Yeryüzünü imar ve ıslah vazifesiyle yükümlü insan, inşası bizzat Allah tarafından emredilen ve yeri gösterilen ilk mabet Kâbe’yi maddi olarak imar ederken mabet de insanı manevi olarak imar etmiştir. İnsan ve mabet arasındaki bu dönüştürücü etki bir bakıma tarihi de belirlemiştir: Mabet şehir mimarisinin merkezi birimi, şehrin sakinlerini tanımlayan kimliğin ve değerlerin en bariz simgesi olmuş, şehir mabetle tanımlanmıştır. Dünyanın dört bir yanını bu kimlikle irşat eden yeryüzü mescitleri, kimi zaman mütevazı bir kubbe, kimi zaman bir mimari şahika ya da abidevi bir bina olarak insanın varoluş sebebinin, insan-mabet ilişkisini belirleyen ve nihayet yön veren bu başlangıç noktasının hatıralarını taşır.
Hz. Peygamber (s.a.s.), belki de bu imarın dönüştürücü etkisine dikkat çekerek Mescid-i Harâm’ın, Mescid-i Aksa ve Mescid-i Nebevi’nin ziyaret edilmeye değer üç mescit olduğunu belirtmiştir. Öyle ki bu mescitlerde yapılan ibadetler diğer mescitlerdekine nazaran daha faziletlidir. (Buhari, Fazlü’ş-şalât fî mescidi Mekke ve’l-Medîne, 1.) Zira Mescid-i Harâm’ın merkezindeki Kâbe, bizzat Allah tarafından harem/dokunulmaz kılınmış (Ankebut, 29/67.) Mekke’de, Hz. İbrahim’in duasına mazhar olmuş bu emin beldede, ekin bitmeyen bir vadide (İbrahim, 14/37), âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak inşa edilmiştir. (Âl-i İmran, 3/96.) Hz. Âdem’in, Hz. Şît’in, en çok da onu temelleri üzerinde yeniden yükselten, dualarının bereketi bugün de hissedilen Hz. İbrahim’in, Hz. İsmail’in ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in tevhid mücadelesinin simgesidir. Kâbe’nin gölgesinde dünyaya gözlerini açan, burada büyüyen, burada vahye muhatap olup risaletinin on üç yılını burada geçiren Hz. Peygamber’e isra ve miraç bu topraklarda iken ihsan edilmiş, yeryüzü yolculuğu ile hakikat yolculuğu Kâbe’nin gölgesinde birleşmiştir. Fetihten önce Mescid-i Harâm’ı ziyareti engellemenin ve halkını oradan çıkarmanın büyük günahlardan sayıldığını belirten ayette (Bakara, 2/217.) olduğu gibi Hz. Peygamber’in fetih konuşmasını Mescid-i Harâm’da yaparken oraya sığınanların güvende olacağı müjdesinde mescidin emniyet mahalli olduğu (Bakara, 2/125.) vaadinin izleri vardır.
Mescidin merkezini belirleyen Kâbe-i Muazzama’nın yanı sıra, Kâbe’nin inşası sırasında Hz. İbrahim’in dayanak olarak kullandığı, hacca davetinin ilk mekânı, Müslümanların namazgâhı (Bakara, 2/125.) Makam-ı İbrahim, yine onun tarafından tavafın başlangıç noktası olarak Kâbe’nin güneydoğu köşesine yerleştirilen Hacerülesved, Kâbe’nin bir parçası sayılan Hicr-i İsmail, nice dualar şahidi Mültezem ve nice tevbeler mahalli Müstecâr, Allah’ın şiarı, Hz. Hacer’in istikamet ve gayretinin sembolü Safa ve Merve tepeleri ile onun müstecâb duası zemzem kuyusu Mescid-i Harâm’ın mukaddes unsurları arasında sayılır. Dünya Müslümanlarının kıblesi (Bakara, 2/150.) olan bu mukaddes mekân, dünyanın her bir köşesinden gelenlerin hac, umre, tavaf ve kurban ibadetlerini yapmak üzere cem oldukları, dua ve niyazda bulundukları bir arınma mevkiidir. Tarihi boyunca geçirdiği sel ve yangınlar sebebiyle kimi zaman zarar görse de her seferinde yeniden inşa edilmiş, Müslümanlar bu kutlu emaneti muhafazayı, vecd ile ona hizmet etmeyi kutlu bir vazife bilmişlerdir.
Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir zamanında Kâbe’yi çevreleyen ve tavaf için ayrılmış bir alandan ibaret olan Mescid-i Harâm, Hz. Ömer döneminde ihata duvarıyla çevrilmiştir. İslam fetihleriyle artan Müslüman nüfusun mekân ihtiyacı Mescid-i Harâm’ın sonraki süreçte de genişletilmesini gerektirmiştir. Hz. Osman döneminde başlayan genişletme faaliyetleri Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar döneminde ortaya çıkan ihtiyaçlar doğrultusunda çeşitli tadilatlarla sürdürülmüş, mescide direkler, revaklar, alemli kubbeler, minber ve minareler ilave edilmiştir. 1517’de Haremeyn-i Şerîfeyn hizmetini deruhte eden Osmanlı Devleti, Hâdimu’l-Haremeyn sıfatıyla mescidin tamiri ve tezyiniyle doğrudan ilgilenmiş, Mescid-i Harâm mimari açıdan kesin şeklini II. Selim ve III. Murad zamanında almıştır. Mescidin zemin mermerleri, aydınlatmayı sağlayan kandiller, avizeler ve şamdanlar, Kâbe’nin altın oluğu ile Hacerülesved’in gümüş mahfazası bu mukaddes mescitte yer bulmuş Osmanlı yadigârlarıdır.
Emeviler döneminde başlayan Kâbe-i Muazzama ve Metâf-ı Şerîf’e her namaz vakti bitiminde tütsü-buhur ve güzel koku sürülmesi uygulaması Osmanlıların son zamanlarına kadar sürdürülmüş, Mescid-i Harâm sandal ağacı, gül suyu, amber ve miskle kokulanmıştır. İslam coğrafyasının her bir beldesi Mescid-i Harâm’ın bereketinden paye almak için yarışmış; mermer sütunlar Şam ve Mısır’dan getirilmiş, Kâbe-i Muazzama’nın kisvesi Şam’da, Horasan’da, Mısır’da ve İstanbul’da dokunmuş, işlenmiş ve bu mukaddes beldeye merasimlerle gönderilmiştir. Hâdimu’l-Haremeyn Osmanlı sultanları, “Tavaf edecekler için, kendini ibadete verecekler, rükû ve secde edecekler için beytimi temiz tutun.” (Bakara, 2/125.) ayetinin gereğini yerine getirebilmek için Ferâşet-i Şerîfe hizmetini tanımlamış, Mescid-i Harâm’ın temizliği vazifesi saray terbiyesinden geçmiş, kendi arzularıyla emekli olan mütevazı ve müeddep saray görevlilerine tevdi edilmiştir.
Suud idaresi tarafından planlaması yapılan mescidin genişletilmesi faaliyetleri çerçevesinde, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescide girdiği Bâbüsselâm (Benî Şeybe Kapısı), Kanuni’nin takdimi olan ihtişamlı minber, kubbeli ve parmaklıklı Makam-ı İbrahim binası, dört mezhebi temsil eden Makâmât-ı Erbaa ile biri muvakkithane diğeri kütüphane olan iki kubbe (kubbeteyn) tavaf alanından kaldırılmıştır. Yine bu çerçevede izdiham mahalline dönüşen Zemzem binası metâfın altına alınmış, su tevzi buradan sağlanmıştır. Genişletilmesine paralel olarak kapılarının sayısı her geçen gün artan mescidin merdivenlerinde, minare kaidelerinde, kapı ve pencere kemerlerinde göze çarpan mukarnaslar, kemerler ve kabartmalarla Kuzey Afrika ve Endülüs mimarisinin tezyin unsurları göze çarpmaktadır. Bilhassa ramazanda ve hac mevsiminde artan nüfusun ihtiyacına binaen kat sayısı da arttırılan ve yeni bloklar ilave edilen Mescid-i Harâm’ın alanı Hz. Ömer döneminde 3613 metrekare iken, bugün yapılan son çalışmalarla 1.5 milyon metrekareye ulaşmıştır. Bugün Mescid-i Harâm yaklaşık iki milyon kişiyi aynı anda ağırlama kapasitesiyle yeryüzünün en büyük mescidi unvanını korumaktadır.
Hac aylarında dünyanın her bir köşesinden Müslümanları cemeden Mescid-i Harâm, tarihi boyunca bir ilim merkezi olarak da öne çıkmıştır. Harem-i Şerif’in avlu ve revakları nice ders halkalarına şahitlik etmiş, İslam coğrafyasının muhtelif bölgelerinden gelen âlimlere Mescid-i Harâm’da fetva sormak, ilmî müzakerelerde bulunmak bir gelenek hâlini almış, bütün bu faaliyetler İslami ilimlerin oluşumuna katkı sağlamıştır. Evliya Çelebi’nin tespitlerine bakılırsa Mescid-i Harâm çevresinde hac aylarında ribat olarak da hizmet veren kırk kadar medrese, mescidin eğitim-öğretim merkezi olma hüviyetinin bir yansıması olmalıdır.
Mescid-i Harâm bütün bu tadilat ve tezyin unsurlarından azade, kıymetini mahza Kâbe’nin mescidi olmasından, Allah tarafından Harem kılınmasından alır. Bu Harem’i belirleyen sınırlar, bütün ziynetlerinden, sosyal ve ekonomik statülerinden sıyrılan, beşerî zaaf ve kayıtsızlıklarından uzaklaşan insana bu dünyaya gelişini, varoluş sebebini sorgulatıp yeniden dirileceğini, mahşeri ve hesap gününü hatırlatırken insanın yeryüzündeki sınırlarını ve sorumluluklarını da belirlemiş olur. Mescid-i Harâm’da uyulması gereken ihram yasakları, Allah’a ve mukaddes beldeye yakın olmanın, kâinatın bir parçası olarak ilahi huzurda bulunmanın şuuruna daimî bir çağrıdır. Herkesin sığındığı ancak kimsenin sahip olamadığı, sevgisi ve hasreti her müminin derununda saklı bu mukaddes mescit, Allah’ın dininin şiarı olarak tarihin sıfır noktasına işaret eder: İnsan mabedi, mabet insanı inşa etmiştir. Onu ziyaret eden her Müslüman kendi sıfır noktasıyla yüzleşecek, yeniden doğuşunu ve dirilişini idrak edecek, âlemlere bereket Kâbe’nin gölgesinden aldığı ilhamla, âlemlere rahmet Hz. Peygamber’in (s.a.s.) izinde yeryüzü yolculuğunu hakikat yolculuğuna dönüştürecektir.