Aile Dergi

Aile Dergi

Temmuz-2026

ÖFKENİN GÖLGESİNDE KAYBOLAN ADALET

Gülhiman HEKİMOĞLU

En yalın tanımıyla linç; bir kişi ya da grubun, herhangi bir yargılama süreci olmaksızın kalabalıklar tarafından fiziki veya manevi şiddete maruz bırakılarak cezalandırılmasıdır. Linç ve onun modern türevi olan linç kültürü, insanlık tarihi boyunca adaleti nefislerin öfkesine teslim etmenin en ilkel ve tahrip edici tezahürüdür. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu olgu, bireylerin kendi başlarına asla cesaret edemeyecekleri cürümleri, kitle psikolojisinin sağladığı sahte “haklılık” ve “anonimlik” zırhına bürünerek topluca işlemesidir. Psikolojik boyutta ise linç, kişinin kendi içsel yetersizliklerini, suçluluk duygularını ve bastırılmış öfkesini hedef tahtasına oturtulan bir kurban üzerinden kusarak arınma çabasıdır. Bugün bu ilkel dürtü, dijitalleşmeyle birlikte fiziki meydanlardan sosyal medya platformlarına taşınmış; klavye arkasına saklanan kalabalıkların her gün yeni bir kurbanı itibar suikastına uğrattığı kitlesel bir cinnete dönüşmüştür.

Oysa araştırmadan hüküm vermek ve yargısız infazda bulunmak, hem insani ahlakın hem de ilahi adaletin kökten reddettiği bir haddi aşma durumudur. İslam inancı, “Ey iman edenler! Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin...” (Maide, 5/8) ilahi ikazıyla, kitle psikolojisinin insanı sürükleyeceği zulme karşı aşılmaz bir sınır çizer. Kur'an-ı Kerim, duyulan her habere körü körüne inanıp harekete geçmeyi de “Bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın; yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük eder, sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6) ayetiyle kesin bir dille yasaklar. Linç güruhu, savunma hakkını yok sayarak kul hakkına girmekte ve faili tövbe imkânından mahrum bırakmaktadır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) kendisini taşlayan topluluklara karşı dahi lanet değil hidayet dilemesi, linç kültürünün kör karanlığına karşı insanlığa sunulmuş en büyük rahmet ve adalet rehberidir.

Bu toplumsal cinnetin önüne geçmek ise ancak bireysel bir uyanışla mümkündür. Ekran karşısında veya sokakta akıntıya kapılmamalı; doğruluğundan emin olmadığımız hiçbir iddiayı yaymamalı ve adaletin gürültülü kalabalıkların tekelinde olmadığını unutmamalıyız. Tepkilerimizi öfke ve nefretle değil; ahlak, merhamet ve hukuk süzgecinden geçirerek dile getirmek, toplumsal barışımızı korumanın en temel şartıdır. Kalabalıkların haklılık illüzyonuna karşı durarak adaletin sesini kitlelerin gürültüsünden daha gür çıkarmak her birimizin insani ve vicdani borcudur.

Diyanet Aile Dergisi olarak linç ve linç kültürünü konu edindiğimiz sayımıza Doç. Dr. Abdullah Altuncu “Dijital Çağın Modern Engizisyonu: Linç Kültürü” başlıklı yazısıyla katkıda bulunurken Esma Türkseven “Ekranın Ötesindeki Mahkeme: Adalet mi İnfaz mı?” sorusunun cevabını aradı. Zeynep Merdan ise; linç kitlesinin gözüne kestirdiği insanı harcayıp o kişiyi tek hatasına, tek cümlesine indirgediğini belirtip sonrasında onun adeta insan değilmiş gibi acımasızca cezalandırıldığını ve itibarsızlaştırıldığını hatırlattı. Bu ayki Söyleşi konuğumuz; sanatla çocukların yüreğine dokunmaya, kültürel mirası atölyeler ve sahne çalışmaları yoluyla yeni kuşaklara aktarmaya gayret eden tiyatro sanatçısı Mehmet Tahir İkiler.

Dopdolu içeriğimizle sizleri baş başa bırakırken 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nüzü kutluyor, bu vesileyle aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle yâd ediyorum.

Keyifli okumalar.


Aile Dergi

Aile Dergi

Haziran-2026


DÜNYANIN İÇİNDE,

DÜNYADAN AZADE

Gülhiman HEKİMOĞLU

Yalnızlık, insanlık tarihinin en kadim ve çok katmanlı meselelerinden biridir. Modern dünyada bir “salgın” ya da “yoksunluk” olarak tanımlansa da hakikatte insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin en saf halini temsil eder. Modern insanın paradoksu, fiziksel olarak hiç olmadığı kadar bağlantıda olmasına rağmen ruhsal manada bir “çölleşme” yaşamasıdır. Bu noktada yalnızlık, bir cezalandırılma biçimi olan “izolasyon” ile yaratıcı ve iyileştirici bir durak olan “inziva” arasında salınır.

Dinî ve tasavvufi perspektifte yalnızlık, bir boşluk olmanın aksine tam bir doluluk halidir. İnsan, “ahsen-i takvim” üzere yaratılmış bir varlık olarak dünyadaki gürültüden sıyrıldığında kendi aslına ve Yaradan’ına yaklaşır. İslam düşüncesinde yalnızlık, bir “terk ediliş” değil; “ünsiyet” (yakınlık, dostluk) kurma çabasıdır. Peygamberlerin hayatlarındaki büyük dönüşümlerin hep bir yalnızlık döneminden sonra gelmesi tesadüf değildir. Hira’daki sessizlik veya çölde geçen tefekkür anları, yalnızlığın ruhu olgunlaştıran bir fırın olduğunu gösterir. Rabb’ine dair marifeti artan kulun lügatinden yalnızlık silinir; zira gerçek kimsesizlik O’ndan uzak kalmaktır. İnsanın Rabb’i ile kurduğu bağ güçlendikçe tek başınalık bir boşluk olmaktan çıkıp içsel bir zenginliğe dönüşür. Esas mesele toplumdan soyutlanmak değil; kalabalıkların ortasında bile kalbini dünyanın geçici heveslerine kapatabilme ustalığıdır. Burada amaç dünyadan kopmak yerine dünyayı kalbe almadan onun içinde var olabilme becerisini geliştirmektir.

Sosyolojik açıdan ise günümüz yalnızlığı, bireyin toplumdan kopuşunu ve yabancılaşmasını ifade eder. Aidiyet hissinin zayıflaması, insanı kalabalıklar içinde dilsiz bir tecrit hayatına sürüklemektedir. Ancak bu durumun panzehri, yine yalnızlığın içine gizlenmiş olan tefekkürdür. Yalnızlık, insanın kendi iç dünyasıyla yüzleştiği, maskelerini indirdiği ve “ben”den “biz”e giden yolu keşfettiği bir aynadır. Sonuç olarak yalnızlık; bir eksiklik değil insanın kendi iç sesini duyabilmesi ve ilahi hakikate kulak verebilmesi için ihtiyaç duyduğu bir mukaddes sessizlik alanıdır.

Diyanet Aile Dergisi olarak yalnızlık konusunu işlediğimiz sayımıza Sümeyye Özgen “Modern ve Postmodern Zamanlarda Yaşama Sanatı: Yalnızlık” adlı yazısıyla katkıda bulundu ve kendisini yalnız olarak tanımlayan metropol insanını, sanal mağaralarından çıkaracak olan şeyin farkındalık bilinci olduğunu aktardı. “Seçilmiş Yalnızlık ve İtilmişlik: İradenin Sınırı” başlıklı yazısında Esma Türkseven, yalnızlığın insanın kendi içsel dünyasını, ahlaki sorumluluğunu ve derinliğini korumak adına atılmış onurlu bir adım olduğunda erdeme dönüşeceğini belirtti. Uzmanına Sorduk köşemizde Prof. Dr. Asım Yapıcı dosya konumuzun sorularını yanıtlarken Söyleşi konuğumuz Prof. Dr. Ali Ayten ile din psikolojisi üzerine konuştuk.

Dopdolu içeriğimizle sizleri baş başa bırakırken hicri yeni yılın İslam âlemine ve tüm insanlığa hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

Keyifli okumalar.


Aile Dergi

Aile Dergi

Mayıs-2026

BİR DİRİLİŞ MUŞTUSU: HAC

Gülhiman HEKİMOĞLU

Hac, bir müminin kendi varlığının dar sınırlarından sıyrılıp mutlak olanın sonsuz huzuruna doğru kanat açtığı en derin, en sessiz ve en deruni hicrettir. Bu kutsal sefer, dünyanın gelip geçici pırıltılarını ve aldatıcı şatafatını ihramın o lekesiz ve beyaz sadeliğinde eritme sanatıdır. Mümin, Kâbe’nin siyah örtüsü önünde secdeye varırken üzerine yapışan tüm ünvanları, dünyevi makamları ve kibrin tortusu olan benlik iddiasını bir kenara bırakır.

Arafat’ta durmak, zamanın durduğu o vakitte, mahşerin o büyük ve ürperten sessizliğini -henüz hayattayken- ruhun derinliklerinde duymaktır. Tavaf etmek, kâinatın zerreden kürreye süregelen o bitmek bilmeyen raksına kalbiyle ebedî bir mühür basmaktır. Bir Müslüman için bu yolculuk, ruhun kendi öz kaynağına rücu etmesi; kalbin, tevhit deryasında damla misali kaybolup gitmesidir. Kul, Yaradan’ın kapısında samimi ve mahcup durmaktadır. Zira hac; yeryüzündeki tüm renklerin, dillerin ve farklılıkların tek bir niyet potasında eriyip silindiği, her şeyin sonsuzluğa uyarlandığı bir vuslat iklimidir.

Diyanet Aile Dergisi olarak bu sayımızda, kalbi ve zihni arındıran bu kutlu seferin izini sürerken teslimiyetin ve hakikatin farklı pencerelerini aralayan seçkin kalemlerle huzurlarınızdayız. Prof. Dr. Halis Aydemir, haccın manevi bir “hicret” olduğunu vurguladığı yazısında; bu yolculuğun, Allah’tan gayrısına duyduğumuz o marazi ve aşırı bağlılıklarımızın âdeta “MR’ını çekme vakti” olduğu tespitini paylaştı. Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Hüseyin Demirhan, haccın, farklı coğrafyalardan gelen milyonların ilahi bir aşkla kenetlenmesi olduğunu ifade ederken bu ibadetin, insan hayatını “hac öncesi ve sonrası” olarak ikiye bölen keskin ve dönüştürücü bir viraj olduğunun altını çizdi. Selvigül Kandoğmuş Şahin, bizleri şehirlerin ayartıcı ve yorucu kalabalıklarından sıyrılarak Hz. Hacer’in ayak izinde sabrı ve şükrü kuşanmaya davet etti. Dr. Mustafa Koçak, İmam Gazali’nin modern insanın yaralarına sunduğu reçeteyi incelerken azığı ilim, yoldaşı hikmet olan bir yürüyüşün, akıl ile din arasındaki o eşsiz uzlaşıyı nasıl inşa ettiğini gözler önüne serdi. Güncel bir sancıya parmak basan Ahmet Melih Karauğuz, “Oyunun Çalınan Çemberi” yazısıyla irademizi aşındırmak üzere tasarlanmış bu sisteme karşı bizleri sarsıcı bir dille uyardı. İsmihan Şimşek ise gerçekleştirdiğimiz söyleşide, dijitalleşmenin sadece teknik bir ilerleme değil derin bir zihniyet değişimi olduğuna değinerek insanın artık “kim olduğu” ile değil “nasıl algılandığı” ile var olmaya çalışmasının yarattığı varoluşsal krize dikkat çekti.

Siz kıymetli okurlarımızı dergimizin bu derinlikli iklimiyle baş başa bırakırken her bir satırın ruhunuza esenlik ve şifa getirmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz. Yaklaşan Kurban Bayramı’nızı en kalbî duygularımızla tebrik ediyor; bu mukaddes günlerin tüm insanlığa huzur, barış ve selamet getirmesini diliyoruz.


Aile Dergi

Aile Dergi

Nisan-2026

İYİLİĞİN SESSİZ GÜCÜ

Gülhiman HEKİMOĞLU
İnsan, kendi hayatını kurmanın yanı sıra başkalarının hayatına da dokunabilen bir varlıktır. Modern hayatın hız ve rekabet üzerine kurulu düzeni ise bireyi giderek kendi sınırları içine çekmekte, insanı kalabalıklar içinde bile yalnızlaştırabilmektedir. Oysa toplumsal katkı ve gönüllülük, insana bu dar çemberi aşarak yeniden “biz” olabilmenin en güçlü imkânlarından birini sunar. İslam düşüncesi, insanın toplumsal sorumluluğunu yalnızca ahlaki bir tercih olarak değil aynı zamanda imanın tabii bir tezahürü olarak görür. Kur’an-ı Kerim’de yer alan “İyilik ve takva üzere yardımlaşın.” (Maide, 5/2) buyruğu, insanın başkası için sorumluluk üstlenmesini açık bir şekilde teşvik eder. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) de “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Buhari, Megazi, 35) buyurarak toplumsal katkıyı müminin temel vasıflarından biri olarak işaret eder. Bu bakımdan gönüllülük, yalnızca bir sosyal faaliyet olmayıp kulluğun hayata yansıyan yönlerinden birini teşkil eder.
Tarih boyunca ortaya çıkmış olan vakıflar, imarethaneler, kervansaraylar ve nice hayır kurumları bu anlayışın kurumsal tezahürleri olarak karşımızda durmaktadır. Bir yolcunun susuz kalmaması, bir öğrencinin ilim yolunda yalnız bırakılmaması, bir yoksulun kapısının çalınması… Bütün bunlar, medeniyetimizin gönüllülük ve toplumsal katkı etrafında inşa ettiği güçlü dayanışma kültürünün somut örnekleridir. İyilik, çoğu zaman büyük imkânlar değil büyük bir sorumluluk duygusu gerektirir.
İyilik ve dayanışma, bir toplumun ahlaki seviyesini belirlemesinin yanında o toplumun geleceğe dair umutlarını da belirler. İnsanların birbirine yabancılaştığı bir dünyada gönüllülük, kalpleri yeniden birbirine yaklaştıran bir köprü işlevi görür. Başkasının derdiyle ilgilenebilmek insanın kendi varoluşunu da anlamlı kılar. Bu yüzden toplumsal katkı ve gönüllülük, yalnızca ihtiyaç sahiplerinin hayatını kolaylaştıran bir erdem değildir; insanın kendisini ve toplumu yeniden inşa etmesinin de en sahici yollarından biridir.
Diyanet Aile Dergisi olarak bu ay Pencere’mizi “Gönüllülük” konusuna açtık. Doç. Dr. Fatma Bayraktar Karahan, “Gönüllülük: Seçim Değil Zorunluluk” başlıklı yazısında gönüllülük halinin, kişinin insanlar arası ilişkide daha sağlıklı, hoşgörülü, kararlı, diğerkâm ve paylaşımcı bir karakter geliştirmesine yardımcı olacağını belirtti. Meral Günel ise “Zorunlu Gönüllülük Zamanı” adlı yazısında varlık âleminde aslolanın iyilik olduğunu ve kötülüğün arıziliğini belirttikten sonra gönüllünün, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için çaba gösteren kişi olduğunu söyledi. Uzmanına Sorduk köşemizde Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti 2. Başkanı Prof. Dr. Ahmet İshak Demir hocamız sorularımızı yanıtladı. Bu ayki söyleşi konuğumuz Prof. Dr. Cengiz Tomar ile Tarih üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Dopdolu içeriğimizle sizleri baş başa bırakırken dünya üzerindeki savaş ve çatışmaların son bulduğu, mazlumların huzura kavuştuğu günleri bizlere göstermesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Keyifli okumalar.

Aile Dergi

Aile Dergi

Mart-2026


GÖRÜNMEK Mİ, OLMAK MI?
Gülhiman HEKİMOĞLU
Dijital çağ, insanın görünürlük imkânını tarihte hiç olmadığı kadar artırdı. Artık ün, uzun yılların emeğiyle inşa edilen bir itibar olmaktan ziyade, bir “an”ın ürünü hâline gelebiliyor. Sosyal medya platformları bireye hem sahne hem de seyirci sunuyor; beğeni, paylaşım ve takipçi sayıları ise yeni bir değer ölçüsüne dönüşüyor. Böylece şöhret, nitelikten çok nicelikle; derinlikten çok hızla anılır oluyor. Ün algısı da bu zeminde; kalıcılıktan ziyade dolaşıma, hakikatten ziyade temsile yaslanıyor. Görünür olmak, çoğu zaman değerli olmakla eş anlamlı kabul ediliyor.
Oysa insanın değeri yalnızca görünürlüğüyle ölçülemez. Dinî gelenek, özellikle de İslam düşüncesi, amelin niyetle anlam kazandığını hatırlatır. “Gösteriş” anlamına gelen riya, en çok da görünür olma arzusunun kontrolsüzleştiği yerde belirir. Bu bağlamda sosyal medya, niyet muhasebesini her zamankinden daha gerekli kılar. Kişi iyiliği paylaşırken alkış beklentisine kapılabilir, hakikati savunurken bile kendini merkeze yerleştirme yanılgısına düşer. Ün, bu ince çizgide hem imkân hem de imtihan hâline gelir. Zira her imkân, beraberinde bir sorumluluk taşır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, insanın yaptıklarından sorumlu olduğu ve hiçbir çabasının karşılıksız kalmayacağı vurgulanır (Bakara, 2/286; Necm, 53/39; Zilzal, 99/7-8). Bu perspektif, görünmeyen emeğin de değerli olduğunu öğretir. Sosyal medya çağında ise görünmeyen neredeyse yok hükmündedir. Dijital hafıza, alkışı büyütürken sessiz fedakârlıkları çoğu zaman kayda geçirmez. İşte modern ün algısının temel gerilimi tam da burada belirir: Görünmek mi, olmak mı?
Sosyal medyanın ürettiği yeni ün biçimleri, bireyin kimlik inşasını, toplumsal beklentileri ve manevi sorumluluklarını doğrudan etkiliyor. Şöhretin cazibesi ile içsel sahicilik arasındaki mesafe giderek açılırken insan kendini sürekli bir temsil hâli içinde buluyor. Oysa hakiki değer çoğu zaman sessizlikte ve görünmezlikte filizlenir. Alkışın yankısının mı yoksa kimsenin görmediği bir iyiliğin Allah katındaki karşılığının mı kalıcı olduğu sorusu ise üzerinde derinlemesine düşünülmeyi gerektiriyor. Dijital çağın gürültüsü içinde insanın yeniden niyetine dönmesi, görünür olmaktan önce doğru ve sahici olmaya yönelmesi her zamankinden daha hayati görünüyor.
Diyanet Aile Dergisi olarak sosyal medyayı ve onun ürettiği ün/şöhret algısını ele aldığımız sayımıza Prof. Dr. Muhammed Kızılgeçit, “Sosyal Medya ve Ün Algısı” başlıklı yazısıyla katkı sunarken Doç. Dr. Betül Onay, “Dijital Platformlarda Görünür Olma Arzusu” yazısında görünürlüğün kalıcı bir kazanım olmadığını ve yeniden, sürekli üretilmesi gereken kırılgan bir konum olduğunu bizlere hatırlattı. Sena Uçar Taş ise “Sessiz Şöhret: Tevazu” yazısında insanın asıl değerinin görünürlük yerine ahlak ve tevazu sahibi olmasıyla mümkün olacağını belirtti. Uzmanına Sorduk köşemizde konuyla ilgili sorularımızı Mürşid Ekmel Aybek yanıtladı. Söyleşi köşemizde ise konuğumuz Doç. Dr. Zeynep Kevser Şerefoğlu Danış ile kadın ve edebiyat üzerine konuştuk.
Dopdolu içeriğimizle sizleri baş başa bırakırken mübarek Kadir Gecesi’nin ve Ramazan Bayramı’nın tüm insanlık için hayırlar getirmesini temenni ediyorum.
Keyifli okumalar.

Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi