BİR ŞEHRE GİDEMEMEK!
Zeki BULDUK
Ömrü enkazda geçen insanları bilir misiniz? Ömrümün uzunca bir vaktini enkazlarda geçirdim. Enkazı, yurdu bellemiş insanlar tanıdım. Evini yeniden inşa etmeyip evinin harabesinin yanına kurduğu çadırda hayatına devam eden suskun insanlarla oturdum uzunca bir vakit. Yakılmış köyünün yanına derme çatma bir kulübe kurup evinin yanık kokusunu içine çeke çeke yaşlanan insanların konuğu oldum. Bombalanmış evinden bir parça tuğla alıp dünyanın öte ucunda bir hayat kuramadan ölenlerin, mezarlarına o bir parça tuğlayı koymalarını nasıl tembih ettiklerine şahit oldum. Evini, ülkesini, çocukluğunu sırtında bir kaplumbağa gibi taşıyan yorgun yüzlü adamlar ve kadınlarla yürüdüm bir süre.
İlk gençlik yıllarımda savaş muhabiri olmak isterdim. Ekrandan, gazetelerden, okuduğum kitaplardan aşina olduğum savaşı cephede görüp Heinrich Böll gibi, “Âdemoğlu, işte sen busun; bir canavarsın!” demek istemiştim belki de…
Kocaeli depreminde şehrin etrafını bir gün kadar koyu bir sis, bir duman sarmıştı. Şehri havadan görüntüleyen bir kamera olsaydı muhtemelen dev bir toz bulutu görecekti. Haberciler Gebze’den sonra başlayan o dev toz bulutunun önünde durmuş, görüntüyü insanlara aktarıyorlardı. Tam o sırada, “Eyvah, şehir yok olmuş!” dediğimi hatırlıyorum.
Kocaeli depreminden iki gün sonra Avcılar’a ulaştığımda hayatımda duymadığım bir koku sarmıştı dört bir yanı. Enkazların yanından geçerken gördüğüm; boşaltılmış binalar, caddelerde ölüm sessizliği…
…
Gaziantep Havalimanındayız. Gece saat 2, 3 arası. Depremin üzerinden 23 saat geçmiş. Hava soğuk. Ellerimize birer battaniye verdiler. AFAD yetkilileri koşturup duruyor, kimi araç ayarlıyor, kimi uçaklardan inen gurupları karşılıyor, kimi telefonla birileriyle konuşuyor hararetli bir biçimde. O sırada içimde deprem etkisi yapan iki şey oluyor arka arkaya: Telefonda haberlere bakıyorum. Tırlar geçiyor. O kadar hızlı geçiyorlar ki sanki insan gibi koşuyorlar deprem bölgesine doğru. Ben, tırların da bir canı, bir vicdanı olduğuna, yabancı haber kanalında, “Türkler, tırlarıyla deprem bölgesine koşuyor.” haberini gördüğümde inanıyorum. Yardım tırları kurşun gibi yarıyor geceyi. Sanki depremi önüne katıp kovalar gibi geçiyorlar Maraş’tan, Malatya’dan. Fırlayıp kalkmak, onlara yetişmek, onlarla birlikte depremin kalbine gitmek için yekindiğim sırada önümden Soma Maden işçileri geçiyor… Maden işçileri geçiyor… Madenciler geçiyor… Ama deprem geçmiyor! Ama acı geçmiyor! Ama işçiler ellerinde kazmalar, sırtlarında çantalar, başlarında lambalar ile geçiyorlar. Havaalanında herkes donup kalıyor. Bir tek onlar yürüyorlar, ölümle cebelleşen, enkaz altındaki insanlara doğru.
Depremden otuz iki saat sonra Hatay’a vardık. Ne gördüm, nasıl gördüm, anlatmam mümkün değil. Bombardımana uğramış bir şehir enkazı vardı önümüzde. Akşama kadar orada kaldık. AFAD’ın uzmanlar gelecek, gönüllüler geri çekilsin, beyanı üzerine AFAD merkezine çağrıldık. Ancak ilk araca gönüllü kadınlar bindi, erkek gönüllüler ise kamyonlarla dönmeye başladılar. Geri dönmek istemiyordum. Herkesin sokakta olduğu bir harabe şehri terk etmek istemiyordum. Son kamyon da gittiğinde biz iki arkadaş kaldık. Önce eskiden Hatay İtfaiye Müdürlüğü olan, şimdi ise yarısı enkaz olmuş binaların bir köşesinde ateş yakıp bekledik. Gelenler oldu. Gidenler oldu. Tırlar geldi, depremzedelere yardımlar dağıtıldı. Hava buz gibiydi. Duramadık durduğumuz yerde… Yardım çığlıkları, kepçeler, enkazlara doğrultulmuş projektörler, şehre girişi sağlayan tek şeritlik yolda dizili tırlar, vinçler, greyderler, aracına binip gelmiş gönüllüler… Vali Göbeği’ne vardık. Çadırlar, sobalar, çamur, yol kenarlarına bırakılmış ekmek tepeleri, su kolileri, kutular dolusu elbiseler… Sabaha kadar depremzedelerle Vali Göbeği’nde durdum. Kimi araçlardan gelen yardımları indirdik. Kimi sobaların ateşini sıcak tuttuk. İki kahraman köpek getirdiler; depremden önce uzun uzun havlayıp site sakinlerini peşlerine takan... İlk kez köpeklere karşı sevgi duydum. Hep korkup çekinirdim oysa.
İçine girdiğim yıkıntılar, yıkılmak üzere olan binalar, isimsiz ölülerine dokunmadan geçtiğim evler… Kenti terk etmek istemiyordum. Bir savaş meydanı, dev bir mezarlık gibiydi şehir.
Sadece hayatta kalmak ve yardım etmek vardı sokaklarda. İnsanlar, tanımadıkları insanlara sarılıyor; yan yana, omuz omuza görmedikleri bir düşmana karşı birlikte savaşıyor gibiydiler. AFAD binasına geldiğimizde Kırıkhan ekibine dâhil olmamız söylendi. Kazma kürek ne varsa alıp yola çıktık. Kırıkhan’da hangi binaya girmek istedikse geri adım atmak zorunda kaldık. Elimiz kolumuz bağlı, enkazlar sanki canavar gibi yaşayan son insanları da içine çekiyor, orada öldürüyordu. Bari ölülerimizi alalım, dercesine çok enkaza girdik.
Yine AFAD’a çağrıldık. Tanımadığım kadın ve erkeklerle enkaz temizliğine girdim. Binlerce arama kurtarmacı ve gönüllünün kaldığı çatlak duvarlı, çatısı uçmuş binaların tuvaletlerini temizledim. Deprem sebebiyle sular kesik, elektrik kesik, doğalgaz yok. O esnada Hatay kapılarına dayanmış yüzden fazla tır, şehrin girişinde bekliyor. Giriş yolları tamamen molozlarla kapanmış. Tek bir yoldan, şehrin kalbine giden tek bir damardan âdeta kan, can yürüyor.
Bizi oradan çıkardılar. Dönerken tek kelime söyleyecek mecalimiz kalmamıştı. Sanki bir meydan savaşı vardı ve geride arkadaşlarımız o meydan savaşında kırılıyor, biz ise canımızı kurtarmak için kaçıyorduk.
…
İstanbul’da bir balta, bir mont, bir de gece feneri aldım. Bir gece bekledim. Deprem bölgesinde olmaktan başka yolum yoktu ve gidemiyordum. 10 Şubat sabahında Cem abi aradı. Atatürk Havalimanı’ndan kalkan bir özel jetle Adıyaman’a giderken “Kişi sevdiğiyle beraberdir!” hadisi içimi doldurdu. Cepheye tekrar dönüyordum. Ve Allah, duaya icabet edendi.
Ve Adıyaman, iki haftadan fazla içinde bulunduğum şehirde ne yedim, ne içtim, kimlerle karşılaştım, kaç göçmüş ruhtan geri kalan bedeni kucakladım, Allah bilir. Bildiğim, insan, tükenmiyor. Acı tükenmiyor. İnanç tükenmiyor. Ve insanın mayası en çok da zor zamanlarda ortaya çıkıyor. Şu an bile, Adıyaman’ın o dağ köylerine koşup giden bir adam var içimde. Bir gece vakti Türkiye Off Road şampiyonu o gençlerin, araçları kayaların üzerine tırmandırdıkları, karlı uçurum kenarlarından korkusuzca geçip deprem görmüş köylere varmak için canla başla koşturdukları o vadiye gitmek istiyorum. Oysa gidemiyorum. Dipdiri duruyor enkaz. Ve ben ölünceye kadar sırtımda bir ölüyü taşıyacağım.
Çünkü Hatay’da, o enkazın altından on yedi yaşındaki Mehmet’in cansız bedenini çıkaramadım!