Ali eytullah ÇAKIR
“Başkasında görüp de nefret ettiğin şey, sana edeb olarak yeter.” Ömrünü “felsefe-bilim”in ne demek olduğuna adayan bir isim düşünün. Kaleme aldığı “Sorun Nedir?” adlı kitabın daha ilk sayfasında sizi Hz. Ali’nin bu meşhur sözüyle selamlıyor…
İtiraf etmeliyim ki bir felsefeci olarak tanıyıp bildiğim Teoman Duralı’nın mezkûr kitabını alıp da ilk sayfada böyle bir sözle karşılaşmak beni fazlasıyla şaşırtmıştı. Zira alanım olmamasına rağmen felsefeye, düşünce tarihine meraklı fakat kafası çokça karışık toy bir üniversite öğrencisi olarak kendime bir çıkış yolu, bir menzil aradığım dönemlerdi. “Filozof ve felsefe ne demektir”e dair beylik yargılarla, sığ zanlarla dolu bir zihin dünyasına sahip olduğumu dün gibi hatırladığım dönemler…
“Sorun Nedir?”i büyük bir sancı, heyecan, şaşkınlık ve hayıflanmayla okuduğumu anımsıyorum. Evet, sancı duyuyordum zira metin daha ilk andan itibaren olağan dışı bir derinlikte olduğunu ayan beyan gösteriyor ve hakkıyla anlayamadığımı derinden hissettiriyordu. Heyecan duyuyordum zira kitapta sadece felsefe değil aynı zamanda tarih, coğrafya, edebiyat, dilbilim, kökenbilim, antropoloji, sosyoloji, ilahiyat, biyoloji vb. pek çok disipline dair derinlikli bölümler ve dünyanın pek çok yöresinde yaşandığı anlaşılan anılar vardı. Heyecanlanmama neden olan bir başka etken de kitabın “Sözbaşı” bölümünde Teoman Duralı’nın kullandığı şu cümle olmuştu: “Burada, din ile düşünce bakımından İslam vasfını taşıyan hikmeti esas edinmiş bir felsefe-bilim sistemliliğinin nasıl inşa olunabileceğinin yolunu yordamını araştırıp bulgulamanın peşindeyiz.” Şaşırıyordum zira metin, daha evvel hemen hiç karşılaşmadığım bir Türkçe ile muhatap ediyordu beni. Çok özgün, nevi şahsına münhasır, kudretli bir Türkçe… Felsefeye dair pek çok temel kavramın ana dilimdeki karşılıklarıyla dolup taşan bir anlatı… Örneğin Sokrates’in meşhur “daimon”u yerine “vicdan”ı, Herakleitos’un “logos”u yerine “maneviyat”ı, mitolojinin “kaos”u yerine “kargaşa”; “kozmos”u yerine “düzgünlük”ü, bilgi felsefesinin “refleksiyon”u yerine “teemmül”ü, “informasyon”u yerine “malumat”ı, “meditasyon”u yerine “tefekkür”ü ve daha nicesi… Hayıflanıyordum zira nasıl olur da gerek bu kadar derinlikli bir eser neşredebilmiş gerek felsefeyi, hikmeti Türkçe olarak bu kadar seçik bir şekilde anlatabilmiş bir isimden bunca zaman bihaber kalmışım diye…
Bütün bu hayıflanmalarım, dua niyetine geçmiş olacak ki yıllar sonra kader bizi Teoman Hoca ile bir araya getirmişti. TRT2 bünyesinde 2018 yılında başlayan ve tam 94 bölüm sürecek olan “Teoman Duralı ile Felsefe Söyleşileri” programının editörü olmak düşmüştü nasibime. Zihin dünyamın şekillenmesinde apayrı yeri olan bir üstatla bilfiil hoca-talebe, usta-çırak, baba-oğul ve dost olmak lütfuna mazhar olmuştum. Dost ifadesini burada bilinçli kullanıyorum. Zira kendisi her daim şunu hatırlatırdı bana: “Biz evvela dostuz Aliciğim!” Yeri gelmişken benim için çok özel olan bir anıyı paylaşmak isterim: Aslında ismim Beytullah. Ali ise göbek adım, kimlikte yazmıyor. Çok nadirdir kendimi Ali Beytullah olarak tanıtmam. Hoca ile ilk tanışmamızda neden bilmem ismimin Ali Beytullah olduğunu söyleyiverdim. Pek beğenmişti. “Hangisini kullanıyorsun?” diye sorduğunda “Beytullah.” diye cevaplamıştım. “Müsaaden olursa sana Ali diye hitap edebilir miyim? Zira ben Hz. Ali’yi çok severim de.” deyivermişti. Yıllarca eserlerini şevkle okumaya, anlamaya çalıştığım Hocam, karşımda kanlı canlı duruyor ve tabiri caizse bir de isim babam oluyordu. Ne büyük şeref, ne büyük lütuftu benim için…
Zaman akıyor ve Hoca ile olan teşrik-i mesaimiz her geçen gün daha bir derinleşiyordu. Kendisini tanıdıkça onun sadece çok büyük bir ilim adamı değil aynı zamanda ne kadar özel bir insan olduğuna da tanık oluyordum. Nezaketi, edebi, mütevazılığı, hoşsohbetliği, kibirden azadeliği, samimiyeti, güler yüzlülüğü ve dehalara has bir özellik olan çocuksu saflığıyla karşı karşıya buluyordum kendimi. Kitaplarında insan olmaya dair sarf ettiği o “büyük sözleri, tespitleri” kendi hayatına bizzat tatbik ediyor, inandığı, anlattığı, öğrettiği gibi yaşamaya gayret ediyordu Hoca. Büyük insanların alametifarikası olan örneklik ve kılavuzluk görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışıyordu. Hatta sınırlarını zorlayarak ve çok zaman kendine haksızlık ederek yapıyordu bunu. Telefonları susmuyor, sürekli bir yerlere konferans vermesi, televizyonlara konuk olması, imza günü yapması gibi sebeplerle çağrılıyordu. Yorgun ve takatsiz olmasına rağmen kimseye hayır diyemiyordu. Bir gün dayanamayıp “Hocam neden kendinizi bu kadar yoruyorsunuz, sizi sizden korumamız lazım aslında. Canınıza yazık yahu!” diye çıkışmıştım resmen. Tebessüm etmiş ve “Evet çok haklısın, çok yoruluyorum Aliciğim! Ama insan olmanın şartlarından bir tanesi de diğerkâmlıktır, ne yapalım böyle buyurmuşlar.” şeklinde kallavi bir cevap almış, dizimi kırıp oturmuştum yerime. Peki, hatası yok muydu hiç? Elbet vardı. Hatta kimi hatalarını, geçmiş pişmanlıklarını yeri geldikçe paylaşır, anlatırdı uzun uzun. O da hepimiz gibi bir insandı nihayetinde. Ama şuna şahitlik ederim ki “yalan” onun menziline kıyısından köşesinden dahi yaklaşamıyordu. Zira o, çok önem verdiği Kant’ın ahlak öğretisinin temelinde yer alan “ödev insanı”nın ete kemiğe bürünmüş hâli gibiydi. Yahut kitabının girişine alıntıladığı ve benim de bu yazının ilk cümlesi olarak kullandığım Hz. Ali’nin sözünü kendisine pusula kılmış bir edep insanı... Öylesine hassastı ki böyle konularda, çekimlerimiz devam ettiği sürece bir gün dahi olsun yanında getirdiği giysi çantasını ne bana ne de bir başkasına taşıtmıştı. Üstelik orada bulunan hemen herkes bunu yapmaya can atarken. Hadsizlik edip de “Neden?” diye sorduğumuzda şu cevabı vermişti: “Yahu elim ayağım tutuyor! Üstelik bu benim ödevim, sizin değil!”
Fark edileceği üzere Teoman Duralı, ardında sadece ilmî değil aynı oranda büyük bir insani miras da bırakarak kavuştu dâr-ı bekaya. Yokluğunu doldurmak belki de en çok bu yüzden zor. Zira hem ilmi hem insani hasletleriyle, yani hem nazari hem ameli birikimiyle hepimiz için eşine az rastlanır bir portre çizdiği kesin. Bilmeyenler yahut yeni tanıyanlar için Hocanın ilmî özelliklerinden biraz daha bahsetmek, en azından birlikte yaptığımız program boyunca bana ne kattığına dair temel birtakım şeyler söylemek istiyorum. Yoksa onun ilmî yönünü anlatmaya kalkmak haddim değil elbette! Bu noktada bir ara nağme olarak şunu da belirtmem gerekiyor: Hocayı daha yakından tanımak isteyenler için en sağlıklı yol; yazdığı eserleri, verdiği konferansları, yaptığı programları takip etmek. Bir de “Hocaların Hocası Teoman Duralı”nın rahle-i tedrisinden geçmiş ve bugün akademi dünyasında her biri kendi alanında ustalaşmış hocalarımıza kulak vermek: İhsan Fazlıoğlu, Cengiz Çakmak, Ayhan Bıçak, Oktay Taftalı, O. Faruk Akyol ilk kalemde aklıma gelen isimler. Unuttuklarımın, bilmediklerimin affına sığınırım.
Teoman Duralı kaptanlığında yürüttüğümüz program süresince ilmî anlamda öğrendiğim en temel ve benim adıma belki en önemli şeyin; doğru, tutarlı, sistemli kısaca felsefi-eleştirel düşünmenin ne demek olduğunu öğrendiğimi söyleyebilirim. Hocada görüp fark ettiğim ve ilmî anlamda beni ziyadesiyle etkileyen başka pek çok şey de var tabii. Aslında saymakla bitmez. Mesela maziye dair esas ödevimizin Gustav Mahler’in nefis deyişiyle “küllere tapmak değil ateşi (közü) korumak” olduğunu ve bunun yolunun da içi boş, hamasi, kolaycı söylemlerden değil fikir ve yaşam çilesinden geçtiğini en çok onun sayesinde fark ettim desem sanırım abartmış olmam. Bütün bunların dışında hikmet pınarından beslenmeyen, tabiri caizse “insaf”ı olmayan bir felsefe-bilim anlayışının bütün insanlık adına ne fena, ne içinden çıkılmaz sonuçlar doğuracağını en sarsıcı hâliyle görmemi sağlayanların başında geliyor Teoman Duralı. Bugün içinde yaşadığımız ve kendisinin “Çağdaş Küresel Medeniyet” olarak tanımladığı o “ucube yapının” özde ne olduğuna, ne tür bir insanlık-medeniyet krizine yol açtığına, pazarladığı sahte cazibesiyle aslında bizleri nasıl karanlık bir mağaraya hapsetmek istediğine dair nice tüyo aldım Teoman Duralı’dan ve bu mağaradan nasıl, ne şekilde kurtulabileceğimizin yoluna, yordamına dair nice reçete öğrendim.
Bunu yazdığımı görse muhtemelen itiraz eder, kendine has tavrıyla “Estağfurullah.” derdi ama Teoman Duralı benim nazarımda mağaranın dışına çıkıp ışığın kaynağını görmeyi başaranlardandı. Sonra tekrar mağaraya dönerek gölgeleri seyreden fakat gördüğüı şeyin ne olduğunu tam olarak kestiremeyen talepkârlara, onlarca yıl süren bir emek sonunda inşa ettiği köprüyü işaret ederek mağaradan çıkış yolunu gösteren bir modern zaman Eflatun’uydu. Bilmem ki nasip olur mu o köprüden geçebilmek… Rahmet olsun, vesselam…