MÜŞAVERE HEYETİNDE BİR HEKİM
DR. HASAN FEHMİ GÖKALP – 2

Dr. Mehmet BULUT
DİB Emekli Başkanlık Müşaviri

Dinî yüksek tahsil (onun Süleymaniye Medresesi mezunu olduğunu tekrar hatırlatalım) yanında bir tıp eğitimini tamamlayıp Başkanlıkta üst düzey bir görev olan Müşavere Kurulu azalığına getirilmiş tek şahıs olma yönüyle dikkatimizi çeken Hasan Fehmi Gökalp, Müşavere Heyetindeki çalışmalarıyla ve Başkanlıktan sonra çok değişik hastanelerde görev yapmasıyla da dikkatimizi çekmektedir. Önce onun tabiplik hizmetlerini özetleyelim.

Sinop Memleket Hastanesi Dâhiliye Mütehassıslığı ve sonrası: Diyanet İşleri Başkanlığının 23 Ekim 1948 tarihli bir yazısı üzerine Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığından gönderilen 7 Aralık 1948 tarihli yazıda Dr. Hasan Fehmi Gökalp’in Sinop Memleket Hastanesi Dâhiliye Mütehassıslığına 80 lira maaşla (azalığı 90 lira maaşlı idi) naklen tayininin gerçekleştiği ve durumun ilgiliye tebliği istenmiştir.

Fehmi Gökalp’in söz konusu hastanedeki görevi uzun sürmemiş, 1 Ocak 1949’da başladığı bu görevinden 20 Temmuz 1949’da ayrılmıştır. Sonra sırayla 1 Ağustos 1949’da Aydın Memleket Hastanesi Dâhiliye Mütehassıslığına, 22 Kasım 1951’de Eskişehir Verem Hastanesi Mütehassıslığı ve Baş Tabipliğine, 4 Nisan 1957’de İstinye Sağlık Merkezi Tabipliğine tayin edilmiştir. 30 Temmuz 1957’den 31 Mayıs 1961’e kadar ise Yedikule Göğüs Hastalıkları Mütehassısı olarak, 3017 sayılı kanunun 78. maddesi gereği İstinye Sağlık Merkezi tabibi olarak görev yapmıştır.

Fehmi Gökalp’in, eski harflerle kaleme alıp zamanın Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem’e gönderdiği 4 Mayıs 1961 tarihli özel mektubunda “ahval dolayısıyla” Sıhhat Vekâletinde yaşlı ve kıdemli arkadaşlarının emeklilik işlemlerinin başladığından söz etmesine binaen kendisinin de emeklilik hazırlığı yaptığı anlaşılmaktadır. Nitekim yaklaşık 35 yıllık bir hizmetten sonra 31 Mayıs 1961’de re’sen emekliye sevk edilmiştir.

Bir önceki yazıda sözü edilen 1972 tarihli dilekçesinde emeklilikteki ikamet adresini Ataköy, 2. Kısım, M1, 6/14 Bakırköy şeklinde bildirmiştir.

Dr. Hasan Fehmi Gökalp, 10 Nisan 1984 tarihinde 87 yaşında vefat etti.

Müşavere Kurulu kararlarında Hasan Fehmi Gökalp: Müşavere Kurulu’nun 1948 yılında aldığı kararlardaki imzasından, bir yıl süren üyeliği sırasında Fehmi Gökalp’in Heyet çalışmalarına yoğun bir şekilde katıldığı anlaşılmaktadır. Burada onun da imzasını taşıyan kararların hepsinden söz etmek makalemizin konusu dışında kalmaktadır. Bu bağlamda bu bir yıllık görev süresi içinde alınan Kurul kararlarından bir kısmına Dr. Gökalp’in şerh düştüğüne, farklı mütalaada bulunduğuna işaret etmek isterim. Yeri gelmişken burada bir cümleyle, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda başta Diyanet İşleri Başkanları Ord. Prof. M. Şerefettin Yaltkaya ve Ahmet Hamdi Akseki olmak üzere Kurul üyelerinden bazılarının, sayıca az da olsa alınan bazı Kurul kararlarına şerh düşerek farklı kanaatler belirttiklerini not etmek isterim. Fehmi Gökalp’in şerh düştüğü kararlardan biri tıbbi yönü de olan bir konuyla ilgiliydi; bir örnek olarak söz konusu karara burada yer vermek istiyorum.

Cevaplandırılması talebiyle Reisliğe gönderilen ve makamdan Müşavere Kuruluna havale edilen Halil Can’a ait 19 Nisan 1948 tarihli dilekçede yer alan dört sorudan biri iğnenin orucu bozup bozmayacağına dairdi ve bu soru öteden beri Başkanlığa sıkça soruluyordu. Heyetçe hazırlanan, “Oruç, malum olan müftirat-ı selaseden biriyle fasit olduğu gibi dimağa, cevf-i batne, buruna, kulak ve emsali menafiz-i tabiiyyeden veya cerhle açılan gayritabii menfezlerden bir şeyin duhul ve vusulüyle de fasit olursa da tedavi ve kuvvet için mücerret derinin altına veya damara alet-i mahsusa ile bir madde zerk olundukta o maddenin aynen cevf-i batne vusulü malum olmadıkça dâhilde eseri hissolunsa bile oruç fasit olmaz.” şeklindeki mütalaaya aynı zamanda bir hekim olarak aza Hasan Fehmi Gökalp şöyle bir şerh düşmüştü: “Vücuda zerk edilen madde kanın deveranı sebebiyle bedenin her tarafına ve cevf-i batın azasına da vasıl olur; böylece oruç bozulur.” (5 Haziran 1948 tarih ve 208 sayılı karar)

Fehmi Gökalp’in şerh düştüğü kararlar arasında, Heyet’in, Fransızcadan Türkçeye yapılması düşünülen kitaba ilişkin 18 Mart 1948 tarih ve 84 sayılı mütalaası, talakla ilgili 27 Mayıs 1948 tarih ve 195 sayılı kararı ile vefatları duyurmak üzere minarelerden sala okumanın mahiyetine ilişkin 16 Eylül 1948 tarih ve 290 sayılı mütalaası olduğunu da bir cümleyle belirtmek isterim.

Haziran 1940’tan itibaren Diyanet’te görev yapan Dr. Gökalp, 1948’de Müşavere Kurulu azalığına tayin edilmeden önce de Kurulca oluşturulan bazı ilmî komisyonlarda yer alabilmiştir. Mesela Şah Veliyyullah Dehlevî’nin Hüccetullahi’l-Baliğa adlı eserinin Reislikçe tercüme ettirilerek yayınlanması konusunu değerlendirmek üzere Eylül 1940’ta oluşturulan komisyonda, o yıl itibarıyla Sicil Müdürü olan Dr. Hasan Fehmi Gökalp de yer almıştı. Yine o yıllarda, değerlendirilip derecelendirilmesi için bilhassa vaiz ve dersiamlar tarafından Reisliğe sıkça gönderilen ve Müşavere Heyetini bir hayli meşgul eden icazetname tetkikinde yeni bir metot geliştirmek üzere Şubat 1944’te Reis Muavini A. Hamdi Akseki başkanlığında oluşturulan ve daha çok Müşavere Heyeti azalarının yer aldığı 8 kişilik özel komisyonda da sicil müdürü Fehmi Gökalp bulunuyordu.

Dergi makalesi: Hasan Fehmi Gökalp’in yayımlanmış tek bir makalesini bulabildim. “Orucun Sıhhî Faydaları” başlıklı bu yazı da görev yelpazesi gibi bir ilginçliğe sahip. Şöyle ki Başkanlık 1956 yılında bir dergi çıkarma teşebbüsünde bulunmuş ve o yılın ramazanına denk gelen Nisan 1956’da Diyanet İşleri Reisliği Mecmuası (Ramazan Nüshası) adıyla bir dergi çıkarmıştı. Devamı gelmeyen ve tek sayıda kalan bu 64 sayfalık dergide 12 yazara ait 16 makalenin en kapsamlısı (11 sayfa) Gökalp’in sözü edilen makalesi idi. Derginin gündemi ramazan ve oruç olunca bu başlıkta bir makaleye de yer verilmesinin yerinde olacağı ve böyle bir konunun hem Müşavere Kurulu azalığında bulunmuş hem de bir tıp doktoru olan Hasan Fehmi Gökalp tarafından kaleme alınmasının uygun olacağı düşünülmüş olmalıdır. Yayın tarihine nazaran Gökalp’in, bu makalesini Diyanet’teki görevinden ayrılışından sekiz yıl sonra, Eskişehir Verem Hastanesi baştabibi iken yazdığı anlaşılmaktadır. Kanaatimce düzeyli, nitelikli bir makaleyle karşı karşıyayız. Fehmi Gökalp, makalenin girişinde sağlıkla ilgili bazı genel bilgilerden sonra, başlıklar hâlinde birtakım tıbbi konuları ele almış ve ele aldığı konulara ilişkin hadis-i şeriflere yer vererek İslami prensiplerin insan sağlığı açısından önemine dikkat çekmiştir. Orucun bir perhiz, bir diyet olmadığının altını çizerek aralarındaki farka dikkat çeken Dr. Gökalp, diyetlerin daha çok hasta kişilere yönelik olduğunu hatırlatarak sağlıklı insanlar açısından orucun önemine şöyle değinmiştir: “Senenin en kısa veya uzun günlerine tedricen rastlayan Ramazan-ı Şerif orucu biz Müslümanlara ayn-ı nimet ve ayn-ı hayat olduğundan bunu en büyük bir şükranla eda etmeliyiz.” Uzun uzadıya tanıtma imkânımız olmadığından makaleden birkaç alıntı yapmakla yetiniyoruz. Şöyle diyor:

“Dinimizin emrettiği oruç bizi, bedenimiz ve ruhumuz için zararlı birçok tehlikeden koruyan mübarek bir terbiye sistemidir.”

“Bütün ibadetlerimizi ve vazifelerimizi gönüllerimizden taşan bir hürmetle seve seve yaparak Allah’ın nimetlerine şükranımızı fiilen eda edersek ücretini kat kat göreceğimiz ve bedenen ve ruhen daima saadet ve selamete erişeceğimiz muhakkaktır.”

“Oruç sayesinde insan ciddi ve halis olur. Riya ile asla münasebeti olmayan bir ibadetimiz varsa o da oruçtur.”

“Oruç, insanı her türlü bedenî, ruhi zararlardan ve ifratlardan koruyan bir kalkandır.”

“Biliyoruz ki modern hekimlik, tedavi etmekten ziyade insanları her türlü hastalığa karşı korumakla mükelleftir. Çünkü korumak, hastalıkları tedavi etmekten daha kolay ve daha faydalıdır. Bu tabii kaide, ilahi birer emir ve ibadet hâlinde dinimizde de caridir.”

“Bütün gün oruç tutarak Allah’ın emirlerine itaat gösteren bir Müslümanın iftar sofrasında kendine hâkim olmaması doğrusu çok acınacak bir haldir.”

“İbadetlerin ve orucun farz olmasının asıl hikmeti, Allah’ın emirlerine itaatle kulluk ve vazife zevkini tatmak ve böylece ruhlarımızı riya ve gösterişlerden temizleyerek ahlakımızın samimiliğini arttırmak ve kendimizi bizzat Allah’ın vikayesine tevdi için nefisle mücadele etmektir.”

Gökalp, orucun beden sağlığı yanında ruh sağlığı ve nefis terbiyesi açısından taşıdığı öneme de makalesinde işaret ederek oruçlular için önemli birtakım tavsiyelerde bulunmuştur. Gökalp, makalesinin son kısmında bazı hadis meallerine yer vererek Peygamberimizin sağlık konusundaki emir ve tavsiyelerinin önemine dikkat çekmiştir.

Sonuç yerine: Dinî yükseköğrenim yanında, başta hukuk olmak üzere değişik alanlarda da eğitim görüp Başkanlık teşkilatında görev almış çok sayıda kişi vardır. Ancak daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi hem ilahiyat hem de tıp eğitimi alıp da memuriyetinin bir safhasını Müşavere Kurulu başta olmak üzere Başkanlıkta geçirmiş tek kişi Dr. Hasan Fehmi Gökalp’tir. Nitekim 1936 yılında resmî bir talep üzerine dersiamlardan uhdelerinde doktorluk ve mühendislik görevi bulunanların tespitine ilişkin Reislikçe hazırlanan raporda, Süleymaniye Medresesi mezun dersiamlardan olup o sıralar maaşını İçel vilayetinden alan Dr. Hasan Fehmi’den başka doktor olmadığı, mühendis ise bulunmadığı kaydedilmiştir. Bu durum sonraki yıllarda da değişmemiştir.

Bu gayet isabetli ilk tecrübenin 1940’larda yaşanmış olması da ayrıca önemlidir. Şu var ki o yıllarda zaten beş üye ile çalışan Kurulda, sırf bunlardan biri tıp uzmanı olsun diye Fehmi Gökalp’in Müşavere Kuruluna getirildiğini ileri sürmek de isabetli olmayabilir. Bununla birlikte, Fehmi Gökalp’in Kurul azalığı için hazırlanan teklif yazısında imzası bulunan dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin ileri görüşlülüğünü göz ardı etmememiz gerekir diye düşünüyorum. Binaenaleyh, onun, doktorluk mesleğini icra ederken mümeyyiz olarak Diyanet İşleri Reisliğine geçişinin, bir süre sonra da Müşavere Kurulu azalığına getirilişinin, bu görevinin sadece bir yıl sürmüş olmasının, 90 lira aylıklı Müşavere Kurulu azalığından bu defa 80 lira aylıklı Sinop Memleket Hastanesi dâhiliye uzmanlığına tayininin gerekçelerini tam öğrenemiyoruz. 1940’lı yıllar için sıkça telaffuz edilen “ahval dolayısıyla” gerekçesini ileri sürmemiz için de bir dayanağımız bulunmamaktadır. Bu vesileyle burada ifade etmemizin yerinde olacağını düşündüğümüz husus ise 1940’larda yaşanmış bu örnekten de hareketle günümüz şartlarında Din İşleri Yüksek Kurulu üyeleri ve Kurul uzmanları arasında ilahiyat yanında bir yan dal olarak tıp, astronomi, matematik, mühendislik gibi disiplinlerde uzmanlık elde etmiş kişilerin bulunmasının büyük bir önemi haiz olduğudur.