OKUMANIN DİYALEKTİĞİ

Kerim ALPTEKİN
Ordu Altınordu Hasanbey Camii İmam Hatibi

Dinlerin, ideolojilerin, değerlerin, kimliklerin, kültürlerin hiç olmadığı kadar tehdit altında olduğu gerçekliği karşısında sorunun özüne vâkıf olmaya çalışanlar için modern dünya ile paralel okumaların, analizlerin, üretimlerin birbirini takip etmesinin gerekliliği kabul edilmesi gereken bir husustur. Söz gelimi bu alanlarla ilişkili sanat, edebiyat, sosyoloji, tarih, felsefe ve bilim başta olmak üzere yaslanabileceğimiz düşünce ve eserlerin olan biteni anlamamızda ve güvenilir bir bilgi zeminine sahip olabilmemizde etkin araç oldukları yadsınamaz. Bu durumda küresel ölçekte inançları, yönelimleri belirleyen köklü değişimler karşısında hakikat derdi olanların okuma ile ilişkilerini gözden geçirmeleri elzemdir. Aksi hâlde içe kapanan savunmacı ve sloganik söylemin alanına sıkışmaktan hakikatin kaygısından aidiyetin kaygısına iltica ederek zihin esnekliğini kaybetmiş psikolojiden ve yaklaşımlardan kurtulamayız.

Değişimin etkisiyle kültürel değerlerin akışkan hâle geldiğini söyleyen Zigmunt Bauman ve katı olanın buharlaştığı, kutsal olanın dünyevileştiğini ifade eden Marshall Berman’ın analizlerinin toplum üzerindeki iz düşümlerini ürettikleri farklı insan tiplerinde görebiliyoruz. Yeni paradigmalar ekseninde inşa edilen sosyal ve kültürel gelişmeler karşısında akışkanlığın neyi ifade ettiğinin, buharlaşanın ne olduğunun bilinmesi için farklı disiplinlerin, düşünürlerin kapılarını çalmak zorundayız. Zira hızına ve içeriğine yetişemediğimiz akışkan hayata karşı takınacağımız tavrın, geliştireceğimiz argümanların, yaklaşımların yetersiz olacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Genelde insanı konu edinen sosyal bilimlerin, özelde ise ilahiyat alanının çoklu okumalar aracılıyla yaşanılanların ne olduğunu çözümleme gibi bir sorumlulukları var. Örneğin kullandığımız din dili, konuları izah ederken sunduğumuz içeriğin niteliği, sorulara karşı ürettiğimiz cevapların tatmin ediciliği kişinin kendisini yetiştirmesine bağlıdır. Din psikolojisi, din sosyolojisi, iletişim, din felsefesi ve edebiyat gibi çoklu alanlarda okunacak kitaplar zamanla bireyin ufkunu açmasına, yetkinlik kazanmasına, aldığı temel dinî eğitiminin üstüne estetik ve kullanışlı bir bakış açısına sahip olmasına yardımcı olacaktır.

Neyi, niçin okumalıyız?

İnsanla kitap üzerinden konuşan Rabbimizin okumak, öğrenmek ve kalem ile verdiği ilk mesajları doğru anlaşılmalıdır. Yüce kitabımız “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9.) ayetindeki kıyaslamayla okumaya, anlamaya, düşünmeye bir üstünlük vesilesi addetmiştir. Sevgili Peygamberimizin “ilim öğrenmenin kadın ve erkeğe farz” (İbn Mace, Mukaddime, 17.) olduğunu söylemesinden bu faaliyetin kişinin keyfiyetine bırakılan sıradan bir iş olmadığını anlıyoruz. O hâlde ne ile ne kadar ve nasıl besleneceğimizin cevabını vermek gerekiyor. Zira aktarım yapmanın ötesine geçerek sağlam bir arka plana sahip bilgiyle üretici zihne sahip insanlara ihtiyaç olduğu ortada. Pergel metaforundaki gibi dinin değişmez sabitelerinin bilgisinin yanında farklı bilgi türlerinin kendilerine özgü düşünsel izleklerini tarayarak anlamaya çalışmak zengin bir bilinç inşasına katkıda bulunacaktır. Özsuyunu vahiy ve sünnetten alan dirimsel okumalarla insan, kültürel birikimini güçlendirmekte ve âdeta çeliğine su katmaktadır. İlle de sosyal bilimlerin kitaplarının okunmasına itiraz seslerini duyduğumuzda aklımıza şu soruları soralım: İnsan okumadan yaşadığı hayatın öznesi olabilir mi? İnsanlığın yaşadığı krizleri, sosyopolitik ve kültürel değişimleri ve bu tahavvüllere sebep olan temel dinamikleri doğru anlayarak tahlil eden, çözüm üreten zihniyet nasıl oluşacak? Değişik mecralardaki gelişmeleri özgün bir dil ve bilgi ile nasıl yorumlayacağız? Dinin ontolojisine yönelik yapılan suikast girişimlerine karşı İslam’ı hangi birikimle savunacağız? İlahiyat alanında doğru dinî bilgiye sahip olmak tek başına yeterli midir? Mesela edebiyat ve şiirle ilgilenen bir din görevlisi daha iyi tahlil ve tasvir etme imkânlarını geliştiremez mi? Veya din görevlisinin psikoloji bilgisine sahip olması her yaş gurubunun sosyoekonomik ve kültürel seviyesine göre kırmadan, usandırmadan dini nasıl anlatabileceği noktasında avantaj sağlamaz mı? Vahyin, sünnetin, bilginin sunulacağı, aktarılacağı insanın birçok yönüyle tanınması, bilinmesi yani “muhataba görelik” ilkesi esas değil midir?

Tebliğde edebiyatın önemi

Sosyal meselelere sıfırdan ya da tek bir alanın bilgisiyle çözüm üretemeyeceğimize göre sair havzalarda üretilen insanlığın birikimini de hesaba katmalıyız. Bundan dolayı insanı farklı veçheleriyle bilmek, anlamak için sosyal bilimlere ihtiyacımız var.

Bu noktada sosyolojiyi ele alalım. Bauman’ın ifadesiyle sosyolojik düşünmek, baskıcı dünyayı esnekleştirir, sosyolojik düşünebilen insan çok az yönlendirilebilir. Sosyolojik düşünmek, sosyal değişimden payını alan dinin bireysel ve toplumsal tezahürleri üzerine bilimsel teşhislerin yapılmasına kültürel ve sosyal değişimleri anlamamıza katkı sağlar. Sadece anlamayı değil müsamahalı olmayı, empatiyi öğretir. Sosyolojinin alt dalı olan din sosyolojisi de dinin toplumsal alandaki karşılığını, görünümünü inceler. Dolayısıyla öğretilen, anlatılan dinî bilgilerin ve değerlerin toplumsal düzeydeki tezahürlerini sağlıklı değerlendirmemizde yardımcı olur.

Felsefi okumaları değerlendirelim. Tek yönlü bilgiyle insana nasihatte bulunmanın yeterli olamayacağını insanın anlam dünyasına cevap üretememesinden anlıyoruz. Güncel olması hasebiyle örneğin deizm, nihilizm gibi kavramlar hayatımıza girdi. Gençler dijital ortamlarda yaratıcı bir gücün varlığını kışkırtıcı, etkileyici ve kıvrak sorgulamalarla inkâr eden sayısız mesajlarla, yayınlarla karşılaşıyorlar. Samirilerin yaptığı buzağı gibi teknoloji tarafından yapay zekâ aracılığıyla rehin alınıyoruz. Transhümanizm yani insan ile makinenin birleşmesinin gerçekleşeceği dönemin arifesindeyiz. Yeni dönemin dönüştürücü etkisinin ayak izlerini sosyal ve kurumsal ilişkilerde görmeye başladık. Gerçek şu ki teknoloji ile yaşamaya mahkûmuz. O zaman teknolojinin kendisinden ziyade arkasındaki zihniyet ile hangi düşünsel usulle hesaplaşacağımızın cevabını vermek durumundayız. Kendisini bu kavramların anlam dünyasıyla açıklamaya çalışanlara etrafını anlama ve açıklama çabasında olanlara, cevapsız sorulara, itirazlara felsefi düşünme aracılığıyla dinsel, bilimsel ve düşünsel yanıtlar ile içinde oldukları hâlin esası kavratılabilir.

Dinî konuların aktarımında muhatapta iz bırakacak daha etkili ve estetik bir sunum için gerekli olan edebiyat eserlerine de ihtiyaç duyarız. Çünkü gerçek hayatın içinde insanı tüm yönüyle ele alan bir öyküyü, romanı okuduğumuzda öteki hayatların içine dâhil olur, onları anlar ve tecrübe ediniriz. Böylece hayatın içindeki renkliliği ve doğallığı görür bir yandan daha anlayışlı ve hoşgörülü olurken diğer yandan analitik düşünmeyi geliştirebiliriz. Edebî eserle hemhâl olduğumuzda sadece insanın hâlleri değil aynı zamanda dönemin siyasi, kültürel, toplumsal yönleri hakkında da fikir ediniriz. Ayrıca okuma portföyümüz hayatlarını davalarına adamış Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi öncü isimlerden oluşursa özgüvene dayalı bir duruşu, çağın dayatmalarıyla hesaplaşmayı ve eyleme yönelik bir ahlakı da edebiyat aracılığıyla öğrenebiliriz.

Zihnini çalıştırmaktan kaçınanların kalabalıklar arasında kaybolarak insanlığa iyilik yerine kötülük edeceğini söyleyen Erol Güngör’ün sözüyle bitirelim. “İslam davasının asıl yükü fikir adamlarının omuzlarındadır. Müslüman aydınlar, din adamları, âlimler, mütefekkirler, sanatkârlar bu sorumluluğun şuuruna ermelidir.”