Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’ı doğru bir şekilde tanımak noktasında Kur’an-ı Kerim bize ne söyler?
Allah; varlığı kendinden, ezelî, ebedî ve zaruri olan, her şeyi yaratan, her şeyin maliki ve mukadderatının hâkimi, her şeyi bilen ve her şeye kadir olan... Yüce Mevla’nın öz (özel) ismidir.
Kur’an-ı Kerim’e göre Allah vardır, birdir, O’ndan başka ilah yoktur; ortağı, benzeri, dengi (ve zıddı) yoktur, başkasından doğmamış ve başkasını doğurmamıştır; var olan her şey var olmak için O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir. (İhlas, 112/1-4.) Allah, âlemlerin Rabbidir, yani maddi ve manevi, görülen ve görülemeyen, dünyada ve ahirette yarattığı ve yaratacağı her şeyin sahibidir. Allah, Rahman ve Rahim’dir. (Fatiha, 1/1-3.) Yani dünyada bütün yaratılmışlara sonsuz merhametiyle muamele eden, ahirette ise hak edenlere lütuf ve ihsanda bulunacak olandır. Kendisine ibadet edilmeye layık tek varlık O’dur.
Allah ezelî ve ebedîdir yani varlığının başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur; evvel de ahir de O’dur. O, zahirdir (varlığının delilleri açıktır) ve bâtındır. (Zatının mahiyeti gizlidir.) (Hadid, 57/3.) Allah, evrendeki her şeyi yoktan yaratmış fakat kendisi yaratılmamıştır; zamandan ve mekândan münezzehtir; zamanı da mekânı da O yaratmıştır. Allah, noksan sıfatlardan uzak ve yücedir; mükemmel sıfatlara sahiptir. Yoktan yaratmış olduğu kâinatı sonsuz kudretiyle yönetmektedir.
Allah’ın güzel isimleri vardır. Allah bu güzel isimlerle kendisine dua etmemizi emreder. (Araf, 7/180.) Bu isimlerin en büyüğü, uluhiyete ait sıfatlarının hepsini kendinde toplayan, zatına delalet eden ve İsm-i Azam olan “Allah” lafzıdır.
Allah’ın sıfatları da vardır: Allah daima diridir, sınırsız ilim, irade ve kudret sahibidir: O, her şeyi gören ve her şeyi işitendir. Kelâm (konuşma) ve tekvîn (yaratma) sıfatlarına da sahiptir. Gaybı da şehadeti de bilir yani görüneni, görünmeyeni ve bizce bilinmeyeni de bilir. (Haşr, 59/22.)
Hakiki manada Allah tasavvuruna sahip olmak için bir Müslüman, hangi çaba ve gayretler içerisinde olmalıdır?
Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ufuklarda ve kendi nefislerinde insanlara ayetlerimizi göstereceğiz ki Kur’an’ın hak (gerçek) olduğu onlara apaçık belli olsun.” (Fussilet, 41/53.)
Bir Müslüman, Allah tasavvuruna sahip olmak için bu ayetin gereği olarak önce kendi varlığını sonra da kâinatı düşünmelidir. Daha önce kendisi yok iken anne rahminde onu en güzel bir şekilde (ahsen-i takvim) yaratan, ona gören göz, işiten kulak ve düşünen akıl veren, dünyaya geldiğinde onu başta anne sütü olmak üzere her türlü rızık ile büyütüp besleyen ve ona sayılamayacak kadar çok nimet veren sonsuz bir kudret ve engin bir merhamet sahibinin var olduğunu düşünmelidir. Sonra da kendisinin dışında (ufuklarda) yeryüzünde ve gökyüzündeki canlı ve cansız varlıkları, güneşi, ayı, yıldızları, gezegenleri düşünmeli; bunları yaratan ve idare eden nihayetsiz bir kudretin var olması gerektiğini tefekkür etmelidir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahipleri için elbette (Allah’ın kudretini gösteren) açık deliller vardır.” (Âl-i İmran, 3/190.) İnsan, uçsuz bucaksız bu varlıkları düşündüğü takdirde bunları yaratan ve yöneten bir kudretin varlığına inanacak ve gerçek Allah tasavvuruna kavuşacaktır.
Ezelî ve ebedî olan Allah’ın (c.c.) doğru bir biçimde bilinmesi, tanınması ve anlaşılmasının gerek bu dünya gerek ahiret hayatının anlam ve amacına dair ilişkisinden kısaca bahsedebilir misiniz?
Allah’ın ezelî ve ebedî olduğunun bilinmesi, O’nun varlığının kendinden ve sonsuz kudret sahibi yüce bir varlık olduğunu düşündürür. Bu inanca sahip olan Müslüman birey, her şeyin fâni, sadece Allah’ın baki olduğu bilinciyle dünya ahiret dengesini korur, ahiret hayatında hesap olduğunu bildiren yaratıcıya karşı kulluk görevlerini yapma gayretinde olur. Kalıcı olan ahiret hayatına hazırlık yapar, imtihan dünyasında karşısına çıkan tüm zorluk ve sıkıntıların geçici birer sınav olduğunu bilerek sabreder.
Aşkın ve mutlak bir varlık olan Allah’ın (c.c.) bilinmesi ve anlaşılmasında ilim ve iman nerede yer alır ve hangi görevleri üstlenir?
Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de, “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9.) buyurarak ilim ehlinin cahillerden farklı olduğunu bildirmektedir. Başka bir ayette de teşbih yaparak cahilleri köre, cehaleti de karanlıklara, ilim ehlini gören kimseye, ilmi de nurlara benzetmiş ve şöyle buyurmuştur: “De ki; körle gören yahut karanlıklarla nurlar eşit olur mu?” (Rad, 13/16.) Kur’an-ı Kerim’de ilmi ve ulemayı öven, cehaleti ve cahilleri yeren birçok ayet vardır. Bunun nedeni ise ilim ehlinin Allah Teâlâ’yı, hakkı ve hakikati daha iyi tanıması ve takdir etmesidir. Nitekim Fatır suresinin 28. ayetinde, “Allah’tan ancak âlimler (hakkıyla) korkar.” buyrulmuştur. Âlimler, Allah’ın kevnî ve vahyî ayetlerini daha iyi okur, daha iyi anlar ve daha çok ibret alırlar; dolayısıyla Allah’ın kudret ve azametini daha iyi takdir eder ve O’na iman ederler.
Çölde yaşayan bedevi cahil Araplar Allah Teâlâ’yı gerektiği gibi takdir etmedikleri ve O’na inanmadıkları için Kur’an’da yerilmişlerdir: “Bedeviler kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter hem de Allah’ın Resulü’ne indirdiği kanunları tanımamaya daha yatkındırlar.” (Tevbe, 9/97.)
Bu itibarla ilim, Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretine delalet eden kevnî ve vahyî ayetlerin anlaşılmasına ve Allah’a imana yardımcı kılavuz olur. İman ise insanın dünya ve ahiret saadetini, mutluluğunu sağlar.
Bir birey olarak insanın dinî yaşamında Allah tasavvurunun önemi nedir?
Bir insanın dindar yaşayabilmesi için her şeyden önce vahye dayalı bir Allah tasavvuruna sahip olması gerekir. Allah tasavvuruna sahip olmayan bir kimse, yaptığı hayırlı işlerden ve güzel ahlaki davranışlardan fayda göremez. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İnkâr edenlere gelince onların yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada herhangi bir şey bulamaz ama yanı başında Allah’ı bulur. Allah onun hesabını eksiksiz olarak görüverir.” (Nur, 24/39.) Allah tasavvuru, kişinin iman esaslarına inanmasını ve bu imanı salih amellerle kuvvetlendirmesini temin eder. Bu da Müslüman’a Allah rızasını ve sevgisini kazandırır. Sonuç olarak kişinin dünya ve ahiret mutluluğu, sahih bir Allah tasavvuruna sahip olmasına bağlıdır.
İnsan zihninde ve kalbinde Allah inancının oluşumu ve yerleşmesi açısından Allah’ın isim ve sıfatlarının bilinmesi ve anlaşılmasının önemi hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?
“Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” şeklinde meşhur bir söz vardır. Dolayısıyla insanın bir varlığı sevebilmesi için o varlığı tanıması ve özelliklerini bilmesi gerekir. Allah tasavvurunun da bir kimsenin kalbinde ve zihninde doğru bir şekilde yerleşmesi için Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıması ve sevmesi lazımdır. İslam dini, Allah ve peygamber sevgisine çok önem verir. Bu sevgi, Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet-i kerimede doğrudan veya dolaylı olarak teşvik edilmiştir (Âl-i İmran, 3/31; Maide, 5/54; krş. Bakara, 2/165; Tevbe, 9/24.) Kulun Allah’ı düşünmesi, O’nu zikretmesi ve kendisine lütfettiği sayısız nimetlere şükretmesi, Allah tasavvurunun kalbine ve zihnine yerleşmesine vesile olur. Kur’an-ı Kerim’de, “(Allah’a yönelenler) İman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah’ı zikrederek huzura kavuşur.” buyrulmuştur. (Rad, 13/28.)
Allah’ı bilmek, insanın neleri bilmesini sağlar, insana hangi sorumlulukları yükler ve insanda nasıl bir şuur oluşturur?
Yüce Allah’ın varlığının kabul edilmesi, insan hayatında büyük etkiler meydana getirir: “İnsanın, gerek ferdî yücelişinin gerekse hemcinsleriyle olan münasebetlerinin insani değerlere uygun bir şekilde gelişmesini sağlar.” (DİA, II,474.) İnsanların ve cinlerin yaratılış hikmeti Allah’a kulluk olduğuna göre (Zariyat, 51/56.) Allah’ı tanımak, insana, kulluğun gereklerini yerine getirme sorumluluğunu yükler; aynı zamanda insana Allah’a bağlılık şuuru kazandırır.
Allah’a bağlılık, insan fıtratında var olan bir duygudur. İnsan, bu duygusuna uygun eylemler gerçekleştirmekle Allah’ın çizdiği doğrultuda insani ve İslami münasebetlerini geliştirecek ve Allah’a olan bağlılık duygusuyla motive olarak bu doğrultuda yürüyecektir. Başarı Allah’tandır.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, 1945 yılında Erzurum ilinin Narman ilçesinde doğdu. Hafızlığını 1955 yılında tamamladıktan sonra, 1963’te Fatih ilçesi Akşemsettin İlkokulundan, 1972’de de Erzurum İmam Hatip Okulundan mezun oldu.
İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü 1976 yılında bitirdi ve sonraki yıl İstanbul müftü yardımcılığına atandı. Aynı yıl İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Arap Dili ve Edebiyatı asistanı oldu. “Seyyid Şerif Cürcânî ve Arap Dilindeki Yeri” isimli tezini başarı ile tamamladı ve 1981 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü öğretim üyeliğine atandı. 1983 yılında Marmara Üniversitesinde ilahiyat doktoru unvanını aldı. Sadrettin Gümüş, 1989 yılında aynı fakültede tefsir anabilim dalında doçent, 1996 yılında da profesör oldu.
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Temel İslam Bilimleri Bölüm Başkanlığı, dekan yardımcılığı ve dekan vekilliği; Kıbrıs Sosyal Bilimler Üniversitesi Dinî İlimler Fakültesi Dekanlığı gibi görevler üstlenen Sadrettin Gümüş, emekliye ayrıldıktan sonra da çalışmalarına devam etmektedir.