yani mevcudat dediğimiz kısım mumkinü’l vücud oluyor. Dolayısıyla Allah’ın zatı ve sıfatları dışında tüm varlıklar var olmak için Allah’ın yaratmasına ihtiyaç hissediyorlar. Böyle oldukları için de öncesinde bir yokluk söz konusu ve bu varlıklar şüphesiz ki sonunda da yok oluyorlar. Yani fenaları söz konusu iken bekaları söz konusu değil. Hâlbuki Allah Teâlâ, vacibu’l vücud olarak hem kadim ve ezelî hem de bakidir. Yani ne kadar geriye giderseniz gidin O’nun olmadığı bir zaman düşünülemez, ne kadar da ileri giderseniz gidin O’nun yok olacağı bir zamandan söz edilemez. Şimdi bu kavramları bu şekilde ortaya koyduğumuzda İslam düşünce tarihinde Kur’an’ın ve sünnetin zahirine bağlı beyani ilimler içerisinde yer alan kelam ilminin ortaya koyduğu açıklamalar olarak düşünmek gerekir.

Bu kavramları verdikten sonra Allah’ın mahlûku, masnu’u, makduru, malumu, mevcudu olarak aklımızın, hayalimizin gidebildiği ölçüdeki galaksileri ve tüm yaratılanları ifade eden evrenin oluşumundan söz edebiliriz. Oluşumlar anlamında kullanılan “kâinat” evrenin eski adıdır. Yani Allah’ın tekvini ve yaratmasıyla meydana gelmiş tüm oluşumlar kâinat, bugünkü dilde de evrendir. Kur’an-ı Kerim’i ve hadis-i şerifleri incelediğimizde evrenin bir oluşum sürecinden bahsedildiğini görürüz. Bunların ışığında önce cansız varlıklar, sonra canlı varlıklar bunların içerisinde önce bitkiler sonra hayvanlar ve ondan sonra da insanların yaratıldığını anlarız. Allah, evreni belli bir ölçü ve kural içerisinde yarattığını ifade ediyor. Burada bir tekâmül süreci karşımıza çıkıyor. Hayvanlar yaratıldıktan sonra cinler, melekler, iblis ve ondan sonra da insan yaratılıyor. Kur’an’da insanın yaratılış aşamalarına geldiğimizde bu serüveni gözlemleyebiliyoruz. İnsanın yaratılış aşamasını yani yokluktan varlık sahasına çıkma aşamasını Bakara suresinin 30. ayeti ile başlayan ve devam edip giden ayetler bütünü içerisinde görüyoruz: “Hani rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.’ buyurmuştu.” Burada halife kelimesiyle Cenab-ı Allah zımnen “Ben yeryüzünde sizin gibi olmayan, irade sahibi, hem iyiliğe hem kötülüğe eğilimi bulunabilecek ama peygamber irşadı marifetiyle de hakka isabet edebilecek potansiyelde bir varlık yaratacağım.” demiş oluyor. Halife, daha genel anlamıyla da Allah’ın kendisine vermiş olduğu hür iradeyle Hz. Peygamber (s.a.s.) aracılığıyla gönderilmiş olan ilahi yasalara uyum gösterip tüm olumsuzluklara karşı hasen ve farz olanı tercih eden, haramlardan uzak duran ve böylelikle Allah’ın iradesini yeryüzünde gerçekleştiren kişi demektir.

Allah bir halife yaratacağını söyleyince melekler; “Orada kan dökecek, fesat çıkaracak bir varlık mı yaratacaksın? Bizim gibi sana sürekli itaat eden, kulluk eden ve asla bundan şaşmayan varlıklar varken.” dediler. Bu ayetlerden biz şu dersleri çıkarıyoruz: İnsanın yaratılışı meleğin yaratılışından da cinin yaratılışından da iblisin yaratılışından da sonradır çünkü ayetin devamında Hz. Âdem’e secde emri geldiğinde İblis itiraz ediyor, bundan kaçınıyor ve kâfirlerden oluyor. Kısaca insanın varoluş serüveninin bu şekilde başladığını söyleyebiliriz.

İnsanoğlu hayatı ve ölümü anlamlandırmak için “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” gibi kadim sorularına cevap bulmak ister. Yüce Allah, yarattığı insana rehberlik etmesi amacıyla ilk insandan itibaren dinler göndermiş ve insanın cevapları bulmasına yardımcı olmuştur. İslam düşüncesi insanın bu anlam arayışını nasıl cevaplandırır?

İnsan aslında anlam arayışına vahiyle ve peygamberler vasıtasıyla cevaplar buluyor. İşte onun içindir ki kelamda insan için bilgi elde etmenin üç yolu vardır: Sağlam duyularımız, aklımız ve haber-i sadık dediğimiz vahiy. Bunlar biz insanlar için hangi alanlarda kullanılacak? Vahiy, doğrudan doğruya dinî esaslarımızın tayini ve tespiti açısından başvuracağımız yegâne kaynağımız. Ne aklımız ne de duyu organlarımızın verileri ile oluşan bilim vahyin yerine geçebilir. Akıl ve bilim vahiy gibi kural koyamaz, vahyin yerini tutamaz. Kuralı vahiy koyar yani inanç esaslarını, muameleleri, ahlaki esasları, fert ve toplumsal hatta bediî esasları yani sanata dair esasları bile din ortaya koyabilir. Bunları vahiy ortaya koyar ama akıl vahyin ortaya koyduğunu önce anlar sonra anlamlandırır, ondan sonra da uygulamaya geçer. Bilim, vahyin ortaya koyduğu hususları anlamamızda bize yardımcı olur, aklımıza yardımcı olur. Onun içindir ki esasında bilimin keşfettiği ispatlanmış esaslar bence Cenab-ı Hakk’ın evrene serpiştirmiş olduğu birtakım gizlilikleri keşfetme ve bu keşifleri kural hâline getirmektir. Bu aynı zamanda Allah’ın varlığının bir delilidir. Allah’ın ilminin, iradesinin, kudretinin de bir delilidir. Âlimler der ki: “Allah’ın evrene serpiştirmiş olduğu bilimsel kurallar ve bunu algılayan akıl ile Allah’ın peygamberler aracılığı ile insanlığa tebliğ ettiği ilahi hakikatler arasında bir çelişkinin olmaması icap eder.” Bugüne kadarki müfessirlerimizin, kelamcılarımızın, fıkıhçılarımızın vahiyde geçen dinî hakikatleri anlamak için yapmış oldukları çaba da zaten budur. Yani evrene bakarak, evrendeki gerçeklikleri görerek ilahi vahiydeki hakikatleri anlama çabasıdır. Bizim de varoluş serüveninde böyle bir yükümlülüğümüz var. Bu kemal mertebelerini elde edebildiğimiz takdirde ilahi iradeyi gerçekleştirmeye ve halife olmaya yaklaşmış oluruz. Varoluş yolculuğumuzda, anlam arayışındaki sorulara İslam dininin bize getirdikleriyle cevaplar bulabiliyoruz.

Yüce Allah’ın saygın bir varlık olarak yarattığı insan tabiatı gereği hep bir araştırma ve sorgulama içinde olmuştur. Hay b. Yekzan örneğinde olduğu gibi geleneğimizde de bu bağlamda metinler üretilmiştir. İnsan bu arayışı nereye kadar devam ettirmelidir?

İnsan bu arayışı, gücünün yettiği kadar yettiği yere kadar devam ettirmeli, sormalıdır ve sorgulamalıdır. Hatta çok cesurca bir şey olacak ama bilimsel şüpheye de sahip olmalıdır. O şüphenin de sonunda duracağı bir nokta vardır. O nokta da teslimiyettir. Bu da vahyin belirlemiş olduğu hakikattir. Ancak, vahiy böyle emrediyor, böyle ortaya koyuyor diyerek işin neliği, mahiyeti, keyfiyeti konusunda kafa yormaksızın direkt dogmatik bir yaklaşımla teslim olmamız, anlama çabası göstermememiz maalesef İslami ilimlerde durağanlığa sebep olmuştur. Kur’an’daki Hz. Peygamber (s.a.s.) vasıtasıyla getirilen esasları ulemanın, fukahanın ve mütekelliminin 1400 yıl boyunca anladığı gibi yani zahiri ile anlayacağız, inanacağız. Ondan sonra da bu işin nedeni, niçini, nasılı konusunda derinleşmeye çalışacağız. İşte bu yaklaşım ilimleri geliştirme çabasıdır. Öncelikle anadan, atadan gördüğümüz gibi bir imanımız olacak, ondan sonra da onun üzerine detaylarına kadar soracağız ve sorgulayacağız. Müminler olarak Allah’ın yeryüzünü, tüm varlıkları yarattığını biliyoruz. O’nun vahdaniyetine iman ediyoruz. Allah (c.c.) Enbiya suresinin 22. ayetinde, “Eğer gökte ve yerde Allah’tan başka ilahlar olsaydı düzen bozulurdu.” buyuruyor. Buna inanıyoruz elbette ama kelamcılarımız çeşitli burhanlar geliştirmişler. Bu burhanlarla, Allah’ın vahdaniyetini ihlal edecek bir yaklaşımın mantıki ve makul olmadığını ispatlamaya çalışmışlar. Bizim de böyle yapmamız gerekiyor. Son noktaya kadar araştıracağız, inceleyeceğiz, tartışacağız. Ta başlangıçta teslim olduğumuz imani esasa tahkiki ve müdellel bir şekilde inanmış olacağız. Biz yokken Allah (c.c.) bizi yokluktan varlığa çıkardı. Bu hakikaten çok büyük bir rüçhaniyet. Her bir varlık üzerinde insafla düşünüldüğünde onu var edenin varlığına doğru bir yolculuk yaptığını görürüz. Böylelikle de Allah’ın iradesi, ilmi, azameti, kudreti karşısında acziyetimizi çok daha net bir şekilde görürüz ve itiraf ederiz. İşte sormak, sorgulamak ve son noktaya kadar gitmek bizim acziyetimizi kul olarak da makul olarak da ispatlamak sonucunu doğurur.

Kur’an-ı Kerim’de “Ben insanları ve cinleri sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) buyuran Rabbimiz yaratılış gayemizi hatırlatıyor bizlere. Bu bağlamda “kulluk”tan anlamamız gereken nedir?

Ayette bana ibadet etsinler, bana kulluk etsinler şeklinde geçiyor. Dikkat ederseniz kulluk etmenin içerisinde ibadet deyince biraz daha özelleştiriyoruz. Yani Hz. Peygamber aracılığıyla zamanı, mekânı, şekli, tertibi bize bildirilmiş olan İslam’a özgü ritüellerdir bunlar. Namaz, oruç, hac, zekât gibi. Aslında bu, kulluğun dar anlamı diyebiliriz. Biz bunları yapmakla Yaradan’ımıza karşı kulluk yani ubudiyet görevimizi yerine getirmiş oluyoruz. Ancak bu, dinî hükümlerin bir cüzünü oluşturuyor. Çünkü dinî hükümler; itikadi hükümler, ameli hükümler ve onlar da kendi içerisinde ibadetler ve muamelelerden oluşmaktadır. Bunların yanında bir de ahlaki hükümlerimiz var. Her ne kadar böyle kategorize ediyorsak da eğer bir dinî hüküm tevatüren sabit olmuş, mana itibarıyla da muhkemlik ifade ediyorsa ona inanma zorunluluğumuz var. İşte bunları yerine getirdiğimizde yani delillerle sabit farzlara farz, haramlara haram deyip gereğini yerine getirdiğimizde kulluk yapmış oluyoruz. Dolayısıyla inanmak suretiyle, namaz kılarak, oruç tutarak, zekât vererek, ibadet yaparak, yalan söylemeyerek, ahlaki davranarak, ihsanda bulunarak, insanlara hitap ederken yumuşak bir lisanla (kavl-i leyyin) konuşarak da kulluk vazifemizi yerine getirmiş oluyoruz. Yani yasaklardan kaçınmak, emirleri yerine getirmek suretiyle hatta Kur’an’da ve sünnette emredildiği üzere adab-ı muaşeret kurallarını yerine getirmekle bile kulluk vazifemizi ifa etmiş oluyoruz.

Modern dünyanın getirdiği yeni alışkanlıklar pek çok düşünceyi yerinden etti. Yaşanan bu büyük değişim ve dönüşüm, bireyi hem iç hem de dış dünyasında yalnızlığa itti. İçinden geçtiğimiz dijital çağda hayatın anlamını, varoluşun anlamını nasıl bulacağız?

İnsanların son dönemlerde dijital dünyaya bağımlı hâle geldiğini hep birlikte görüyoruz. Yeşilay, artık dijital bağımlılıkla mücadele konusunda da çalışmalar yürütüyor. Bunun önüne ne kadar geçebiliriz? Elbette birtakım tedbirler uygulayabiliriz. Psikiyatrlar dijital uygulamalara birtakım sınırlamaların getirilebileceğini söylüyorlar. Bununla beraber bu sınırlamaların insan özgürlüğünü kısıtlamak anlamına gelmediğini ifade ediyorlar. Dijital çağdan kişinin müstağni kalması mümkün değil ancak ondan müstağni kalamıyoruz diye çaresizliğe düşmeden ve onun esiri de olmadan meşru bir yaşam standardı oluşturmak gerekiyor. Dijital çağa uygun içerikler ve çalışmalar yapmamız gerekiyor. Türkiye ve dünya Müslümanlarının gayesi, dijital çağda çocuklarımızın ve gençlerimizin ilgisini meşru daireye çekebilecek içerikler üretmek olmalıdır. Çağın gerektirdiği şartlar değişse bile bizim varoluş gayemizi ıskalamamamız gerekiyor. Her çağın kendine has iletişim kanal ve yöntemlerini bu amaç doğrultusunda kullanabilecek kişi ve cihazlar konusunda donanımlı olmanın hayatın anlam ve değerine yönelik içerikler konusunda bizlere yardımcı olacağını düşünüyorum. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığımızın çalışmalarını özellikle başta 4-6 yaş Kur’an kursları ve yayınları olmak üzere radyo ve televizyon içeriklerini takdirle karşılıyorum.

Varoluş ve gaye kelimeleri âdeta birbirini zorunlu kılan kavramlar gibi görünüyor. Var olduğumuz için bir amacımız var. Bunun aksini düşünmek mümkün müdür? Yani insan bir amacı olmaksızın yaşayabilir mi?

Var olduysak mutlaka bir amacımız var. Varoluşumuzun bir hedefi ve gayesi vardır. Nedir bu? İyi bir insan, iyi bir kul, iyi bir ümmet, topluma yararlı bir insan olmaktır. Yani bunlar hep birbiriyle örtüşüyor ve birbirini tamamlıyor. İyi bir insan zaten iyi bir Müslümandır. İnsan bir amacı olmaksızın yaşayamaz. İnsan varsa orada bir sebep sonuç ilişkisi vardır. Sebebin de bir gayesi ve sonucu olacak. İrade sahibi bir varlığın başlayacağı ve bitireceği bir nokta olmalıdır ve o noktanın adı “insan-ı kâmil”dir. Allah’ın (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de bildirdiği kurallar çerçevesinde mükemmel bir insan olmamız, bu doğrultuda yaşamımızı sürdürmemiz ve sonlandırmamız gerekiyor.

Öz Geçmiş

Prof. Dr. Ahmet Saim Kılavuz, 1954 yılında Aydın’ın Bozdoğan ilçesinde dünyaya geldi. İlkokulu Bozdoğan’da, orta ve lise öğrenimini Ankara ve Denizli İmam Hatip liselerinde tamamladı (1971). Memuriyet hayatına Bornova (İzmir) Müftülüğünde din görevlilerini kontrol memuru (murakıp) olarak 1972 yılında başladı. 1975 yılında İzmir Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. Aynı yıl İzmir İmam Hatip Lisesinde öğretmenliğe başladı. 1977’de Bursa Yüksek İslam Enstitüsüne Kelam ve İslam Düşüncesi Asistanı olarak atandı. Askerlik hizmetini 1980-1981 yılları arasında Bursa Işıklar Askeri Lisesinde yedek subay olarak yaptı. Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakültesine dönüşmesinden sonra Kelam Ana Bilim Dalı öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1983’te “İman ve Küfür Arasındaki Sınır” adlı teziyle doktor oldu. 1984’te yardımcı doçent, 1989’da doçent, 1995’te de profesör oldu. Çeşitli dönemlerde bölüm başkanlığı, dekan yardımcılığı ve dekanlık gibi idari görevler üstlendi. Bir dönem rektör yardımcısı olarak çalıştı. Ahmet Saim Kılavuz, 2019 yılı Nisan ayında Bursa Uludağ Üniversitesi’nin 9. rektörü olarak atanmış olup hâlen bu görevini sürdürmektedir.