Mağrip diyarı olarak bilinen Afrika’nın kuzey şeridi yüzünü Akdeniz’e dönmüş bir beldedir. Ama tarihî anlamda Mağrip diyarının omuzuna yüklenen ağır yük, Akdeniz’in karşı kıyısındaki Batı diyarının bir eseri olmuştur. XI. asırdan bu yana Batı’da mayalanan Haçlı ruhu, fırsat buldukça İslam âlemine doğru acımasız ve kıyıcı hücumlarından geri kalmamıştır.
İşte Mağrip’in Müslüman beldeleri de bu hayâsız akını göğüsleyen ileri hatların başında gelmektedir. Mağrip ülkelerinden Cezayir, işte bu siyasal iklim içerisinden değerleri ve insan haysiyeti adına direnen pek çok mücadeleci kişilik yetiştirmiştir. Bunlardan birisi de Cezayir’in bağımsızlık mücadelesine fikirleriyle katkılar sunan, bu uğurda canını ortaya koyan Müslüman bir âlim El Arabi et-Tebsî’dir.
Bir âlim yetişiyor
Tebsî, takvimler 1895 yılını gösterirken Cezayir’in kuzeydoğusundaki Konstantin vilayetine bağlı Tebessa’da dünyaya geldi.
Tebsî’nin ailesi kendi hâlinde, tarımla uğraşarak geçimini sağlayan fakir bir aileydi. Fakat babası çiftçilikle uğraşmanın yanı sıra Kur’an-ı Kerim eğitimi veren bir öğretmendi. Böylece Tebsî’nin ilk hocası, babası oldu. Aile ocağında ilk eğitimini babasından Kur’an-ı Kerim ile aldı. Ama bu güzel hoca öğrenci ilişkisinin tadına çok varamadı çünkü henüz sekiz yaşındayken babasını kaybetti.
Kendisi çocukluktan gençliğe doğru yol alırken ilim aşkı günden güne artıyordu. Aile ocağında başlayan eğitim hamlesi, zaman geçtikçe farklı mecralarda sürüyordu. Tebsî, 1910 yılına gelindiğinde ilim için yollara düşmüş ve Tunus’un güneyindeki Mustafa bin Azuz Medresesinde eğitime başlamıştı. Burada nahiv ve sarfın yanı sıra fıkıh ve tefsir dersleri de aldı.
Medresedeki ilk dinî eğitimini tamamlayan Tebsî, İslam kültür dünyasının önemli eğitim ocaklarından birisi olan Zeytune Üniversitesinde okumaya başladı. Buradan mezun olduktan sonra 1920’de bir başka büyük eğitim ocağı olan Mısır’daki Ezher Üniversitesine geçti. Ezher’de farklı İslami ilimler alanında yedi sene boyunca eğitim aldı.
Memleketi Cezayir’de başlayıp Tunus ve Mısır’da devam eden eğitim hayatı tamamlanınca Cezayir’e döndü ve Tebessa’daki küçük bir cami olan İbn Said Camisi’nde imamlık yapmaya başladı.
Kürsüden yükselen ses
Memleketi Tebessa’da küçük bir camide imamlık yapan Tebsî, ufkunu çok geniş tuttu. Bir süre sonra ahalinin ufkunu açan ve onlara kendi değerlerine sahip çıkma konusunda şuur veren vaazları ve hutbeleriyle kendinden söz ettirmeye başladı. O yıllarda Cezayir, Fransız işgali altındaydı ve doğal olarak halkın gözünü açmaya çalışan bir Müslüman âlimi işgalci Fransızlar hemen fark ettiler.
Fransızlar kendi tahakküm düzenlerini sorgulayan ve sorgulatan bir Müslüman din adamına asla tahammül edemezlerdi, elbette müsamaha da gösteremezlerdi. Hemen harekete geçtiler ve Tebsî üzerinde baskı kuruldu ve onu dinlemeye gelenler tehdit edildi. Bu durum üzerine Tebsî, Cezayir’deki başka bir vilayete gitmek zorunda kaldı fakat söylediklerinden ve söyleyeceklerinden asla vazgeçmedi.
Fakat söyledikleri suya atılan taşın oluşturduğu halkalar misali dalga dalga yayılıyor ve kitleler arasında geniş yankı uyandırıyordu. Böylece her geçen gün etrafında halkalananlar artıyordu. Bu aynı zamanda Fransız işgalcilerin kendisine öfkesini de bir o kadar artıracaktı.
Mücadele nizami hâle
geliyor
Cezayir’in Fransız sömürgesinden kurtulması ve bağımsızlığına kavuşması konusunda herkes elinden ne gelirse ortaya koymaya çalışıyordu. Bu konuda elbette en önemli görev Müslüman âlimlere düşecekti. Âlimler, Müslüman Cezayir toplumunun izzetini kurtarmak ve daha organize olarak mücadeleyi omuzlamak için harekete geçtiler. İşte, tam bu noktada 1931’de Şeyh Abdulkadir bin Badis tarafından Cezayir Âlimler Birliği kuruldu.
Zihnini ve ruhunu bu mücadeleye vakfeden Tebsî hemen bahsi geçen oluşum içinde yer aldı ve dahası çalışmalarıyla birliğin ön saflarında mücadele etti.
Tebsî mücadelesini tam da halkın içinden yapıyordu. Örneğin Tebessa halkının, kendisini çağırması üzerine duraksamadan memleketine giden Tebsî, burada yeni bir medrese ve cami inşa edilmesine de ön ayak oldu. Bu hamle yani memleketinde kız ve erkek çocukların dinî eğitim alabileceği medrese ile cami, onun, halkın şuurlanmasına ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Bunu sadece fikirde bırakmamış, kendisi en öne geçerek inandığı mücadelede ne denli samimi olduğunu göstermiştir.
Tebsî’nin bu gayret ve samimiyeti her gün kitle üzerinde daha çok karşılık buluyor ve kendisi bir sembol hâline geliyordu. Öyle ki 1935 yılında Cezayir Âlimler Birliği genel sekreterliğine seçildi, ardından fetva komitesi başkanı oldu. Bununla birlikte dönemin gelişmeleri de onu daha fazla öne çıkarıyordu. Âlimler Birliği içindeki iki önemli şahsiyetten Badis’in vefat etmesi, Şeyh El-Beşir el-İbrahimi’nin de Fransızların baskısı sonucu sürgünde olması nedeniyle Fransa’nın hedefindeki isim artık Tebsî olacaktı. O da bu konuda asla taviz vermeyecek, Cezayir’in bağımsızlığı konusunda önemli fetvalar çıkarıp halkı devrime katılmaya teşvik eden çağrılarda bulunacaktı.
Fransızların öncü bir
şahsiyete saldırıları
Artık Tebsî’nin neredeyse bütün gayreti Cezayir’in Fransız sömürgesinden kurtulması, Cezayirli gençlerin direnişe katılması içindi. Başta gençler olmak üzere ahaliyi şuurlandırmak için “Şehab” gazetesinde yazılar kaleme aldı. Yazılarındaki “Ey Cezayirliler, her neredeyseniz Cezayir size haykırıyor!” girişiyle, özellikle gençlerin bağımsızlık direnişine katılmasında etkili oldu.
Tebsî’nin bu tavizsiz tutumu ve sömürgecilik karşıtı fikirleri Fransızları bir hayli öfkelendirdi. Durumun ciddiyetinin farkına varan çevresi Fransızlara hedef olmaması için Tebsî’yi Cezayir’den ayrılmaya ikna etmeye çalıştı. Fakat o, bunu reddetti. O, durumu çok açık biçimde şöyle değerlendiriyordu: “Ölüm korkusuyla hepimiz çıkarsak halkın yanında kim kalacak?”
Bu konuda başka bir yazısında aslında ömrünü adadığı davayı şöyle kelimelere dökmekteydi: “Benim üzüntüm, kederim, bu Müslüman ümmetin çocuklarının dinlerinden uzaklaştırılmaları, ülkelerindeki bu sömürgecilere sessiz bırakılmaları, hatta onlarla iş birlikçilik yapmalarıdır.”
Şehadete giden yol
Fransız sömürge yönetimi kendi tahakküm ve eziyet düzenlerini yıkmaya çalışan âlimi susturmaya kararlıydı. Hemen harekete geçtiler ve Cezayir Âlimler Birliği ve Tebsî’nin evine baskın düzenlediler.
Fransız sömürge askerleri Tebsî’nin evini bastıklarında bu gayretli ve dik duruşlu âlim hastaydı ve yataktaydı. Fakat sömürgeciler için bu hiçbir şey ifade etmiyordu. Tıpkı Fransız İhtilali’nin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ilkelerinin, sömürgecilik konusunda bir şey ifade etmeyişi gibi.
Tebsî, hasta olmasına rağmen yatağından zorla çıkarıldı ve ayakkabısını bile giymesine izin verilmeden elleri ve ayakları bağlı, bitkin bir şekilde tutuklandı. Ama bu, dramın ilk basamağıydı. Fransızlar Tebsî’yi yıldırmak, ezmek ve susturmak için her şeyi denemeyi kafalarına koymuşlardı.
Zindana konulduğunda artık baskı, yerini işkenceye bırakmıştı. Cezayirli âlim üzerinde neredeyse her tür korkunç işkence denenmekteydi. Görevli Fransız komutanın motor yağı ve asfalt karışımını ateş üzerinde kaynattığı ve ardından direnişe destek vermekten vazgeçmemesi hâlinde kendisini kaynayan yağın içine atacağı tehdidinde bulunduğu dahi tarihe not düşülen bilgiler arasındadır.
Tebsî, hayatının her aşamasında sergilediği vakur ve dik duruşunu zindanda ve işkence altında da sürdürdü. Cezayir direnişine destek vermekten vazgeçmedi. Bunun üzerine Fransızlar tarafından günbegün işkencenin dozu artırıldı. Nihayetinde Müslüman halkı sömürgeciliğe karşı uyarma uğruna vakfettiği hayatı işkence altında bir zindanda son buldu.
Bir Müslüman âlim olan Tebsî, Fransız zulmünün elinde şehit olmuştu ama daha sonra ortaya çıkan durum insan haysiyeti açısından Fransa adına içler acısıydı. Çünkü Fransız yönetimi elinde zindanda tutulan Tebsî’ye ne cenaze töreni yapıldı ne de naaşı yakınlarına verildi. Günümüze değin kendisinin mezarına dair bir iz bulunamaması, tarihin bir kara lekesi olarak ortada durmaktadır.
Sömürgeciler, işkence ederek Müslüman âlimin hayatına son vermişlerdi ama onun Cezayir’in Müslüman gençlerine ektiği iman ve direniş tohumlarının filizlenmesine engel olamadılar. Cezayir’in, Fransa’nın sömürgeci işgaline karşı, 1 Kasım 1954’te başlayan bağımsızlık mücadelesi, sekiz yıl sürdü ve 1,5 milyon kişinin canına mal oldu. Bu çetin mücadele Tebsî ve daha birçok âlimin halkı şuurlandırma gayretiyle nihayetinde bir Müslüman beldenin bağımsız olması ve Müslüman bir halkın başı dik bir biçimde insan haysiyetini ayaklar altına alan sömürgecileri topraklarından kovmasıyla sonuçlandı.