Aile Dergi

Aile Dergi

Nisan-2026

İYİLİĞİN SESSİZ GÜCÜ

Gülhiman HEKİMOĞLU
İnsan, kendi hayatını kurmanın yanı sıra başkalarının hayatına da dokunabilen bir varlıktır. Modern hayatın hız ve rekabet üzerine kurulu düzeni ise bireyi giderek kendi sınırları içine çekmekte, insanı kalabalıklar içinde bile yalnızlaştırabilmektedir. Oysa toplumsal katkı ve gönüllülük, insana bu dar çemberi aşarak yeniden “biz” olabilmenin en güçlü imkânlarından birini sunar. İslam düşüncesi, insanın toplumsal sorumluluğunu yalnızca ahlaki bir tercih olarak değil aynı zamanda imanın tabii bir tezahürü olarak görür. Kur’an-ı Kerim’de yer alan “İyilik ve takva üzere yardımlaşın.” (Maide, 5/2) buyruğu, insanın başkası için sorumluluk üstlenmesini açık bir şekilde teşvik eder. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) de “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Buhari, Megazi, 35) buyurarak toplumsal katkıyı müminin temel vasıflarından biri olarak işaret eder. Bu bakımdan gönüllülük, yalnızca bir sosyal faaliyet olmayıp kulluğun hayata yansıyan yönlerinden birini teşkil eder.
Tarih boyunca ortaya çıkmış olan vakıflar, imarethaneler, kervansaraylar ve nice hayır kurumları bu anlayışın kurumsal tezahürleri olarak karşımızda durmaktadır. Bir yolcunun susuz kalmaması, bir öğrencinin ilim yolunda yalnız bırakılmaması, bir yoksulun kapısının çalınması… Bütün bunlar, medeniyetimizin gönüllülük ve toplumsal katkı etrafında inşa ettiği güçlü dayanışma kültürünün somut örnekleridir. İyilik, çoğu zaman büyük imkânlar değil büyük bir sorumluluk duygusu gerektirir.
İyilik ve dayanışma, bir toplumun ahlaki seviyesini belirlemesinin yanında o toplumun geleceğe dair umutlarını da belirler. İnsanların birbirine yabancılaştığı bir dünyada gönüllülük, kalpleri yeniden birbirine yaklaştıran bir köprü işlevi görür. Başkasının derdiyle ilgilenebilmek insanın kendi varoluşunu da anlamlı kılar. Bu yüzden toplumsal katkı ve gönüllülük, yalnızca ihtiyaç sahiplerinin hayatını kolaylaştıran bir erdem değildir; insanın kendisini ve toplumu yeniden inşa etmesinin de en sahici yollarından biridir.
Diyanet Aile Dergisi olarak bu ay Pencere’mizi “Gönüllülük” konusuna açtık. Doç. Dr. Fatma Bayraktar Karahan, “Gönüllülük: Seçim Değil Zorunluluk” başlıklı yazısında gönüllülük halinin, kişinin insanlar arası ilişkide daha sağlıklı, hoşgörülü, kararlı, diğerkâm ve paylaşımcı bir karakter geliştirmesine yardımcı olacağını belirtti. Meral Günel ise “Zorunlu Gönüllülük Zamanı” adlı yazısında varlık âleminde aslolanın iyilik olduğunu ve kötülüğün arıziliğini belirttikten sonra gönüllünün, yeryüzünde iyiliğin hâkim olması için çaba gösteren kişi olduğunu söyledi. Uzmanına Sorduk köşemizde Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti 2. Başkanı Prof. Dr. Ahmet İshak Demir hocamız sorularımızı yanıtladı. Bu ayki söyleşi konuğumuz Prof. Dr. Cengiz Tomar ile Tarih üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Dopdolu içeriğimizle sizleri baş başa bırakırken dünya üzerindeki savaş ve çatışmaların son bulduğu, mazlumların huzura kavuştuğu günleri bizlere göstermesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum.
Keyifli okumalar.

Aile Dergi

Aile Dergi

Mart-2026


GÖRÜNMEK Mİ, OLMAK MI?
Gülhiman HEKİMOĞLU
Dijital çağ, insanın görünürlük imkânını tarihte hiç olmadığı kadar artırdı. Artık ün, uzun yılların emeğiyle inşa edilen bir itibar olmaktan ziyade, bir “an”ın ürünü hâline gelebiliyor. Sosyal medya platformları bireye hem sahne hem de seyirci sunuyor; beğeni, paylaşım ve takipçi sayıları ise yeni bir değer ölçüsüne dönüşüyor. Böylece şöhret, nitelikten çok nicelikle; derinlikten çok hızla anılır oluyor. Ün algısı da bu zeminde; kalıcılıktan ziyade dolaşıma, hakikatten ziyade temsile yaslanıyor. Görünür olmak, çoğu zaman değerli olmakla eş anlamlı kabul ediliyor.
Oysa insanın değeri yalnızca görünürlüğüyle ölçülemez. Dinî gelenek, özellikle de İslam düşüncesi, amelin niyetle anlam kazandığını hatırlatır. “Gösteriş” anlamına gelen riya, en çok da görünür olma arzusunun kontrolsüzleştiği yerde belirir. Bu bağlamda sosyal medya, niyet muhasebesini her zamankinden daha gerekli kılar. Kişi iyiliği paylaşırken alkış beklentisine kapılabilir, hakikati savunurken bile kendini merkeze yerleştirme yanılgısına düşer. Ün, bu ince çizgide hem imkân hem de imtihan hâline gelir. Zira her imkân, beraberinde bir sorumluluk taşır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, insanın yaptıklarından sorumlu olduğu ve hiçbir çabasının karşılıksız kalmayacağı vurgulanır (Bakara, 2/286; Necm, 53/39; Zilzal, 99/7-8). Bu perspektif, görünmeyen emeğin de değerli olduğunu öğretir. Sosyal medya çağında ise görünmeyen neredeyse yok hükmündedir. Dijital hafıza, alkışı büyütürken sessiz fedakârlıkları çoğu zaman kayda geçirmez. İşte modern ün algısının temel gerilimi tam da burada belirir: Görünmek mi, olmak mı?
Sosyal medyanın ürettiği yeni ün biçimleri, bireyin kimlik inşasını, toplumsal beklentileri ve manevi sorumluluklarını doğrudan etkiliyor. Şöhretin cazibesi ile içsel sahicilik arasındaki mesafe giderek açılırken insan kendini sürekli bir temsil hâli içinde buluyor. Oysa hakiki değer çoğu zaman sessizlikte ve görünmezlikte filizlenir. Alkışın yankısının mı yoksa kimsenin görmediği bir iyiliğin Allah katındaki karşılığının mı kalıcı olduğu sorusu ise üzerinde derinlemesine düşünülmeyi gerektiriyor. Dijital çağın gürültüsü içinde insanın yeniden niyetine dönmesi, görünür olmaktan önce doğru ve sahici olmaya yönelmesi her zamankinden daha hayati görünüyor.
Diyanet Aile Dergisi olarak sosyal medyayı ve onun ürettiği ün/şöhret algısını ele aldığımız sayımıza Prof. Dr. Muhammed Kızılgeçit, “Sosyal Medya ve Ün Algısı” başlıklı yazısıyla katkı sunarken Doç. Dr. Betül Onay, “Dijital Platformlarda Görünür Olma Arzusu” yazısında görünürlüğün kalıcı bir kazanım olmadığını ve yeniden, sürekli üretilmesi gereken kırılgan bir konum olduğunu bizlere hatırlattı. Sena Uçar Taş ise “Sessiz Şöhret: Tevazu” yazısında insanın asıl değerinin görünürlük yerine ahlak ve tevazu sahibi olmasıyla mümkün olacağını belirtti. Uzmanına Sorduk köşemizde konuyla ilgili sorularımızı Mürşid Ekmel Aybek yanıtladı. Söyleşi köşemizde ise konuğumuz Doç. Dr. Zeynep Kevser Şerefoğlu Danış ile kadın ve edebiyat üzerine konuştuk.
Dopdolu içeriğimizle sizleri baş başa bırakırken mübarek Kadir Gecesi’nin ve Ramazan Bayramı’nın tüm insanlık için hayırlar getirmesini temenni ediyorum.
Keyifli okumalar.

Okuma Kültürü ve Düşünsel Dönüşüm

Okuma Kültürü ve Düşünsel Dönüşüm

Şubat-2026

TAKDİM

BİR ZİHİN İNŞASI: OKUMA KÜLTÜRÜ
Okuma; kâinatın sessiz harflerini kalbin diliyle çözme, eşyanın ardındaki hakikate yönelme ve insan olmanın o bitimsiz anlam arayışını bir yörüngeye oturtma gayretidir. Dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebeğin henüz hiçbir kavramla tanışmamış o ilk bakışı; okumanın en saf ve dikey hâlidir. İnsan, satırlara düşen mürekkebin ötesine geçmeye; hayatı, ölümü ve nihayet kendi içindeki derin boşlukları anlamlandırmaya yazgılıdır. Bu bağlamda okuma kültürü inşa etmek, basit bir entelektüel hobi olmanın ötesinde, kişiyi varoluşun derinliklerine taşıyan ve hakikatle buluşturan temel dayanaktır.

Modern zamanın bilgi yığınları arasında, okumanın bir “hikmet arayışı” olmaktan çıkarılıp mekanik bir işleme dönüştürülmesi günümüzün önemli krizlerinden biridir. İslam düşünce geleneğinde bilgi, eylemden ve ahlaktan bağımsız bir istif alanı olarak görülmez. Gerçek bir okuma kültürü; metinlerin zihne birikmesiyle değil hayata eşlik etmesiyle mümkündür. Zira okumak, zihni empati ve tefekkürle yeniden inşa eden; insanı bilgiden bilgeliğe, veriden hakikate taşıyan bir düşünsel süreçtir. Diyanet Aile Dergisi olarak bu ay, okumanın ve düşünsel dönüşümün imkânlarını merkeze alan zengin bir içerikle karşınızdayız: Emin Gürdamur, “Okuma Kültürü ve Düşünsel Dönüşüm” başlıklı yazısında modern okur tipinin yaşadığı kopuşa dikkat çekerek şu can alıcı tespiti yaptı: “Okuduklarımız bizi daha merhametli, daha adil, daha dikkatli kılmıyorsa Batı merkezli bir cereyanın etkisi altında kalmışız demektir. İslam düşünce geleneğinde bilgi, ahlak üretmiyorsa nakıs kabul edilir.” Nuray Alper, kütüphaneleri “mana ambarı” olarak nitelendirdiği makalesinde, kütüphanelerin imhasını medeniyetin hafızasının yaralanması olarak betimledi ve kütüphanenin zamana açılan bir kapı olduğunu vurguladı. Çocukluk dönemindeki zihinsel inşayı, Psikolog Hümeyra Yabar ile ele aldık. Yabar, “Ebeveynlerini düzenli okurken gören çocuklar, okumayı yetişkinliğe ait doğal ve keyifli bir rutin olarak kodlar.” vurgusuyla bizlere yol gösterdi. Yazar Merve Gülcemal ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide, çocuklara “Allah tarafından sunulmuş eşsiz hazineler” olarak bakmanın inceliklerini konuştuk. Dr. Murat Çinici, “Kalabalık Yalnızlıkta ‘Hem-derd’ Nerede?” yazısında dijital illüzyonları sorgularken yazar Naime Erkovan, “Sen Çağır” başlıklı denemesinde bir işi halis niyetle yapmanın ve o ilahi çağrıya (Oku!) kulak vermenin dönüştürücü gücünü hatırlattı.

Sizleri dergimizle baş başa bırakırken geride bıraktığımız Berat Kandili’nizi en içten dileklerimizle kutluyor, gölgesi üzerimize düşen mübarek Ramazan ayının İslam âlemine ve tüm dünyaya hayırlar getirmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz.

Gülhiman HEKİMOĞLU

Vahiy, Akıl ve Fıtrat Ekseninde Tevhid

Vahiy, Akıl ve Fıtrat Ekseninde Tevhid

Ocak-2026

İNANÇTAN HAYATA TEVHİD
Gülhiman HEKİMOĞLU

Tevhid, İslam düşüncesinin merkezinde yer alan, inancı olduğu kadar hayatı da şekillendiren temel bir ilkedir. Allah'ın birliğini kabul etmek, yalnızca teorik bir iman beyanı olmayıp insanın varoluşunu, ahlakını, ilişkilerini ve dünyayla kurduğu bağı yeniden inşa eden köklü bir idraktir. Bu yönüyle tevhid, parçalanmış bir hayatı bütünlüğe kavuşturan, dağılmış anlamları tek bir merkeze bağlayan kurucu bir ilkedir. Modern zamanlar insanı çoklu otoriteler, dağınık aidiyetler ve çatışan değerler arasında âdeta çaresiz bırakmıştır. Güç, para, ideoloji, statü ve benzeri unsurlar; farkında olunmadan hayatın merkezine yerleşebilmekte, insanı görünmez putlara bağımlı hâle getirebilmektedir. Tevhid ise bu dağınıklığa karşı insanı özgürleştiren bir çağrıdır. Çünkü tevhid, yalnızca Allah’a kul olmayı kabul ederek insanı diğer tüm bağımlılıklarından kurtarır. Bu anlamda tevhid, imanla birlikte ahlaki bir duruş, zihinsel bir berraklık ve vicdani bir sorumluluk bilinci üretir.
Tevhid bilinci insanın kendisiyle, toplumla ve tabiatla kurduğu ilişkilere de yön verir. Adalet duygusu, merhamet anlayışı, kul hakkı hassasiyeti ve emanet bilinci bu bütünlüğün doğal sonuçlarından bazılarıdır. Allah’ın birliğine iman eden bir kalp, hayatı bölünmüşlük yerine tutarlılık ve denge üzerinden okumaya başlar. Tevhid aynı zamanda insanın kendisini konumlandırma biçimidir. Kul olduğunu idrak eden birey hem haddini hem de sorumluluğunu bilir. Bu idrak ise insanı kibirden, başkaları üzerinde tahakküm kurma isteğinden uzak tutar. Tevhid bilinci gelişmiş bir toplumda güç kutsanmaz, hakikat tek bir grubun ya da otoritenin tekelinde görülmez. Böylece tevhid, bireysel bir inancın ötesine geçerek toplumsal adaletin, birlikte yaşama ahlakının ve vicdani denge hâlinin teminatı olur. Bu itibarla, bunalımlar çağında fıtratına yabancılaşan insan, kaotik durumundan kurtulmak ve kendisini, kâinatı ve Rabb’ini gerçek manada tanımak için hayata sekinet ve nizam veren tevhid inancını kuşanmaya muhtaçtır. Tevhidin hakikatini öğrenme, bireysel ve sosyal tezahürlerini algılama, anlama ve yaşama noktasında ise tek seçenek yüce kitabımız Kur’an’ın ve Sevgili Peygamberimiz’in (s.a.s.) rehberliğidir.
Diyanet Aile Dergisi olarak yılın ilk sayısında tevhid konusunu yalnızca inanç esasları bağlamında değil de düşünce, ahlak ve hayat pratiğiyle birlikte ele almayı amaçladık. Hayattan kopuk bir kavram olmayan tevhidin hayatın tam merkezinde, insanı inşa eden ve yönlendiren canlı bir hakikat olduğunu sayfalarımıza taşıdık. Sayımıza Dr. Hüseyin Arı “Vahiy, Akıl ve Fıtrat Ekseninde Tevhid”, Dr. Gülsüm Soydan “Tevhidi Yaşamak”, Dr. Ali Parlak ise “Tevhidin Temeli: Fıtrat” adlı yazılarıyla katkı sundular. Uzmanına Sorduk köşemizde Prof. Dr. Gürbüz Deniz, tevhid inancının bireysel ve toplumsal hayata nasıl yön verdiğini, düşünceden davranışa uzanan etkilerini ve günümüze ne söylediğini bizlere aktardı. Bu ayki Söyleşi konuğumuz ise yazar Ayşe Sevim.
Dopdolu içeriğimize yenilerini de eklediğimiz sayımızla sizleri baş başa bırakırken mübarek Miraç Kandili’nizi tebrik ediyor, içinde bulunduğumuz manevi iklimin dünyanın huzur ve saadetine vesile olmasını Mevla’dan niyaz ediyorum.
Keyifli okumalar.

Gönlün İkramı Nezaket

Gönlün İkramı Nezaket

Aralık-2025

İNCELİĞİN İZİNDE GÜZEL SÖZ, ZARİF TAVIR

Nezaket ve zarafet, insanın hem sözünde hem davranışında ortaya çıkan ince duyarlılığın birer ifadesidir. Bu kavramlar çoğu zaman yalnızca sosyal birer alışkanlık ya da görgü kuralı gibi değerlendirilse de aslında insanın içsel olgunluğunu, karakter terbiyesini ve estetik hissini yansıtan derin anlamlar taşır. Nezaket, kişinin karşısındakine duyduğu saygının sade ama en etkili biçimidir. Zarafet ise aynı saygının davranışlarda, seçimlerde ve üslupta kazandığı estetik ölçünün adıdır. Günümüzün hızla tüketilen ve iletişimin çoğu zaman kaba bir yüzeye sıkıştığı dünyasında bu iki değer, hem insan ilişkilerini iyileştiren hem de toplumsal atmosferi yumuşatan vazgeçilmez birer imkân sunar.

Dinî gelenek açısından bakıldığında nezaket ve zarafetin köklerinin çok daha derinlere uzandığını görürüz. Kur’an, insanlara sözün en güzeliyle konuşmayı öğütlerken kalp kırmaktan sakınmayı, öfkeyi kontrol etmeyi ve yumuşak üslubu bir erdem olarak öne çıkarır. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) hayatı ise nezaket ve zarafetin âdeta ete kemiğe bürünmüş hâlidir. O, muhatabının kim olduğuna bakmaksızın inceliği bir ilke hâline getirmiş; sözlerinde olduğu kadar davranışlarında da güzelliği, ölçüyü ve rikkati korumuştur. Nitekim onun, insanlara eziyet veren şeyi yoldan kaldırmayı bile imanın bir parçası sayan yaklaşımı, nezaketi bireysel tercihin ötesine taşıyarak ahlaki bir sorumluluk hâline getirmiştir. Nezaket ve zarafetin bu temel dinî boyutu, günümüz dünyasında bize hem yön hem de çözüm sunan bir perspektif kazandırır. Çünkü zarafet, yalnızca dış görünüşün yahut estetik bir tavrın süsü değildir; insanın kendi iç âlemini terbiye etmesinin, sözünü tartmasının ve davranışlarını hikmetle şekillendirmesinin bir sonucudur. Bu nedenle nezaket, karşımızdakinin değerini gözetirken zarafet, kendi iç düzenimizi ve ruhsal ahengimizi görünür kılar. Bugünün şartlarında bu iki kavramı yeniden düşünmek, hem bireysel gelişimimiz hem de toplumsal huzurumuz açısından önemlidir. Zira nezaket ve zarafet; güveni artıran, kırgınlıkları azaltan, kalpleri birbirine yaklaştıran sessiz ama etkili bir dildir.

Diyanet Aile Dergisi olarak 2025 yılının son sayısını nazik ve zarif bir şekilde uğurlamak için gerekli hazırlıkları yaptığımız dosyamıza Dr. Nimet Keseli Ustabaşı “Gönlün İkramı: Nezaket” adlı yazısıyla katkı sundu. Ustabaşı yazısında nezaketin; derin bir ahlaki duruşun, incelmiş bir ruhun ve kâmil bir imanın dışa yansıması olduğunu bizlere hatırlattı. Mehmet Aycı da “Görgülü Kuşlar Gördüğün İşler” atasözünden yola çıkarak yaratılışın mükemmel olduğunu, içinde nezaket ve zarafeti barındırdığını; hâlihazırdaki nezaketsizliğin ise fıtrattan bir sapma olduğunu belirtti. Uzmanına Sorduk köşemizde ise bu iki güzel hasletin çağın hızı karşısında nasıl korunabileceğini Esra Oras bizlere anlattı. Bu ayki Söyleşi konuğumuz Marmara İlahiyat Camii İmam Hatibi Halil Necipoğlu hocamız.

Dergimizi siz kıymetli okuyucularımızın istifadesine sunarken gölgesi üzerimize düşecek olan rahmet iklimi mübarek üç ayların insanlık ve İslam âlemi için hayırlar getirmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim.

Keyifli okumalar.

Dr. Lamia LEVENT ABUL

Dergiler

76 dergi listelendi.

Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi
Diyanet Aile Dergisi