Geçerken

Geçerken

Temmuz-2026

TEMAŞA

ZÜBEYDE ANDIÇ

Aynalıkavak Kasrı

Bizans imparatorlarının gezinti ve dinlenme yeri üzerinde yükselip İstanbul’un fethinden sonra Tersane Hasbahçesi adıyla anıldım. Temelim Sultan I. Ahmed döneminde atıldı. Zamanla genişleyen tersane nedeniyle Haliç’in sularına bakan eşsiz bahçe içinde soylu bir yadigâr olarak kaldım. Osmanlı’nın İstanbul’daki sarayları arasında dördüncü büyük saray olarak seçkin bir yere sahibim. Adımla ilgili iki rivayet vardır: Venedik’ten gelen muazzam aynaların kavaklarımla buluşmasından ya da tersanedeki kalyon aynalarının gölgeme vurmasından adımın Aynalıkavak olduğu söylenir. Geleneksel Osmanlı ahşap mimarisinin sivil zarafetini yansıtırken Batı’nın barok ve rokoko izlerini gövdemde taşırım. Arazi eğimine uygun olarak karaya tek, denize iki katımla bakar; Lale Devri’nin ruhunu bağrımda yaşatırım. Tek dilimli kubbemle örtülü Arz Oda’mda III. Selim’in altın tuğrası, Yesarizâde’nin talik hattı ve Enderuni Fazıl’ın övgüleri yankılanır. Bir musiki dehası olan III. Selim, lirik bestelerini Has Oda’mda notalara dökerken Şeyh Galib’in mısraları tavanımdaki bitkisel nakışlara can verirdi. Sultan Abdülmecid’in dokunuşlarıyla yenilenmiş üç asırlık bir müze-sarayım şimdi. Geçmişin izleri arasında musiki ile dolu odalarımda ziyaretçilerimi beklemekteyim.

Geçerken

Geçerken

Haziran-2026

TEMAŞA

ZÜBEYDE ANDIÇ

İshak Paşa Sarayı

Ağrı Dağı’nın sert rüzgârlarına göğüs geren gövdemle Doğubayazıt’ın yıkılmaz kalesiyim ben. Hem saray hem cami hem medreseyim. Güç bendedir, inanç bendedir, ilim bendedir. Bende örülüdür sabrın yıkılmaz taşları. 1685 yılında Çolak Abdi Paşa’nın hayaliyle yükselen duvarlarımla Ağrı Dağı’na yoldaş olmaya başladım. İshak Paşa zamanında 1784’te tamamlandım. Tam doksan dokuz yılda, nakış nakış işlendim taşlara. Her bir taşımda Selçuklu’nun vakarı, Osmanlının asaleti, Fars sanatının inceliği, Batı sanatının gösterişli işlemeciliği gizlidir. Dört taç kapıma nakşedilen yüz on farklı motifle Anadolu’nun kültürel dokusunu, Anadolu toprağına can verenlerin ölümsüz ruhunu yansıtırım. Kapılarımdan giren yolculara altın varaklı odalarımın güzelliğini, tek minareli camimin zarafetini, yapım içinde dolaşan suyun sıcaklığını fısıldarım. Fatihler, beyler, dervişler ağırladım soframda. Nice kervanlar uğurladım uzak diyarlara. Kılıç kalkan seslerini de duydum, zafer naralarını da... Gün batımında kızıla boyanan taşlarımla lisanı lisanıma, gönlü gönlüme değenlere Doğu’nun en güzel masallarını, hikâyelerini anlatırım. Nergis dallarına konan bülbüllerle beraber Ağrı Dağı’nın dumanıyla efkâr yarıştıran türküler söylerim.



Geçerken

Geçerken

Mayıs-2026

TEMAŞA

Zübeyde Andıç

Irgandı Köprüsü

Bursa’nın kalbinde, Gökdere’nin nazlı nazlı akan serin suyu üzerinde arastalı bir köprüyüm. 1442 yılında, II. Murad döneminde Irgandılı Ali’nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından inşa edildim. Köklü bir geçmişin ayakta kalmış bir tanığı olarak geçmiş zamanların izlerini gövdemde taşıdım.

Ben, sadece iki yakayı birleştiren bir köprü değil üzerinde dükkânlar taşıyan, yaşamaya devam eden bir sokağım. Üstümden geçenlerin adımları, geçmişten geleceğe taşınan kadim geleneklerin renklerine karışır. Asırlardır çarşılar kurulur, tezgâhlar açılır üzerimde. Floransa’daki Ponte Vecchio, Venedik’teki Rialto ve Bulgaristan’ın Lofça şehrindeki Osma Köprüsü ile bu nadir mimari mirasın bir parçasıyım.

Tek bir devasa kemer üzerinde yükselen sarı renkli ahşap dükkânlarımla yeşil şehrin en güzel duraklarından biriyim. Hemen baş ucumda yer alan ve dünyanın ilk hayvan hastanesi kabul edilen Gurabahane-i Laklakan ile kesişir bakışlarımız. Göç yolunda yaralanan leyleklerin tedavi edildiği bu yuvanın merhametli gölgesi düşer üstüme.

1855’teki büyük depremin ve savaşların yıkıcı etkisiyle sarsılsam da usta ellerce onarıldım. Gün gördüm, günler gördüm. Bursa’da zamanı zanaat, tarih ve inançla ördüm.


Geçerken

Geçerken

Nisan-2026

TEMAŞA

Zübeyde Andıç

Sürmene Memiş Ağa Konağı

Sürmene’nin hırçın dalgalarına tepeden bakan noktaya 1856 yılında, on yıl öncesinde yüzbaşı rütbesiyle ödüllendirilerek silahlı kuvvetlere katılan Hacı Yakupoğlu Memiş Ağa tarafından “güç nişanesi” olarak yaptırıldım. Sırtımı Karadeniz’in yeşiline yaslayıp bakışlarımı Karadeniz’in sonsuz koyu maviliğine çevirdim. Taş ve ahşabın şahitliğinde yaklaşık iki yüz yıldır dimdik ayakta beklerim.

Ahşap gövdemin zarafetini tamamlayan kesme taşlarıma bakıldığında yalnızca bir konak olmadığım kolaylıkla anlaşılır. Penceresiz taş duvarlarla örülü zindanlarım toprağıma göz dikenlere karşı gücümü, ahşap oymalarla bezeli konağım Karadeniz insanına özgü yumuşak kalbimi temsil eder. Karadeniz’e has “göz dolma” tekniğiyle örülmüş duvarlarımdan hem nefes alır hem de sert fırtınalar karşısında esneyerek ayakta kalırım. Zemin katımda bulunan üç kapının ikisi doğu ve batı yönünde karşılıklı olarak birbirine açılırken kuzey kapım denize bakar. Selamlık, aşhane ve ocaklık bölümlerim bu katta bulunur. Üst kattaki denize bakan odalarımda sofralar kurdum, misafirler ağırladım. Mimari yapımın zarafetine hayran kalanları, kestane ağacından oyulmuş ahşap tavanlı odalarımda gezdirir; bir zamanlar burada yaşayanların inceliklerini, desenlerimin diliyle bir bir anlatırım.


Geçerken

Geçerken

Mart-2026

TEMAŞA

Misafir Taşları

Malatya’nın kalbi Battalgazi’de, sırtını evlere yaslamış küçük bir caminin duvar dibindeki on iki taştan biriyim. Kimler geldi geçti bu topraklardan, kimler gönül sofrasında ağırlandı, uğurlandı, bilirim ama bizi buraya kim yerleştirdi bilemem. Gönlü de sofrası da açık insanlarla dolu bu topraklarda tek bir kişinin adını söyleyemem. Battal Gazi’nin izinden gidip cömertliğinden feyzalanların dilindeki duayı, sofrasındaki bereketi kalbimin üstünde taşır; duvarlarında Süleyman mührü taşıyan Toptaş Camii’nin gölgesinde asırlardır misafirlerimi beklerim. Kayısı çiçeklerinin kokusuyla belenen baharlar da gördüm, taş duvarları çatlatan kışlar da. Yağmurlar yağdı, yılmadım. Karlar yağdı, üşümedim. Depremler oldu, parçalanmadım. İnancın saflığıyla iyiliğin ve merhametin sıcak karnında var oldum. Ne çok gariban umutlandı göğsümde, ne çok kervan gölgesi düştü üstüme. Başını sokacak dulda, karnını doyuracak bir lokma ekmek arayanlara, yolda kalanlara, yola düşenlere varlığımla güç verdim. Merhameti çok, gönlü yüce insanlar; üstüme oturanları baş tacı edip misafir etti hanelerinde. Sofralar kurdu, döşekler serdi onlara. “Misafir, Allah’ın emanetidir.” düsturunun, Halil İbrahim sofrasının Anadolu’daki şahidiyim ben.


Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi
Diyanet Geçerken Dergisi