Türk edebiyatında pek çok mevlit kitabı olmasına rağmen Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu mevlit kadar hiçbiri halk üzerinde tesirli olamamıştır. Bu eserin, bu denli etkili olmasını siz neye bağlıyorsunuz?
Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat’ı mevlit edebiyatımızın öncü metinlerinden biridir. Diğer bir ifadeyle Süleyman Çelebi eseri aslında Türk İslam edebiyatı içerisinde kurucu bir metindir. Bu kurucu metin, bir yandan mevlit türünü inşa ettiği gibi öte yandan miraciye, mucizatü’n-nebi, hilye-i nebi gibi doğrudan doğruya Hz. Peygamber’i konu edinen edebî türlerin oluşmasına katkı sağlamıştır. Vesiletü’n-Necat’ı kurucu bir metin olmanın yanı sıra dil inşa eden bir metin olarak ve dinî, edebî hayatı tanzim eden bir metin olarak da değerlendirmek mümkündür.
Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu mevlit, halk nezdinde de büyük bir tesir oluşturmuş ve hâlâ okunmaktadır. Bu eser, sadece Anadolu coğrafyasında değil gönül coğrafyamız olarak da nitelendirdiğimiz Rumeli, Balkanlar, Macaristan, Romanya, Kırım, Kazan, Azerbaycan, Irak, Kerkük bölgesinde ve keza Avrupa’nın çeşitli ülkelerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne giden muhacir işçilerimiz vesilesiyle vatandaşlarımız tarafından okunan ve geniş coğrafyada varlığını 600 yıldır koruyan bir metindir. Bu kadar uzun soluklu bir metin âdeta bir şaheserdir. Bu metnin etkili olmasında temel saik, Süleyman Çelebi’nin, eserini samimi duygularla yazmış olmasıdır. Sanat yapma amacı güdülerek yazılmış bir eser değil bilakis o duyguları yaşayarak ortaya konulmuş bir eserdir ve bu eserin temelinde de ilim vardır. Yani mevlit, temelinde şiirdir ama Süleyman Çelebi sahip olduğu geniş ilmî birikimiyle farklı ilim dallarının Peygamber-i Zişan Efendimiz hakkındaki temel yaklaşımını bu esere nakşetmiştir. Bu eser hem edebî açıdan samimi hem ilmî açıdan da derinliği olan bir eserdir. Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat’ında bir anlamda Kur’an ve hadis ilminin varlığına tanık oluyoruz. Keza temel İslami bilimler olarak nitelendirdiğimiz ilm-i kelamın, ilm-i tasavvufun, ilm-i ahlakın ve siyer-i nebi türünün de onun münderecatı içerisinde varlık kazandığına tanık oluyoruz. Süleyman Çelebi, âlim bir imam olması hasebiyle o ilmî birikimini bu eserine sunmuştur. Ancak bunu sunarken de kuru bir ifadeyle değil de coşkun bir şekilde okunmasını sağlayacak şiir ve musikiyle harmanlayarak sunmuştur. Bu tür söyleyişlere biz sehl-i mümteni diyoruz. Sehl-i mümteni; en zor, en girift ve anlaşılması çok güç olan bir metni en kolay ve anlaşılır bir şekilde sunmaktır. Süleyman Çelebi sehl-i mümteniyi muazzam bir biçimde kullanabilen âlim, hakîm bir şairdir. Bu yüzden de insanlar üzerinde çok tesirli olmuştur.
Süleyman Çelebi yazmış olduğu mevlidi, Vesiletü’n Necat yani “Kurtuluş Vesilesi” olarak isimlendirmiştir. Bu eseri, bir kurtuluş vesilesi olarak görmesinin nedeni üzerine neler söylemek istersiniz?
Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat adlı eserinin “kurtuluş vesilesi” anlamına gelecek şekilde isimlendirilmesinin nedenini dönemin sosyolojisinde aramak gerekiyor. Her şair ve sanatkâr, devrinin, döneminin sanatçısıdır. Dolayısıyla da her sanatkâr, döneminin problemlerini sanatı üzerine nakşeder. Mütefekkirler, büyük düşünürler, hükemâ dediğimiz hakîm insanlar da çağın sorunlarına hikmet nazarıyla çözümler üretirler. Bu eser, hakîm, bilge bir imamın eseridir ve çağının problemlerine çözüm sunan bir eserdir. Vesiletü’n-Necat sosyal tarih açısından okunduğunda yazıldığı dönem, Ankara Savaşı’nın kaybedildiği ve akabinde Yıldırım Beyazıt’ın çocuklarının iktidar mücadelesi içerisine girdikleri ve keza beylerin de isyan ettikleri bir dönemdir. Bu döneme fetret dönemi diyoruz. Bu dönemde Anadolu ve Rumeli’de birlik dağılmış, çeşitli iktidar mücadeleleri ve kaos baş göstermiştir. Bazı insanlar, kurtuluş için bu problemlerden, siyasi istikrarsızlıktan, sosyal parçalanmışlıktan ve ekonomik çöküşten kurtulmanın yolu olarak dinî bazı literatürleri kullanarak mehdilik, mesihlik iddialarıyla ortaya çıkmışlardır. Süleyman Çelebi, eserini tam da bu dönemde yazmıştır. Bununla şu mesajı vermektedir: “Yeniden kurtulmak, yeniden toparlanmak istiyorsak Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bize bıraktığı mirasa sahip çıkmamız gerekmektedir.” O miras da “Hakikat-i Muhammediye” yani Kur’an ve sünnete bağlı kalarak peygamberî ahlakla ahlaklanmaktır. İşte bu surette insanların yeniden var oluşunu gerçekleştirebilmenin mümkün olduğuna işaret ederek eserin adına Vesiletü’n-Necat yani kurtuluş vesilesi demiştir.
Kısaca söylemek gerekirse Vesiletü’n-Necat, insanın dünya ve ahirette kurtuluşuna vesile olacak yegâne iksir Muhammedî hakikatin bize sunmuş olduğu manayı anlattığı için sadece yazıldığı dönem için değil her dönem insan için bir kurtuluş vesilesi hükmünde olan çağını aşıp başka çağlara da hitap edebilme gücüne sahiptir. Yazıldığı günden bugüne kadar okunan ve hâlâ kurtuluş vesilesi hüviyetini haiz olma özelliğini barındıran bir şaheserdir.
Süleyman Çelebi’nin 1409 yılında yazdığı Vesiletü’n-Necat kendinden önce yazılanlar olmasına rağmen mevlit türünün mihenk taşı mahiyetindedir. Özellikle Süleyman Çelebi sonrası pek çok mevlidin yazılmış olmasının sebebi sizce nelerdir?
Eserin yazıldığı dönemde Bursa’da iki önemli isim var. Bunlardan birisi kıraat ve hadis âlimi El Cezeri ve İskendername adlı eserin şairi Ahmedi’dir. Cezeri’nin bir Arapça mevlit kitabı, Ahmedi’nin de İskendername’de kısa bir mevlidi vardır. Bu iki eserin varlığından hareketle Süleyman Çelebi’nin bu kültürlerden haberdar olduğunu düşünüyoruz ve eserlerinde de bunu görüyoruz. Her ne kadar Süleyman Çelebi’den önce mevlit yazılmış olsa da Türk edebiyatında derli toplu, geniş muhtevalı, bu konuyu doğrudan doğruya işlemesi ve müstakil bir eser olması bakımından Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu mevlidi ilk ve kurucu mevlit kabul ediyoruz. Bu kurucu metin daha sonraki dönemlerde tanzir edildi yani bir benzeri yazılmak istendi ve hemen her dönemde de yazıldı. Özellikle sosyolojik açıdan toplumsal çözülmenin yaşandığı dönemlerde daha çok yazıldı. Çünkü mevlit, etrafına bir diriliş ve yeniden doğuş düşüncesi veriyor.
Mesela XIX. yüzyılda Batılılaşmanın etkisiyle yaşanan sosyal buhranlara karşı bir cevap olsun, peygamberî muhabbet toplum içerisinde yaygınlaşsın, hakikat-i Muhammedî etrafında toplanma çabaları artsın diye daha çok mevlidin yazıldığını görüyoruz. Bu dönemde 150 civarında mevlit yazılmış olmasına rağmen hiçbiri Süleyman Çelebi’nin eseri kadar şöhrete ulaşamamıştır. O yazılan mevlitlerden Hamdullah Hamdi’nin, Şemsettin Sivasi’nin ve Bursalı Akif’in mevlitleri kısmen Süleyman Çelebi’nin yazmış olduğu mevlide yaklaşmaya çalışmıştır. Ancak bütün bu eserler Süleyman Çelebi’yi esas alarak yazıldıkları için onun kadar etkili olamamışlardır. Mevlit şairlerinin her birisinden Diyanet İşleri Başkanlığımızın da yayınları arasında çıkan 3 ciltlik Mevlit Külliyatı adlı eserde de bahsetmiştik.
Hoca Ahmet Yesevi, “Manayı Türkçe nakletmek gerek.” diyerek açtığı dil ve irfan yolunu daha da genişletmiş Süleyman Çelebi de bu düstur üzere yürümüştür. Sehl-i mümteni diye nitelendirdiğimiz saf Türkçenin kullanımıyla irfan geleneğine nasıl bir katkı sunulmuştur?
Ahmet Yesevi’yi bendeniz Türkiye’yi Müslümanlaştıran kişi olarak nitelendiriyorum. Zaten onun Pir-i Türkistan olarak tanımlanmasının altında yatan en önemli saiklerden birinin, dilimizi Müslümanlaştırması olduğunu düşünüyorum. Diliniz evinizdir, diliniz dünyanızdır. Dilinizi Müslümanlaştırarak dünyanızı da ona göre tanzim etmiş oluyorsunuz.
Ahmet Yesevi:
“Ayet, hadis manası Türkçe söylemek evladır,
Manasını bilirse börkün yere kor o erler.”
Börkü yere koymaktan murat secdedir. Yani Asya’nın steplerinde mücadele eden, savaşan o yiğitler ayetin, hadisin manasını bilse hepsi Müslüman olur diyor Ahmet Yesevi. Bundan ötürü de hikmetlerini hep Türkçe söylemiştir. Hikmetlerini Türkçe söyleme arkı Yunus’la birlikte Anadolu’da zirveleşti. Sonra Âşık Paşa Garibname’sinde bunu önemli bir noktaya getirdi ve bir bakıma din dilini Türkçeleştirme çabası içerisinde oldu. Haddizatında Âşık Paşa da Ahmet Yesevi’den aldığı o ilhamla “Türkçe söylemek lazım.” diyerek Türkçeyi bayraklaştırmaya çalıştı ve Türkçenin ilim dili hâline gelmesi için de çaba sarf etti. Süleyman Çelebi de bu çizgi ekseninde eserlerini ortaya koymuştur. Nitekim Süleyman Çelebi’nin eserini incelediğimizde Garibname’nin etkileri de görülür. İrfan geleneğini sürdüren ve yaygınlaşması için uğraşan bu insanlar toplumun düştüğü yerden yeniden ayağa kalkmasının ve düştüğü kuyudan çıkmasının yolunun Peygamber Efendimizin etrafında buluşmakla mümkün olacağını bilmektedirler. Hz. Peygamber etrafında buluşmanın da ancak o halkın anlayacağı bir dille güzel ve anlaşılır bir Türkçeyle sağlanacağını bilmektedirler. Dolayısıyla anlaşılması zor meselelerde dahi halkın anlayabileceği bir dille anlatabilme becerileriyle de Türkçenin inceliklerine de ne kadar sahip olduklarını göstermektedir.
Şiirin mana penceresinden açılan ve irfana bürünen yönü hikmet, Süleyman Çelebi gibi sufi şairler arasında önemli bir kıstas olmuştur. Şiirin hikmete dönüşümüne yönelik neler söylemek istersiniz?
Hikmet, evvelemirde insanın sınırını bilmesidir. İnsanın sınırını bilmesi de nefsini bilmesidir. Nefsini bilmekten murat da insanın kendi hakikatini öğrenme çabası içerisinde olmasıdır. “Kendini tanıyan yani nefsini tanıyan, Rabbini tanır.” cümlesi fehvasınca bir kendini tanıma ya da bugünkü modern psikolojide kullanıldığı gibi kendilik bilinci. Ancak kendini tanıyan ve kendilik bilincine ulaşan insanlar kalıcı söz söylerler. Eğreti, sanat yapmak için sadece gösteriş için söylenen söz değil bunlar. Bir tecrübe içerisinde ortaya çıkarlar. Çünkü hakikati ya da kendini keşfetme yolculuğu bir çaba işidir, bir süreç işidir. Bu süreçte bir tecrübe elde ediliyor. Burada bu tecrübeyi bilgiye dönüştürmek ve o bilgiyi sunmak söz konusudur. İrfani şiir dediğimiz, bizim genellikle irfan perspektifine baktığımız şiir bu kendilik bilinciyle oluşan şiir; olması hasebiyle orada, kendini tanıyan, kendi hakikatinin farkına varan insanların vecd hâlinde manayı sunma çabası vardır. Çünkü mana önemli bir cevherdir ve o cevheri taşımak çok zordur. Bu durumu iki şekilde anlamamız lazım: Birincisi o manayı paylaşarak çoğaltabilir, bir bakıma dile getirerek insanların da ilgisini arttırabilir ve bir şeye vesile olursunuz. İkincisi ise o ulaşılan manayı ya da elde edilen bilgiyi topluma sunarak toplumun da manen terakki etmesini, toplumsal huzurun sağlanmasını temin edersiniz. Ahmet Yesevi ve Mevlana gibi büyük şahsiyetler bunu yapmıştır ve sözlerini saklamamışlardır.
Vecd hâlinde elde edilen ve hikmet adı verilen bu bilgileri ancak şiir diliyle insanlara sunabilirsiniz. Çünkü şiir dili sembolik, metaforik ve mazmunlara dayalı bir dil olması, içinde kendine ait bir musiki barındırması hasebiyle okuyanlar tarafından kendilerine dönüştürebilecekleri metinler hâline gelir. Daha açık bir ifadeyle bu subjektif bilgiyi doğrudan doğruya siz nesir ve yalın bir şekilde sunduğunuzda size ait olan bir bilgiyi ya da ulaştığınız hakikati insanlara empoze etmiş ve onları zorunlu olarak o hakikate bir bakıma zebun etmiş olursunuz. Oysa şiir diliyle bunu anlatmaya çalıştığınızda herkes o metinde kendine ait bir şey bulacaktır ve kendisi onu tecrübe edecektir.
Şiirin hikmete dönüşümünün de temelinde bu vardır. Ahmet Yesevi şiir demedi, hikmet dedi. Çünkü Ahmet Yesevi sanat yapmadı ve ulaştığı hakikati ifade etmeye çalıştı. Kendi sınırını sınırıyla elde ettiği, kendini tanıma süreciyle elde ettiği bilgiyi sunma çabasına girdi. Ve bu çabaya da hikmet adını verdi. Bu bizde ilahi oldu, varidat oldu ya da nefes oldu ve keza Süleyman Çelebi örneğinde olduğu gibi mevlit olarak isimlendirildi.
Sizin kitabınızdan da mülhem Ulu Cami’nin bilge imamı olarak nitelendirilen Süleyman Çelebi’nin dinî ilimlere yönelik vukufiyetinden bahseder misiniz?
Bendeniz Süleyman Çelebi’yi bilge imam olarak nitelendiriyorum. Bilge tabiri tabii hakîm yani hikmete sahip olan insan anlamındadır. Süleyman Çelebi, kendi hakikatini keşfetme yolculuğu içerisinde olmuş ve Molla Fenari’den İbn Arabi’yi okumuş birisidir. Çünkü Emir Sultan’ın muhitinde bulunduğunu biliyoruz. Emir Sultan’ın muhitinde Molla Fenari’nin İbn Arabi’nin eserlerini okuduğunu da biliyoruz. Keza Süleyman Çelebi’nin dedesi tezkirelerin vermiş olduğu bilgilerden hareketle Şeyh Mahmut Efendi’dir ki bu kişi Fusus’ül Hikem şairi olarak da bilinir. Yani İbn Arabi felsefesini devam ettiren kişilerden biri olarak nitelendirilir. Bu bakımdan Süleyman Çelebi’ye bilge ve hükemâdan diyorum. Yani hikmet sahibi olmak bilginin yanında o bilgiden bir şeyler çıkarabilmek, hayata ilişkin cevaplar oluşturabilmek, toplumun problemlerine çözüm üretebilecek bir bilgi oluşturabilmek, meseleye ölçülü bakabilmek anlamına geliyor. Süleyman Çelebi bu vasıfları haiz âlim bir zattır.
Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat adlı eserinin metin değerini incelediğim ve ortaya koymaya çalıştığım uluslararası bir sempozyumda şunu gördüm. Süleyman Çelebi’nin Vesiletü’n-Necat’ında Kur’an ve hadise vukufiyetinin yanı sıra kelam, tasavvuf, ahlak ilmine ve siyer-i nebiye vukufiyeti çok iyi bir noktada. Yani döneminde genellikle bu tür âlimleri Dursun Fakih örneğinde olduğu gibi fakih olarak nitelendirirler. Süleyman Çelebi de bu bağlamda bir fakihtir. Yani içtihat yapar anlamında fakih diyemiyorum çünkü eser yok ortada. Ancak toplumun ihtiyaçlarını cevaplandırabilecek bir ilmî birikime sahiptir. Bunu biz eserinden yola çıkarak söylüyoruz.
Tarihî ve biyografik kaynaklar, Süleyman Çelebi’nin ilim tahsili hakkında bize fazla bir bilgi vermez. Her ne kadar nerede ilim gördüğü, kimlerden ders aldığına dair bilgi sahibi olamasak da vermiş olduğu eserin derinliğine bakarak Süleyman Çelebi’nin büyük bir âlim olduğunu, dönemine ve ilimlerine vâkıf olduğunu ifade etmek isterim.
Süleyman Çelebi’nin hayatındaki pek çok hususu birey olarak elbette hayata geçirmemiz gerekmektedir. Özellikle din görevlisi olan kimselerin gerek âlim gerekse imam olarak hangi hususları özellikle hayatında tatbik etmesi gerekiyor?
İmamlık, peygamber varisi olmayı gerektirir. Yani Süleyman Çelebi’den ya da diğerlerinden önce bir peygamber varisi olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor. Peygamberin varisi olmak, peygamberin bıraktığı ahlak-ı Muhammediye’ye, hamideye sahip olmak ve topluma örnek olmak demektir. Bu anlamda imamlığın, imamların sorumluluğu çok büyüktür. Samimi olarak görevini yapanlar iz bırakırlar tıpkı Süleyman Çelebi ve hem imam hem vaiz olan Mevlana gibi.
Kültür tarihimizin büyük şairlerinin bir kısmının imam olması maalesef bugün pek üzerinde durulan bir konu değil. Bendeniz bu anlamda sorunuzu önemsiyorum. Ve buraya dikkat çekmek istiyorum. Zaten “Ulu Cami’nin Bilge İmamı” adlı kitabı yazarken de özellikle imam arkadaşlarımızın konuya dikkat kesilmesini istediğim için bunu söyledim. Yani bir imamı biz bu sene konuşuyoruz ve bir imam, altı yüz yıldır etkili. Ve yine bir imam bir vaiz olan Mevlana, asırlardır hâlâ tesiri olan bir kişidir.
Öncelikle kürsüden vaaz ettiğimiz, minberde sunduğumuz mesajı yaşamamız gereken ciddi bir sorumluluk gerektiren imamlık ancak ilimle artar. Yani sürekli bir ilim öğrenme, ilim talebi içerisinde olma ve sürekli okumamız, okuduklarımızı ve öğrendiklerimizi Türkçemizin güzelliklerini kullanarak topluma sunmamız gerekiyor.
ÖZ GEÇMİŞ
Prof. Dr. Bilal Kemikli, Sivas’ta doğdu. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde tamamladı. 1998’de doktor, 2002’de doçent ve 2008’de profesörlüğe yükseldi. Ankara, Van Yüzüncü Yıl ve Süleyman Demirel Üniversitelerinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Dekan olarak DPÜ İlahiyat Fakültesinin kurulmasına öncülük etti. Bir dönem Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak da görev yapan Kemikli, hâlen aynı fakültede öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Eserlerinden bazıları şunlardır: Sun’ullâh-ı Gaybî Dîvânı, Şair Şeyhülislam Ârif Hikmet Beyefendi, Oğlanlar Şeyhi Müfid ü Muhtasar, Dost İlinden Gelen Ses, Âteş-i Aşk: Mesnevî Mektupları, Şiiir ve İrfan, Şiir ve Hikmet, Şehir Hayat ve Dervîş, İnsan Deniz ve Hayat, Ramazan Güzellemeleri, Süleyman Çelebi ve Mevlid, Oğul Sen Sen Ol, Sen Sen Ol, Sevgili Kızım, Sufiyem Halk İçinde: Yunus Emre ve Kapı.