MARİFETULLAH
“Marifet kendine ve Hakk’a ait şeyleri bilmendir.”
Cüneyd-i Bağdadi
Sufiler, Hak Teâlâ’nın kenz-i mahfî yani gizli bir hazine olduğunu ve bilinmek için kâinatı ve insanı yarattığını söylerler. Yani yaratılışın amacı marifettir. Ancak O, gizlinin en gizlisi olduğundan kenz-i mahfî olarak kalmıştır. Bu sebeple marifetle sufilerin kastettikleri Hak Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının zuhurundan elde ettikleri bilgidir. Sufiler ilk dönemlerden itibaren sahip oldukları bu tecrübi bilgiyi marifet, irfan, yakin, ledün ilmi, hâl ilmi, bâtın ilmi gibi isimlerle ifade ederler. Marifet; tanımak, bilmek ve ikrar etmektir. Sufiler marifeti, Allah ve O’nun sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında manevi tecrübeyle doğrudan elde edilen bilgi anlamında kullanırlar. Marifet, ilim manasına gelmekle birlikte özel bir bilgi türünü ifade eder. Akılla elde edilen genel ve tümel bilgiye ilim, kalple elde edilen tikel, özel ve ayrıntılı bilgiye ise marifet adı verilir. İlim kelimesi marifetin yerini her zaman tutamaz çünkü ilmin karşıtı cehil, marifetin karşıtı ise inkârdır. Ancak hatırda tutulması gereken önemli bir husus da marifetin mukaddimesinin ilim olduğudur. Sufiler ilimsiz marifetin muhal, marifetsiz ilmin vebal olduğuna inanırlar. (İslam Ansiklopedisi, Marifet, c. 28, s. 54.)
Hak Teâlâ, insanı kendisini tanıması ve bilmesi için yaratmıştır: “Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) İslam âlimleri bu ayet-i kerimede “bana ibadet etsinler”den kastın “beni tanısınlar, bilsinler” olduğunu ifade ederler. Bu sebeple sufiler, insan için en yüksek ilmin marifet olduğunu söylerler. Yani Hak Teâlâ hakkındaki bilgidir ki bunu marifetullah olarak tefsir ederler. Hucviri’ye göre bütün hâllerde ve zamanlarda kul için en önemli şey Allah Teâlâ’yı tanımaktır. İnsan, Allah Teâlâ’nın zatı hakkındaki bilgiyi bilemez ancak O’nun esma ve sıfatları hakkındaki bilgiyi bilebilir. Nitekim “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” (Enam, 6/91.) ayet-i kerimesinde bu husus haber verilmektedir. Kulu hidayete erdiren ve onun kalbini hakikate açan Allah Teâlâ’dır. Hz. Ali’ye marifet hakkında sorduklarında “Allah’ı Allah ile tanıdım. Allah’tan başkasını da Allah’ın nuru ile tanıdım.” demiştir. Allah Teâlâ bedeni yarattı ve onun hayatını ruha havale etti. Kalbi yarattı ve onun hayatını da nefsine yani kendisine havale etti. Böylece hayatı ve diri kalmayı tümü ile kendisine havale etmiş oldu. Cenab-ı Hak “Allah bir kimsenin kalbini İslam’a açarsa o kimse Rabbinden bir nur üzere olmaz mı?” (Zümer, 39/2.) buyurarak kalbin bizzat kendisinin elinde olduğunu buyurdu. Kulun kalbinin açılması, kabz ve bast hâlleri ona ait olduğundan başkasının bu konuda kula rehberlik etmesi mümkün değildir. “Allah size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde ziynetli kıldı.” (Hucurat, 49/7.) ayetinde de buyurduğu üzere O, hem imanı sevdirme hem de süsleme işini bizzat kendisine izafe etmiştir. Şu hâlde Hakk’ı tarif olmaksızın marifetinden nasip almak aczden başka bir şey değildir. Bundan dolayı Hucviri, Allah hakkındaki marifetin, sürekli olarak hayret içinde kalarak Hakk’ın inayetini beklemek olduğunu söyler. (Hucviri, Keşfu’l-Mahcûb, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yay., İstanbul 1996, s. 397-401.)
Marifetullahın ledünni ilim olduğunu söyleyen sufilere göre marifet, tahsille, çalışarak yani kesbederek elde edilen bir ilim değildir. Marifet Cenab-ı Hakk’ın dilediği kullarına lütfettiği vehbi bir bilgidir. İmam Gazali’ye göre bütün ilimler Allah’ın nezdinden gelmesine rağmen ilimlerin bir kısmı insanların talim etmesi vasıtasıyla öğrenildiğinden ona “ledünni ilim” denilemez. Bilakis ledünni ilim, hariçten gelen ve bilinen bir sebep olmaksızın kalpte açılıp inkişaf eden ilimdir. Kul, ibadet ve riyazete devam ederek Hak Teâlâ’nın marifet lütfuna mazhar olur. “Bize itaat uğrunda çalışıp gayret gösterenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.” (Ankebut, 29/69.) ayeti bu hakikate işaret eder. “Bildiği ile amel eden kimseye Allah Teâlâ bilmediğinin ilmini ihsan eder.” sözünde ifade edildiği üzere ibadete devam etmekle kalpte oluşan her hikmet, keşif ve ilham yoluyla kula ihsan edilir. Allah Teâlâ, kuluna müşkülat ve şüphelerden çıkmak için tahsil etmeksizin bir ilim öğretir. Enfal suresinin 29. ayet-i kerimesinde hak ve batılı birbirinden ayırmak için verileceği söylenen “Furkan”, bu ilmi ifade eder. (Gazali, İhya-i Ulûm’id-Din Arslan Yay. İstanbul 1993, s.51-52.)
İlm-i ilahi olan marifetle kişi Hakk’ın tecellilerine mazhar olup her türlü afetten selamete erişir. Risale müellifi Kuşeyri, marifeti haiz olan kişinin sıfatlarını şöyle sıralar: “Bir kimse Hak Sübhanehu ve Teâlâ’yı önce sıfat ve isimleri ile tanır. Sonra Hak ile olan muamelesinde sıdk ve ihlas üzere olur. Sonra kötü huylardan ve bu huylara ait afetlerden temizlenerek arı hâle gelir. Daha sonra Hakk’ın kapısında uzun uzadıya bekler ve daimi hâlde kalbi ile itikâf hâlinde bulunur.” Kul, bu mücadelesinin sonucunda ise Cenab-ı Hak’tan gelen lütuflara mazhar olur. Üstat Kuşeyri bu lütuflara mazhar olan kişiyi arif ve yaşadığı hâli ise marifet olarak tanımlar: “... Allah Teâlâ’dan güzel bir teveccühe nail olur. Allah onun bütün hâllerinde sıdk üzere olmasını sağlar, o kimseden nefsin hevacis ve havatırı kesilir. O kimse kendisini Allah’tan başkasına davet eden hiçbir şeye kulak veremez duruma gelir. Böylece kul halka yabancı, nefsinin afetlerinden beri ve uzak olur. Allah’tan başkası ile sükûnet ve huzur bulma durumundan temizlenir sırren ve ruhen Allah Teâlâ’ya münacata devam eder. Her lahza Allah’a dönüşü tahakkuk ettirir. İlahi kudretin tasarruflarının ne şekilde cereyan ettiğine dair sırları Hak Sübhanehu ve Teâlâ’nın tarifi ve talimi ile alır. İşte böyle kimseye arif denir. Onun bu hâli ise marifet ismini alır.” (Abdulkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yay., İstanbul 2003, s. 398.)
Kaşani’nin de ifade ettiği gibi marifete erişmenin yolu öncelikle kişinin kendi hakikatini ihata etmesi, leh ve aleyhindeki şeyleri bilmesi ile mümkün olur. Çünkü kendini bilen Rabbini bilir.