SÜLEYMAN ÇELEBİ
Mevlid’i
Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslami Türk edebiyatımızın konularından en başta geleni Hz. Peygamber’dir. Onun nurunun yaratılmasından başlayarak doğumu, çocukluk dönemi, sütanneye verilmesi, gençlik döneminde Mekke’de herkesin itimadını kazanması, risaleti, mucizeleri, İslam’ı tebliği, hicreti, müşriklerle savaşları ayrı ayrı eserlerin konusu olmuştur. En güzel ahlaklı, örnek bir aile reisi olması; sözleri, davranışları, topyekûn örnek hayatı ile âlemlere rahmet olarak gönderilmesinden dolayı nice şair ve yazar, onu methüsena eden manzumeler, naat-ı şerifler; yürüyüşünü, konuşmasını, cemalini anlatan, şemail ve hilye tarzında eserler; hadislerinden derlenmiş kırk ve yüz hadis gibi kitaplarla siyer-i nebiyi nesillere anlatmak, sevgisine nail olmak ve şefaatini kazanmak için eserler yazmışlardır.

Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında en çok yazılan eserlerin başında mevlitler gelmektedir. Manzum ve mensur olarak Arapça ve Türkçe yazılmış yüzlerce eser bulunmaktadır. Türk edebiyatında yazılmış mevlitler, sayı bakımından Arap edebiyatında yazılan eserlerle mukayese edilebilecek derecededir.

Edebiyatımızda çeşitli zamanlarda muhtelif şairler tarafından iki yüze yakın mevlit yazılmışsa da bunların içinde en meşhur olanı Süleyman Çelebi’nin (1351-1422) Vesiletü’n-Necat (Kurtuluş Vesilesi) isimli manzum eseridir. Süleyman Çelebi, Bursa Ulu Cami imamlığı sırasında İranlı bir vaizin, Bakara suresinin 285. ayetindeki, “Biz, peygamberler arasında fark gözetmeyiz.” ifadesinden hareketle Hz. İsa ile Hz. Muhammed arasında bir fark olmadığını söylemesi üzerine cemaatin içinden bir şahıs, “O peygamberlerin kimini kimine üstün kıldık. Allah içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir.” mealindeki aynı surenin 253. ayetini delil göstererek itiraz etmiş, onlar arasındaki farkın resullük ve nebilik bakımından olmadığını, fazilet ve üstünlük açısından olduğunu ifade etmiştir. Yapılan bu tartışmadan Süleyman Çelebi’nin oldukça etkilendiği; Peygamberimizi daha iyi tanıtmak, onun hayatını, ahlakını, yüceliğini ortaya koymak gerektiğini düşünerek bugün okunagelen mevlidini kaleme aldığı, kendisinden bahseden edebiyat tarihi kaynaklarında ifade edilmektedir. Müellifin şu ifadelerinin, böyle bir olaydan sonra yazıldığı ve diğer peygamberlere verilen derecelerin hep Hz. Peygamber yüzünden olduğunu anlatmak için söylenmiş olmalıdır:

Ölmeyip İsa göğe bulduğu yol

Ümmetinden olmak için idi ol

Hem dahi Musa elindeki âsâ

Oldu onun izzetine ejderhâ

Ceddi olduğu için ol Halîl

Nârı cennet kıldı ona ol Celîl

Çok temennâ kıldılar Hak’dan bular

Kim Muhammed ümmetinden olalar

Gerçi kim bunlar dahi mürseldürür

Lîk Ahmed ekmel ü efdaldurur

Hz. İsa’nın göğe yükselmesi, tekrar gelip Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetinden olması içindir. Hz. Musa’nın elindeki asanın ejderha olması da yine onun izzetindendir. İbrahim Halilullah’ın atıldığı ateşin cennet bahçesine dönmesi de onun ceddi olmasındandır. Bundan dolayı peygamberler hep Muhammed ümmetinden olmak istemişlerdir. Gerçi onlar da Allah’ın resulüdür lakin Ahmed aleyhisselam onlardan daha faziletli ve kâmildir.

Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat adını verdiği bu eserden önce XIV. asırda Anadolu’da kaleme alınan bazı eserler de ona ilham kaynağı olmuştur. Bunlardan biri Âşık Paşa’nın (1272-1332) Garibname adlı on bölümden meydana gelen, siyer konularını da içine alan eseridir. Yine aynı yüzyılın şairlerinden olan Ahmedî’nin (ö. 1412) Bursa’da kaleme aldığı İskendername adlı mesnevisinin ilgili kısımlarının kaynakları arasında olduğu zikredilmektedir. Bu hususta ona ilham veren bir başka eser ise Erzurumlu Darîr’in Mısır’da bulunduğu sırada Sultan Berkuk’un talebiyle Hz. Peygamber’in soyu, doğumu, çocukluğu, evlenmesi, mucizeleri, İslam’ı tebliği, sahabenin hayatı, Müslümanların fetihlerine dair yaptığı sohbetlerden ve İbn Hişam, Vâkıdî ve Ebu’l-Hasan-ı Bekrî’nin siyerlerinden de istifade ederek meydana getirdiği altı ciltlik Siyerü’n-Nebi’sidir.

Hangi sahada olursa olsun İslami dönem eserlerimizde besmele, hamdele ve salatüselamla başlamak esastır. Eser manzum veya mensur olsun Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini esas alan tevhit ile O’na dua ve yakarışı ihtiva eden münacatla başladıktan sonra Hz. Peygamber’e salatüselamla devam etmektedir. Vesiletü’n-Necat’ta da muhteva aynı tarzda meydana getirilmiş olup Tevhit ve Münacat bahriyle başlamaktadır. Mevlidin diğer bölümlerinde ise âlemin yaratılması, Hz. Peygamber’in ruhunun yaratılması, doğumu ve bu esnada meydana gelen fevkalâde olaylar, mucizeleri, miracı, hicreti, vefatı nazmen ele alınmaktadır. Mevlit manzumesi, müminlere olan nasihati ve kötü amellerden sakınmayı öğütleyen kısmından sonra nihayete ermektedir.

Çeşitli baskılarda, farklı sayıda beyitlerden ibaret olan mevlit manzumesinin çeşitli vesilelerle tertip edilen merasimlerde tamamı yerine Tevhid, Veladet, Miraç bahirlerinin bazı kısımlarıyla aslında Süleyman Çelebi’ye ait olmadığı da iddia edilen Merhaba bahri okunmaktadır. Mevlidin bazı baskılarında yer alan Kesikbaş, Güvercin Hikâyesi, Ukkâşe Hikâyesi, Deve Hikâyesi gibi kısımlar da Süleyman Çelebi’ye ait olmayan manzumelerdir.

Süleyman Çelebi’nin mevlidi sadece Türkçe ve Türkiye’de okunan bir eser değildir. Vesiletü’n-Necat’ın Türkçe konuşulmayan Balkan ülkelerinde hâlen Türkçe okunmasının yanında birçok dilde yapılan tercümeleri de okunmaktadır. Merhum Muhammed Tayyip Okiç, Vesiletü’n-Necat’ın Boşnakça ve Arnavutça dışında çeşitli dillere yapılan tercümeleri arasında Arapça, Çerkesçe, Rumca, Kürtçe, Tatarca, Sevahilice, Almanca ve İngilizce tercümelerinden söz etmektedir.

Vesiletü’n-Necat her ne kadar Hz. Peygamber’in doğum günü olan Mevlit Kandili’nde camilerde okunsa da Regaib, Berat, Miraç ve Kadir Gecesi gibi mübarek gün ve gecelerde; düğün merasimlerinde, doğum münasebetiyle yapılan kutlamalarda ve ölüm yıldönümlerinde, asker uğurlama ve dönüşlerinde, hac dönüşü gibi çeşitli vesilelerle yapılan merasimlerde de okunmaktadır.

Süleyman Çelebi’nin mevlidini, bir bakıma siyer olduğundan çeşitli vesilelerle düzenlenen cemiyetlerde makamla okumakla iktifa etmeyip okunan bahirlerin konuları üzerinde konuşmalar yapmak, hatta uzun soluklu programlar yapılarak metnini şerh etmek gerekir. Çünkü her ne kadar gayet sade ve akıcı bir Türkçe ile yazılmış olsa da metinde bulunan bazı kelime ve tabirler günümüzde ya kullanılmamakta ya da başka manalara gelmektedir. Mevlidi bu şekilde okumak, Hz. Peygamber’in hayatını öğretmek için de bir vesiledir. Özellikle din görevlilerimizin kendi aralarında yapacağı veya cemaate yönelik tertip edilecek böyle bir faaliyetin daha yaygın hâle geleceği ve etkili olacağı şüphesizdir.

Mevlit merasimlerinde okunmayan dua ve münacat kısmını ve sadeleştirilmiş hâlini verelim:

İmdi gel isyânımız yâd idelim

Nâle vü zârı vü feryâd idelim

Her ne denlü çok yaşarsa bir kişi

Âkıbet ölmek dürür ânın işi

Ölümümüz gussasını yiyelim

Dâimâ estağfirullâh diyelim

Hakk’a lâyık kılmadık a’mâlimiz

Bilmeyiz kim n’oluser ahvâlimiz

Bir yaramaz fi’li tağyir itmedik

Âhiret bâbında tedbîr itmedik

Halk içinde adımız hâs eyledik

Lîk halvetde gönül pas eyledik

Her nefesde eyledik yüz bin günâh

Bir günâha itmedik hiç bir gün âh

Nâzenîn ömrü kamu virdik yele

Nefsin arzûlarına yele yele

Nefse uyup eyledik bî-had günâh

Bilmeyiz ki ne kılavuz yâ ilâh

Bir bölük bî-çâre mücrim âsîyüz

Kulluğında kâsır u hem kâsîyüz

Cümlemiz isyânımızı bilmişiz

Hazretine rahmet uma gelmişiz

Umarız senden inâyetler ola

Rahmet irişe şefâatler ola

Şimdi gelin isyanlarımızı hatırlayalım da inleyip sızlayarak feryat edelim. Her ne kadar çok yaşarsa yaşasın bir kişi, sonunda ölmektir onun işi. Öleceğimizi düşünerek daima Allah’a istiğfar ve tövbe edelim. Çünkü biz Rabbimize layık ameller yapmadık, onun için ahirette hâlimiz nasıl olur bilmiyoruz. Yaptığımız yaramaz işleri değiştirmedik, ahiret konusunda tedbirimizi almadık. Her ne kadar halkın içinde bulunurken dikkatli olduysak da kimsenin görmediği zamanlarda gönlümüzü paslandırdık. Her nefes alıp verdiğimizde yüz bin günah işledik ama işlediğimiz her bir günah için bir gün bile ah çekip pişman olmadık. Nefsimizin arzu ve isteklerine uyarak ömrümüzü boşa harcadık, yel gibi geçti gitti. Nefsimize uyup hadsiz hesapsız günah işledik, ancak Allah’a kullukta hep noksanımız var. Bizler bir bölük isyan eden günahkârlarız, Sana olan kullukta da noksanlarımız var. Ya Rabbi! Cümlemiz isyanımızı biliyoruz, bunun için rahmetini ummaktayız. Umarız ki senin rahmetin, yardımın ola, rahmetin erişip de şefaatin ola.

***

Yâ ilâhî sakla-gıl îmânımız

Virelim îmân ile tâ cânımız

Biz güneh-kâr âsî mücrim kulları

Yarlığayup kıl günahlardan berî

Kabrimiz îmân ile pür-nûr kıl

Mûnisin ğılmân ile hem hûr kıl

Hem dahi mîzânımız eyle sakîl

Cennete girmeye lutfın kıl delil

Mustafâ’ya civâr it yâ Kerîm

Cennetü’l-Firdevs içinde yâ Rahîm

Lutf ile göster bize dîdârını

Ni’metinle duyla-gıl kullarını

Afv idüp isyânımız kıl rahmeti

Ol habîbin yüzü suyu hürmeti

Sana lâyık kullar ile hem-dem it

Ehl-i derdin sohbetine mahrem it

Hem Süleymân fakîre rahmet it

Yoldaşın îmân makâmın cennet it

Yâ ilâhî kılma bizi dâllîn

Bu duâya cümleniz deyin âmîn

Ümmetinden râzı olsun ol Muîn

Rahmetu’llâhi aleyhim ecmaîn

Ey Allah’ım! İmanımızı muhafaza eyle de bu iman ile canımızı teslim edelim.

Bizim gibi isyan eden günahkâr kullarını bağışlayıp da günahlardan uzak eyle.

İman ile kabrimizi nurlandır, bize orada huri ve gılmanları nasip eyle.

Hem de ahirette sevaplarımızın terazisini ağır eyle, böylece lütfunla cennete girmeyi nasip kıl.

Ey Kerim olan Allah’ımız! Bizi ahirette Firdevs cennetinde habibin Mustafa’ya (s.a.s.) komşu eyle.

Lütfet de cemalini göster, nimetlerini kullarına ihsan eyle.

Habibin Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) yüzü suyu hürmetine isyanımızı affedip de rahmetini bol eyle.

Ve de bize dert ehlinin sohbetlerinde bulunmayı, sana layık olan kullarınla dost olmayı nasip eyle.

Bir de fakir Süleyman’a rahmet eyle, iman Kur’an nasip et, ahirette makamını da cennet eyle. Ya Rabbi! Bizi yolunu sapıtanlardan da eyleme. Bu duaya cümleniz âmin deyin.

Muîn olan Allah Teâlâ ümmetinden razı ve rahmeti de hepsinin üzerine olsun.