Solmaz, Yahya. “Telkinin Mahiyeti ve Fıkhî Açıdan Değerlendirilmesi”. Diyanet İlmî Dergi 59 (2023), 193-220.

TELKİNİN MAHİYETİ VE FIKHÎ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
THE NATURE OF TALQIN AND ITS EVALUATION FROM THE PERSPECTIVE OF FIQH

Geliş Tarihi: 30.09.2022 Kabul Tarihi: 09.03.2023

YAHYA SOLMAZ
DR.
DİB
DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU UZMANI

orcid.org/0000-0003-1394-3713

yahyasolmaz1@hotmail.com

ÖZ

İslâm’da Müslümanın Allah’a karşı sorumlulukları bulunduğu gibi diğer Müslümanlara karşı vazifeleri de söz konusudur. Müslümanın Müslümana karşı görevlerinden bir kısmı dünya hayatıyla ilgiliyken bir kısmı da ölümden sonrası ile alakalıdır. Müslümanlar arasında hayat boyu sürdürülmesi istenen hüsn-ü muaşeret, sıla-i rahim vb. hususlar birinci kısma örnek teşkil ederken; teçhiz-tekfin ve cenaze namazı gibi görevler ise ikinci kısma örnektir. Bu çalışmada inceleme konusu yapılan telkin de ölüm öncesi ve ölüm sonrası görevler bağlamında ele alınmaktadır. Bilindiği üzere ölüm öncesi ve ölüm sonrası olmak üzere iki tür telkin uygulaması bulunmaktadır. Ölmek üzere olan kişiye tevhid inancını hatırlatma anlamına gelen telkin, sahih hadisle sabit olduğundan meşru ve müstehap oluşu hakkında bir ihtilaf yoktur. Esas tartışma konusu olan, ölüm sonrasında yapılan telkindir. Bu uygulamada ölüye mezarı başında iman esasları hatırlatılmaktadır. İşbu çalışmada her iki uygulamaya temas edilse de daha çok ikinci kısma giren telkin üzerinde durulmuştur. Konuyla ilgili lehte ve aleyhte görüş ve deliller serdedilerek bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Telkin, Tevhid, Müstehap, Mübah, Dua.

ABSTRACT

In Islam, Muslims have responsibilities not only towards Allah but also towards other Muslims. Some of these responsibilities are related to worldly life while others are related to life after death. Interpersonal relations such as good manners and family ties, for example, belong to the first category, while performing certain rituals such as preparing the dead body and offering funeral prayers belong to the second category. The topic of this study is talqin, which is considered within the context of pre-death and post-death responsibilities. There are two types of talqin practices in Islam: pre-death and post-death. The pre-death talqin, which reminds the dying person of the belief in oneness of Allah, is firmly established through authentic hadith and is accepted as legitimate and advisable without any disagreement. The focus of this study is on the post-death talqin, which involves reminding the deceased of the principles of faith at the grave site. This study discusses both practices but places a greater emphasis on the post-death talqin. Different opinions and evidences for and against the subject are presented and an attempt is made to reach a conclusion.

Keywords: Talqin, Tawhid, Mustaḥab, Mubaḥ, Supplication

SUMMARY

The word talqin/suggestion, in Islamic jurisprudence refers to the act of reminding of something or instilling a belief, emotion, and thought in the sense of “reminding those who are about to die of kalimah al-tawhid and/or reminding the dead of the principles of the faith at the grave after burial. There is consensus among scholars regarding the act of reminding someone of the kalimah al-tawhid. The hadith of the Prophet, “Remind your dead (those who are about to die) to say ‘la ilaha illallah’” is the basis of the ruling on this issue. As per this hadith, it is considered mustahab to remind the dying person of tawhid belief. This should be done in a way that does not coerce the dying person, and it is enough to recite the kalimah al-tawhid in their presence. Thus, the objective of reminding the dying person of the kalimah al-tawhid is to provide the opportunity for them to recite it themselves, rather than dictating what they should say. As a result, one should not be insistent on the dying person repeating the kalimah al-tawhid more than once.

In terms of the the term “talqin” that refers to the act of reminding the deceased of the principles of faith at the graveside, two different practices are observed in this regard. In the first practice, a person stands among the mourners and loudly reminds the deceased of the principles of faith while they are still at the graveside; in the second practice, a person remains at the graveside after the mourners have left and reminds the deceased of the principles of faith without raising their voice. We need to say that there are different opinions about the ruling of this talqin. As a matter of fact, while some scholars found it appropriate to make the Talqin after the burial, others opposed it. Some other scholars were content to say that it was legitimate to do it; They did not make any recommendations to do it or leave it. Therefore, your views on the subject; It is possible to say that it follows the axis of mustaḥab-mubaḥ-bid’ah.

When the subject was examined in depth, no evidence could be found that the Talqin after death was widely practiced in the period of the Companions. However, it is reported that some Companions and Tabi’un practiced it. In addition, it is understood that most of the sect scholars see this as legitimate. Although the narration that explicitly recommends Talqin is considered weak, the fact that the practice has been transferred from generation to generation, especially the narrations supporting it from the Companions and followers living in the Damascus region, prevented scholars from opposing this practice. In addition to this, considering the principle that weak hadiths can be evidence in acts deemed to be permissible, it is widely accepted that talqin is legitimate. It is understood that the triangulation point of the discussion is also related to the possibility of the dead’s hearing in one aspect. When it is remembered that Ahl al-Sunnah scholars believe that the deceased can hear, especially after burial, it can be understood that talqin is also legitimate in this context. For this reason, in some sources, the legitimacy of talqin is attributed to the Ahl al-Sunnah and the opposing view to the Mu’tazilites.

For this reason, the approach that talqin, although legitimate, is not an indispensable part of religion, and therefore those who do it should be respected, and those who do not do it cannot be condemned, is a consistent approach in our opinion. In this context, we should also emphasise that it is not only wrong to regard talqin as an obligatory act of worship, but it is also extremely wrong to rely on this practice and spend one’s life in a way that is contrary to Islam. Because as long as a person is alive, he is obliged to act in accordance with Allah’s will. Being negligent in this matter and relying on the deeds of others stems from a wrong conception of Islam. Moreover, the talqin made to the dead is considered as a supplication. The inclusion of supplications in the talqin text is an indication of this. The one who will accept it is Allah the Almighty. For this reason, although we accept talqin as legitimate, we consider it important to emphasise that what really matters is what the person has done in his/her life. Talqin, on the other hand, has the nature of supplication in which people ask from Almighty Allah that those who are left behind can both find solace and be beneficial, just like the Qur’an and prayer recited to the dead.

GİRİŞ

İslâm dini, âhirete inanmayı iman esasları bağlamında ele almaktadır. Âhiret inancına yer veren diğer inanışlarda olduğu gibi İslâm dininde de hayatın bu dünya ile sınırlı olmadığı ve ölümün, adeta yeni bir hayata başlangıç olduğu kabul edilmektedir. Bu sebepledir ki İslâm, bir taraftan bu dünyada erdemli hayat sürülmesi gerektiğini salık verirken diğer taraftan âhirete de hazırlık yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır. İslâm’ın emir ve yasaklarında da dünya-âhiret dengesi açıkça görülmektedir.

İnsanın hem bu dünyasını hem de âhiretini dikkate alan İslâm dini, ölmek üzere olan veya ölmüş bulunan kimseler için geride kalanlara bazı görevler yüklemiştir. Ölünün yıkanıp kefenlenmesi, cenaze namazının kılınıp defnedilmesi gibi hususlar bu bağlamda örnek olarak zikredilebilir. Zikri geçen bu vazifeler hususunda bir ihtilaf bulunmamakla birlikte ihtilafa konu olan veya kapsamı hakkında farklı kanaatlerin ileri sürüldüğü görevler de vardır. Çalışmamızın konusu olan telkin de bunlardan biridir. Nitekim telkinin gerek hükmü, gerek kapsamı, gerekse yapılışı hakkında farklı görüşler söz konusudur. Günümüzde de konunun -ölümden sonraki telkin bağlamında- tartışıldığı bilinmektedir. Telkini vazgeçilmez dinî bir görev şeklinde değerlendirenler bulunduğu gibi bunun dinî dayanağının söz konusu olmadığını ileri sürenler de mevcuttur. Konunun etraflıca ele alındığı güncel bir çalışma tespit edilemediğinden meselenin ele alınması faydalı olacaktır. Biz de bu çalışmamızda telkin kavramını ele alacak, ne anlama geldiğini ve çeşitlerini ortaya koyacak, hükmü hususundaki görüşlere ve delillerine yer verecek, daha sonra da konuyla ilgili değerlendirmemizi yapacağız.

1. Telkinin Mahiyeti

“Hatırlatmak, birine bir söz söylemek, kişinin anlamasını sağlamak, bir inancı, duygu ve düşünceyi aşılamak” gibi anlamlara gelen telkin kavramı, fıkhî anlamda ölüm öncesi ve sonrası telkin olmak üzere iki başlık altında incelenmektedir.[1] Birincisi ölmek üzere olan kişiye yapılan telkindir. Bilindiği üzere İslâm dininde tevhid inancı esas olup ve her türlü şirk unsurundan uzak kalınması amaçlanmaktadır. Hayatının her alanı ve anında Müslümanın birinci önceliği bu inancı korumaktır. Bu sebeple kişinin ölüm esnasında da bu inancını korumasına önem verilmekte ve ölmek üzere olan Müslümanlara kelime-i tevhid telkin edilmektedir.[2] Bu şekilde kişi, sahip olduğu inancını son nefesinde de dil ile ikrar etmektedir. Kelime-i tevhidi hatırlatanlar da bu hususta ona yardımcı olmaktadırlar. İkincisi ise kabir başında yapılan telkindir. Ölümden öncesi kadar olmasa da bu şekildeki telkin uygulaması da yaygındır. Nitekim bazı bölgelerde cenazenin defnedilmesinin ardından bir kişi kabrin başında yüksek sesle ölüye iman esaslarını hatırlatan bir metin okumaktadır. Farklı türleri bulunmakla birlikte kaynaklarda yer alan metinlerde genellikle kabirdeki sualin varlığına dikkat çekilir ve buna karşılık iman esasları kısaca zikredilir.[3] Günümüzde genellikle Allah’a hamd edilip ölüme ve dünya hayatının geçiciliğine dair âyetler okunduktan sonra bu metin okunmaktadır. Bundan sonra ise ölü için dua edilerek bu uygulama tamamlanmaktadır. Bazı yörelerde herkesin mezar başında beklediği bir zaman diliminde telkin yapılırken, diğer bazı bölgelerde ise kalabalık ayrıldıktan sonra bu telkin yapılmaktadır. Şimdi sırasıyla yer verdiğimiz bu telkin çeşitlerini ve dinî hükmünü inceleyeceğiz.

1.1. Telkinin Çeşitleri ve Dinî Hükmü

1.1.1. Ölüm Öncesi Telkin

Yukarıda da temas edildiği üzere fıkıh metinlerinde iki tür telkinden söz edilmektedir. Ölüm öncesi telkin bunlardan birincisidir. Müslümanlar, vefat etmek üzere olan din kardeşlerine ölmeden önce kelime-i tevhidi telkin etmektedirler. Bununla Müslümanın, içinde bulunduğu imtihan dünyasından ayrılırken sahip olduğu tevhid inancını diliyle ikrar etmesini hedeflemektedirler. Bu telkinin yapılması bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından tavsiye edildiği için meşruiyeti hususunda ihtilaf edilmemiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ölülerinize (ölmek üzere olanlarınıza) “lâ ilâhe illallâh” demeyi telkin ediniz.”[4] buyurmuştur. Bu hadis, ölmek üzere olan kişilere kelime-i tevhidin telkin edilmesi gerektiğine gerekçe teşkil etmektedir. Ölmek üzere olan kişiye kelime-i tevhidin[5] telkin edilmesi icmâ‘ ile müstehap kabul edilmiştir.[6] Ancak telkin yapılırken belirli hassasiyetlere riayet edilmesi istenmiştir. Bu bağlamda telkin verilen kişinin yanında kelime-i tevhid okunmakla yetinilmesi, ısrarcı olunmaması ve kişinin, bu sözleri söylemeye zorlanmaması gerektiği ifade edilmiştir. Nitekim âlimler, telkinin kişiye “böyle söyle” şeklinde yapılmayacağını, ısrar edilmeyeceğini, bilakis yanında kelime-i tevhid okunmakla iktifa edilmesi gerektiğini ve kendisine telkin yapılan kişiye bunu bir kere söyledikten sonra tekrarı için dahi ısrar edilmemesi gerektiğini ifade etmişlerdir.[7] Zira telkinin amacı, ölmek üzere olan kişinin hayata veda ederken tevhid inancını hatırlamasına yardımcı olmaktır. Kişi bunu söylemeye zorlandığı takdirde o an içinde bulunduğu zor durum sebebiyle istenmeyen sonuçların ortaya çıkması muhtemeldir. Telkinde bulunanların gerekli hassasiyete sahip olmasının istenmesi zikri geçen bu durumun yaşanmaması gayesine matuftur.

Ölüm öncesi telkin yapılması, yukarıda yer verdiğimiz hadis-i şerifin gereğini yerine getirmek anlamına geldiği gibi bunun dışında pek çok fayda da içermektedir. Nitekim bu uygulama gerek ölmek üzere olan kişiye gerekse orada bulunan yakınlarına manevî güç vermeye vesile olmaktadır. Zira ölmek üzere olan kişi, hayatının son evresinde sahip olduğu inancını dile getirmek isteyebilir. Birinin hatırlatmada bulunması bu hususta ona kolaylık sağlayacaktır. Aynı şekilde geride bıraktıkları kişiler de onun bu haline şahit olmakla gönül huzuruna erişeceklerdir. Bütün bunlar telkinin faydaları bağlamında zikredilmeye değer hususlardır. Ancak burada hayatın son anlarından ziyade henüz sağlıklıyken rıza-i ilâhîye uygun yaşamanın önemli olduğu da vurgulanmalıdır. Yapılacak telkine bel bağlayıp âhireti yok sayarcasına dinden uzak bir hayat yaşamanın doğru olmadığı açıktır. Kaldı ki, kelime-i tevhidin/şehadetin mefhumuna inanmış bir kişiden, bunun doğal bir sonucu olarak Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etme gayreti içerisinde olması da beklenir. Bunun aksi ise, insanın inanç dünyası ile davranışları arasındaki kopukluğa işaret etmektedir. Bu bağlamda telkinin, hayat boyu sürdürülmeye çalışılan Müslümanca yaşamın son aşamasındaki bir vazife olarak görülmesi önem arz etmektedir. Mesele bu şekilde ele alındığında ölüm öncesi telkinin, tıpkı cenaze namazı gibi Müslümanın Müslümana karşı vazifelerinden biri olduğu anlaşılacaktır.

1.2. Ölüm Sonrası Telkin

Bilindiği üzere ölü kabre konulup defnedildikten sonra ona iman esaslarını hatırlatma ve dua etme şeklinde bir telkin uygulaması söz konusudur. Bu telkinin hükmü hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimi âlimler bunu müstehap kabul ederken bazıları ise dinî bir dayanağının bulunmadığını ifade etmişlerdir. İkinci görüş sahipleri de kendi aralarında ikiye ayrılmışlardır. Onlardan bir kısmı telkini bidat olarak değerlendirirken diğerleri ise bunun mübah olduğunu ifade etmişlerdir. Aşağıda bu görüşler etraflıca ele alınacaktır.

1.2.1. Mezheplerin Ölümden Sonraki Telkinin Hükmü Hakkındaki Görüşleri

Ölüm sonrası telkin uygulaması hakkında mezhep âlimlerinin farklı görüşleri söz konusudur. Şimdi sırasıyla mezheplerin konuya ilişkin yaklaşımlarını ele alacağız.

1.2.1.1. Hanefî Mezhebi

Hanefî mezhebinin konuya ilişkin yaklaşımını ele alırken mezhepte öne çıkan birden fazla görüşün bulunduğunu ifade etmemiz gerekir. Nitekim Hanefî kaynaklarında ölümden sonraki telkinde ihtilaf bulunduğu ifade edildikten sonra bazılarının bunu tavsiye ettiği bazılarının karşı çıktığı, bazılarının ise “ne emredilir ne de yasaklanır” şeklinde bir görüşe sahip oldukları nakledilmektedir.[8] Bununla birlikte bazı kaynaklarda ölümden sonra telkin yapılmaması görüşü zâhirü’r-rivâyeye dayandırılmakta,[9] meşâyıh ve imamların çoğunun definden sonraki telkini caiz görmediği aktarılmaktadır.[10] Münâvî (ö. 1031/1622); Ebû Hanîfe’nin (ö. 150/767), saîd olanın buna ihtiyacının olmayacağı, şakî olanın da bundan fayda göremeyeceği gibi gerekçelerle telkine sıcak bakmadığını nakletmektedir.[11] Bazı Hanefî kaynaklarında ise, telkinin meşruiyeti Ehl-i sünnet ve’l-cemaate, aksi ise Mu’tezile’ye nisbet edilmektedir.[12] Bunun yanı sıra kimi âlimlerin, Müslümanların yaygın uygulamalarını gerekçe göstererek telkini güzel gördüğü,[13] bazı âlimlerin de bir zararının bulunmaması hatta ölünün yapılan zikirle istinas/ünsiyet etmesi sebebiyle telkinin faydasının da söz konusu olabileceği görüşünde oldukları aktarılmıştır.[14] Ayrıca Kâdîhan’ın (ö. 592/1196) hocası Zahîrüddin el-Merğînânî’nin, vefat eden bazı âlimlere definden sonra telkinde bulunduğu ve kendisine de vefatından sonra telkinde bulunulmasını vasiyet ettiği nakledilmiştir.[15] Aynî (ö. 855/1451) de Hulvânî’den (ö. 452/1060 [?]) “ne emredilir ne de yasaklanır” sözüne ve bazı âlimlerin, faydası olmadığı gibi zararının da bulunmaması sebebiyle telkini caiz gördüğüne yer vermektedir. Daha sonra ise Zahîrüddin el-Merğînânî’in yukarıda zikri geçen uygulama ve vasiyetini aktarmaktadır.[16]

Diğer bir Hanefî âlimi Tahtâvî (ö. 1231/1816) ise telkinin güzel olduğunu ve ölümden sonraki telkini tavsiye eden bir hadisin[17] bulunduğunu, bu hadisin her ne kadar sened açısından zayıf olsa da Şamlıların öteden beri devam edegelen uygulamalarıyla desteklendiğini aktarmaktadır.[18]

1.2.1.2. Mâlikî Mezhebi

Mâlikî mezhebinde öne çıkan görüşe göre definden sonra insanlar mezar başından ayrılmadan onların huzurunda yüksek sesle telkinde bulunmak bidat kabul edilse de insanlar ayrıldıktan sonra normal bir sesle ölüye bu esasların hatırlatılmasının meşru olduğu kabul edilmiştir.[19] Hatta bazı kaynaklarda ölü kabre konulduktan sonra telkin vermenin müstehaplığı ifade edilmiştir.[20] Nitekim Ebû Bekir İbn Arabî (ö. 543/1148), ölü kabre konulduktan sonra telkin vermenin müstehap olduğunu, hem Medine ehlinin hem de salih ve hayırlı kimselerin amellerinin de bu şekilde cereyan ettiğini nakletmektedir.[21] Buna bir diğer gerekçe olarak da ölümden sonraki telkini tavsiye eden hadise[22] yer verilmiştir. Zikri geçen hadise yer veren bu âlimler her ne kadar hadisin zayıf olduğunu kabul etseler de bunun diğer rivâyetler ve Şâm ehlinin öteden beri devam edegelen uygulamasıyla desteklendiğini ifade etmişlerdir.[23] Yine onlar, bu telkinin definden bir müddet sonra yapılmasını tavsiye etmişlerdir. Nitekim İbnü’l-Hâcc (ö. 737/1336), insanlar mezardan ayrıldıktan sonra fazilet ve din ehli bazı kişilerin kabrin başına gelip telkin vermelerinin uygun olacağını zikretmiş, meleklerin o zaman suale başladıklarını da buna gerekçe olarak ileri sürmüştür. Hz. Peygamber’in (s.a.s.), defin tamamlandıktan sonra kabrin başında durup “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzere sebat etmesini dileyin; çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir.”[24] mealindeki hadisi de bir diğer delil olarak zikretmiştir. Ancak o, yukarıda da zikrettiğimiz üzere insanlar mezar başından ayrılmadan onların huzurunda yüksek sesle telkinde bulunmanın bidat olduğunu vurguladıktan sonra doğru olanın, insanlar ayrıldıktan sonra yüksek olmayan bir sesle ölüye bu esasların hatırlatılması olduğuna dikkat çekmiştir. Yine aktardığına göre hocası Ebû Hâmid b. Bekkâl, bir cenazeye gittiğinde definden sonra cenaze sahiplerine taziyede bulunur ve herkes gibi kabrin başından ayrılırdı. Arka taraflarda biraz bekleyip insanların ayrıldığını gördükten sonra kabrin başına gelip telkinde bulunurdu.[25] Bir diğer Mâlikî âlimi Hattâb (ö. 954/1547) da adı geçen âlimin uygulamasını nakletmekte ve bunu görüşlerine dayanak kılmaktadır.[26]

1.2.1.3. Şâfiî Mezhebi

Şâfiî mezhebine göre ölümden sonraki telkin müstehap kabul edilmektedir. Nevevî (ö. 676/1277), telkinin müstehap olduğu görüşünü öne çıkarmakta, ölümden sonraki telkini tavsiye eden hadisi zayıf kabul etse de bunun, diğer rivâyetler ile Şam ehlinin kadim ameliyle desteklendiğini ve âlimlerin, fezâil ve terğîb ile terhîb hadislerinde müsamahalı olduklarını vurgulamaktadır. Ayrıca bu rivâyetin, “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzere sebat etmesini dileyin…”[27] hadisi ile Amr b. el-Âs’ın (ö. 43/664), vefat etmeden önce kabrinin başında bir süre beklenmesini vasiyet ettiği rivâyetle[28] desteklendiğini ifade etmektedir. Nevevî, telkinle ilgili hadisi destekleyen bu iki rivâyetin sahih olduğunu ve Şâm ehlinin de öteden beri bu uygulamaya devam ettiklerini zikretmektedir.[29]

İbnü’s-Salâh (ö. 643/1245) da telkin ile ilgili rivayet edilen hadisin isnadının kuvvetli olmadığını kabul etmekle birlikte bunun diğer rivâyetler ve Şam ehlinin kadim ameliyle desteklendiğini ifade etmiştir.[30] İbn Hacer el-Heytemî (ö. 974/1567) de fezâil türü ameller konusunda zayıf hadislerle amel edilebileceğini ileri sürerek[31] bu görüşü desteklemektedir. Remlî (ö. 957/1550) ise, definden sonra telkin vermenin sünnet olduğunu ifade etmektedir. Buna delil olarak da Hz. Peygamber’in (s.a.s.), ölünün kabre konulduktan sonra mezarlıktan dönen insanların ayak takırtılarını işittiğine yönelik hadisini zikretmektedir.[32] Şâfiî mezhebinde genel kabul gören görüş bu şekilde olmakla birlikte bunun aksine kanaat serdedenler de bulunmaktadır. Nitekim önemli bir Şâfiî fakihi olan İzzeddîn b. Abdisselâm (ö. 660/1262) telkin hakkında sahih bir rivayetin bulunmadığını ileri sürerek bunu bidat olarak nitelendirmektedir.[33]

1.2.1.4. Hanbelî Mezhebi

Hanbelî mezhebinin ölümden sonraki telkin hakkında müsbet bir yaklaşıma sahip olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim İbn Kudâme (ö. 620/1223) telkin yapılmasında bir beis olmadığını söylemektedir.[34] Ayrıca o, bu hususta mezhebinin büyüklerinden bir nakil bulamadığını belirtmekte, akabinde ise İmam Ahmed’e bu hususta soru sorulduğunu onun da “Şamlılar dışında hiç kimsenin bunu yaptığını görmedim. Ebü’l-Muğîre (ö. 212) vefat ettiğinde birisi gelip bunu (telkini) yaptı.” dediğini aktarmaktadır.[35] İbn Kudâme, Ebü’l-Muğîre’nin bunu hocalarından da rivâyet ettiğini aktardıktan sonra bazı Hanbelî fakihlerin de telkini müstehap gördüklerini nakledip bu hükmü Ebû Ümâme el-Bâhilî’den gelen rivâyete dayandırdıklarını ifade etmektedir.[36] Hanbelî âlimlerinden Buhûtî (ö. 1051/1641) ise, çoğunluğun definden sonraki telkini müstehap kabul ettiklerini nakletmektedir. O da gerekçe olarak zayıf olduğunu kabul etmekle birlikte Ebû Ümâme’den gelen rivâyeti ileri sürmektedir. Devamında ise İmam Ahmed’den gelen yukarıdaki ifadeleri aktarmaktadır.[37]

İbn Teymiyye (ö. 728/1328) ise ölümden sonraki telkinin vacip olmadığını ve Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde şöhret de kazanmadığını vurguladıktan sonra konuyla ilgili hadisin sahih kabul edilmediğini, sahâbenin çoğunun da bu uygulamayı yapmadığını ancak bu uygulamanın Ebû Ümâme ve Vâsile b. Eska‘(ö. 85/704 [?])[38] gibi bazı sahâbîlerden nakledildiğini belirtmektedir. Bu bilgileri aktardıktan sonra İmam Ahmed ve diğer bazı âlimlerin de bunda bir beis olmadığını ifade ettiklerini ve bunu emretmemekle birlikte yapılmasına da ruhsat verdiklerini aktarmaktadır. O, bazı Hanbelîlerin telkini müstehap kabul ettiklerini, Mâlik’in bazı ashâbının ise bunu mekruh gördüklerini sözlerine ilave etmektedir. İbn Teymiyye, ölen kişinin kabirde hesaba çekileceğinin sabit olduğunu, diğer taraftan “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzere sebat etmesini dileyin…”[39] hadisi sebebiyle ona dua etmekle emrolunduğumuzu aktardıktan sonra telkinin faydalı olabileceğini söyleyenlerin de buna dayandığına dikkat çekmektedir. O, “Siz beni onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz.”[40] hadisi ile ölünün kabre konulduktan sonra mezarlıktan dönen insanların ayak seslerini işittiğine yönelik hadisi[41] ve ölülere selam verilmesinin emredilmesini[42] de ölünün işitmesinin gerekçeleri olarak zikretmektedir. İbn Teymiyye bütün bu hususları zikrettikten sonra konu hakkındaki görüşleri istihbab, kerâhet ve ibaha şeklinde üçe ayırmakta ve ibaha görüşünün en mutedil görüş olduğunu vurgulamaktadır.[43]

İbnü’l-Kayyim (ö. 751/1350) de ölünün işitmesi bağlamında bu meseleye değinmekte ve her ne kadar konuyla ilgili zikredilen rivâyeti zayıf bulsa da Müslümanların inkâr etmeksizin öteden beri bu uygulamayı devam ettirmelerini ve kesintisiz ameli bununla amel etmek için yeterli görmektedir.[44]

1.2.2. Çağdaş Âlim ve Fetva Kurullarının Meseleye Yaklaşımları

Ölümden sonraki telkinin hükmü meselesi günümüzde de tartışma konusudur. Gerek fetva kurulları gerekse çağdaş âlimlerin bu hususta farklı yaklaşımları söz konusudur. Bu bağlamda şu görüşlere yer vermemiz mümkündür: Dâru’l-iftâi’l-Mısriyye, definden sonraki telkini müstehap kabul etmektedir. Zikri geçen fetva dairesi tarafından yayınlanan uzunca bir metinde mesele etraflıca incelenmiş, lehte ve aleyhte pek çok delil serdedilmiş ve en sonunda bu telkinin müstehap olduğu kanatine varılmıştır. Mezkûr fetvada bazı âlimlerin bu telkini Ehl-i sünnet ile Mu’tezile arasındaki farklardan biri olarak saydıklarına işaret edilmiştir. Yine konuyla ilgili vârid olan hadisin başka rivâyetlerle takviye edildiği, Tâbiînden bazılarının bunu destekleyen nakillerde bulundukları ve bu hususta amelî bir icmâ‘ gerçekleştiği ifade edilmiştir. Bütün bunlar gerekçe gösterilerek zikri geçen hadisin senedinin kimi âlimlerce zayıf görülmesinin telkinin hükmüne zarar vermediği savunulmuştur.[45]

Ülkemizde Din İşleri Yüksek Kurulu’nun yayınladığı Fetvalar adlı eserde de telkine temas edilmiştir. Bu eserde ölüm öncesi telkinin meşruiyeti vurgulanıp nasıl yapılacağı izah edildikten sonra ölüm sonrası telkine geçilmiştir. Bu çerçevede zikri geçen telkini meşru gören ve görmeyenlerin bulunduğu ifade edilmiş ancak kesin bir tercihte bulunulmamıştır.[46] Ürdün fetva dairesinin sitesinde yer verilen görüşe göre ise definden sonraki telkin uygulamasını yapanlara da yapmayanlara da itiraz edilmemesi gerektiği kanaati paylaşılmıştır.[47]

Suudi Arabistan’da Fetâva’l-lecneti’d-dâime ise yukarıdaki görüşlerin aksine definden sonra yapılan telkini bidat olarak nitelendirmektedir.[48] Esasen bu görüşün selefî yaklaşıma sahip pek çok âlim tarafından savunulduğunu da zikretmemiz gerekir. Nitekim Elbânî (ö. 1999) de aynı kanaatte olup telkini bidat olarak değerlendirmektedir.[49] Binbâz (ö. 1999) da bu minvalde görüş belirtmiş ve konuyla ilgili bir suale verdiği cevapta mesele hakkındaki rivâyetin sahih olmadığını, ancak bu uygulamanın Şamlı bazı kişilerden nakledildiğini aktardıktan sonra bunun bidat olduğunu ifade etmiştir.[50]

Yukarıdaki yaklaşımların dışında Yusuf el-Karadâvî (ö. 2022) ve Hayrettin Karaman gibi çağdaş ilim adamlarının da meseleye olumsuz yaklaşımları söz konusudur. Karadâvî konu hakkında sahih bir hadis bulunmadığına, bu hususta fiilî veya takrirî bir sünnetin de söz konusu olmadığına dikkat çekerken;[51] Karaman ise buna ilaveten her bidatin bir sünneti ortadan kaldırdığını genel ilke olarak zikrettikten sonra bunun da bazı sünnetlerin ortadan kalkmasına sebep olduğunu ifade etmektedir. Ona göre bu uygulama, ölünün kabri başında bir süre bekleyip ona istiğfarda bulunma ve sebat etmesini dileme sünnetinin ihmaline sebep olmuştur. Kadim fukahanın buna bidat dememiş ve bundan menetmemiş olmasının sebebi ise ona göre telkin uygulamasının henüz bidat kavramına uygun hale gelmemiş olmasındandır. O, dinde aslı olmayan, dince gerekli bulunmayan bir uygulamanın, “dinde gerekli, olmazsa olmaz” diye kabul edilip uygulandığında bidat halini alacağını ve telkinin günümüzde bidat kavramına uygun hale geldiğini savunmaktadır.[52] Ölümden sonraki telkine olumsuz yaklaşan başka araştırmacılar da bulunmaktadır.[53]

1.2.3. Telkinin Meşruiyeti Hakkında İleri Sürülen Deliller

Ölümden sonra yapılan telkin hakkındaki farklı görüşleri zikrettikten sonra şimdi de konuya temel teşkil eden delillere yer vereceğiz. Zira telkinin meşruiyetini veya müstehap olduğunu savunanlar bu delillere dayanmaktadırlar. Telkini kabul etmeyenler de bu delilleri ya reddetmekte ya da farklı şekillerde yorumlamaktadırlar. Bu sebeple biz de öncelikle bu delilleri serdedecek, akabinde ise farklı bakış açılarını mukayeseli bir şekilde değerlendirmeye tabi tutup bir sonuca ulaşmaya çalışacağız.

Ölümden sonraki telkine gerekçe olarak ileri sürülen deliller şunlardır:

1. Bir hadis-i şerifte “Ölülerinize lâ ilâhe illallâh’ demeyi telkin ediniz.”[54] buyurulmuştur. Telkinin meşruiyetini savunanlar, bu hadisteki “ölüleriniz” ifadesini hakiki anlamı üzere kabul etmektedirler. Hadis bu şekilde anlaşıldığında ise ölmüş kişiye telkin yapılabileceği ortaya çıkmaktadır.[55] Karşıt görüşte olanlar ise, hadisteki “ölüleriniz” ifadesinin, “ölmek üzere olanlarınız” anlamına geldiğini, dolayısıyla yapılması istenen telkinin ölümden önceki telkin olduğunu ifade etmektedirler. Onlara göre bu hadis ölümden önceki telkinle ilgilidir. Dolayısıyla konunun ölümden sonraki telkinle bir ilgisi bulunmamaktadır. Nitekim Aynî, zikri geçen hadisteki “ölüleriniz” ifadesinin mecaz üzere anlaşılması gerektiğini vurgulamaktadır. Zira telkinden maksat, ölmek üzere olanın son sözünün kelime-i tevhid olmasıdır. Bu ise, telkine açık olan kişiye yapılabilir. Şayet hadiste geçen “ölüleriniz” ifadesi hakiki anlamı üzere ele alınırsa bu durum, telkin almaya kabil olmayana telkin yapılması anlamına gelir ki bu da telkinin amacıyla bağdaşmamaktadır.[56]

2. Ebû Ümâme el-Bâhilî’den gelen rivâyet, kişiye öldükten sonra kabri başında telkin verilmesinin tavsiye edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu rivâyette, ölen kimse için günümüzde meşhur olan şekliyle telkin verilmesi tavsiye edilmekte ve onun da telkin edilen bu sözleri duyacağı belirtilmektedir. Zikri geçen rivâyette yapılması istenen telkin şu şekildedir: “Ey falan oğlu falan! Hayatta iken üzerinde olduğun, benimsediğin dinini/inancını hatırla ki: Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed O’nun elçisidir. Unutma ki, sen Rab olarak Allah’ı, din olarak İslâm’ı, peygamber olarak Muhammed’i, imam olarak Kur’ân’ı, kıble olarak Kâbe’yi ve kardeş olarak müminleri seçmiştin.”[57] Bu rivâyetin sıhhati hakkında tartışmalar bulunmaktadır. Heysemî (ö. 807/1405), bu hadisin râvîlerinden bazı kimseleri bilmediğini ifade etmiştir.[58] Irâkî (ö. 806/1404) de bu hadisin zayıf olduğu kanaatindedir.[59] Telkine karşı çıkanlar hadisle ilgili bu değerlendirmeleri esas alarak uygulamanın temelsiz olduğunu ileri sürerken telkini savunanlar ise bu hadisi takviye etme cihetine gitmektedirler. Nitekim İbn Hacer el-Askalânî (ö. 852/1449), bu hadis için “İsnâduhu sâlihun” ifadesini kullanmakta, ayrıca bunun başka rivâyetlerle desteklendiğini de sözlerine eklemektedir. Yine o, tabiînden bazı zatların, ölü defnedilip insanlar oradan ayrıldıktan sonra yukarıdakine benzer ifadelerle ölüye hitap edilmesinin güzel görüldüğünü naklettiklerini söylemektedir.[60] İbnü’l-Mülakkın (ö. 804/1401) zikri geçen hadisin isnadında bir beis görmediğini ifade etmektedir.[61] Konuyu etraflıca ele alan Sehâvî (ö. 902/1497) ise Nevevî, İbnü’s’-Salâh, İbnü’l-Kayyim ve Irâkî gibi âlimlerin bu hadisi zayıf kabul ettiklerini, Ziyâüddin el-Makdisî’nin (ö. 643/1245) ise bunu takviye eden bir rivâyete daha yer verdiğini, İbn Hacer’in de destekleyici rivâyetler sebebiyle bu hadisin kuvvet bulduğu kanaatinde olduğunu aktarmaktadır. Sehâvî, Ahmed b. Hanbel’in bu uygulamayı Şam ehline, İbn Arabî’nin bunu Medine ehline, diğer bazılarının ise bunu Kurtuba gibi başka yerlerin ameline nisbet ettiklerini de sözlerine eklemektedir.[62]

Sıhhatinde problem gördüğü halde telkini savunan bazı âlimler ise fezâil kabilinden olan hususlarda zayıf hadislerle de amel edilebileceği kabulünden hareketle söz konusu rivâyetin bu uygulama için delil olarak ileri sürülebileceğini ifade etmişlerdir.[63] Nitekim Süyûtî (ö. 911/1505), telkin ile ilgili sahih ya da hasen hiç bir hadisin bulunmadığını, vârid olan tek hadisin ise muhaddislerin ittifakıyla zayıf kabul edildiğini ifade etmektedir. Ona göre İbnü’s-Salâh ve Nevevî gibi âlimlerin bunu müstehap kabul etmeleri ise fezâil türü ameller hususunda zayıf hadislerin dikkate alınabileceği kabulünden kaynaklanmaktadır.[64]

3. Hz. Peygamber (s.a.s.) ölüyü defnettikten sonra kabrin yanında durup “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzere sebat etmesini dileyin; çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir.” buyurmuştur.[65] Buna göre definden sonra bir müddet kalıp ölüye dua ve istiğfarda bulunmak müstehaptır.[66] Buna ilaveten Amr b. el-Âs “Beni kabrime defnettiğiniz zaman, bir deve kesip etini parçalayacak kadar bir süre mezarımın başında bekleyin ki, sizin varlığınızla yeni hayatıma alışma imkânı bulayım ve Rabbimin elçilerine vereceğim cevapları hazırlayayım.” şeklinde bir vasiyette bulunmuştur.[67] Hz. Peygamber’in (s.a.s.) definden sonra ölüye dua etme tavsiyesi, Amr b. el-Âs’ın ölünün kabir başındakilerle ünsiyet kazandığına işaret eden vasiyeti ve telkinin dua-zikir içerikli olduğu birlikte değerlendirildiğinde yapılmasının zararsız olduğu, hatta faydalı olabileceği bazı âlimlerce ileri sürülmüştür.[68] Ancak bu rivâyetlerin, telkine değil, yalnızca duanın yapılabileceğine delil olabileceği söylenebilir ki, telkin karşıtları bu yaklaşıma sahiptirler.

4. Telkinin meşruiyetini savunanların gerekçe olarak ileri sürdükleri bir diğer delil de ka-birdeki ölülerin dirileri işitebilmeleri meselesidir.[69] Ölülerin işitebileceğini savunanlar Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Bedir’de ölen Müşriklere hitap ettiğini “Ölülere mi sesleniyorsunuz?” sorusuna “Siz beni onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz. Ancak onlar cevap veremiyorlar.”[70] şeklinde karşılık verdiğini delil olarak zikretmektedirler. İbn Teymiyye de yukarıdaki hadisi delil getirerek ölünün kabrindeyken hem işittiğini hem de kabir sualine cevap verme sadedinde konuştuğunu ifade etmekte ve bu hususu “Allah, iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sabit bir sözle sağlamlaştırır, zalimleri ise saptırır. Ve Allah dilediğini yapar.”[71] âyetiyle ilişkilendirmektedir. Bunun yanında kabre konulduktan sonra ölünün mezarlıktan dönen insanların ayak seslerini işittiğine yönelik hadisi[72] ve ölülere selam verilmesinin emredilmesini de ölünün işitmesinin gerekçeleri arasında sıralamaktadır.[73]

Ölülerin dirileri duyamadıkları görüşünde olanlar ise “Diriler ile ölüler de bir olmaz. Allah, dilediğine işittirir. Sen, kabirde bulunanlara işittirecek değilsin.”[74]; “Şüphesiz sen ölülere duyuramazsın. Arkalarına dönüp kaçarlarken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.”[75] âyetlerini delil olarak ileri sürmüşlerdir. Onlar âyetlerdeki bu ifadeleri hakiki anlamı üzere ele almış, ölülerin sesleri işittikleri anlamına gelen rivâyetleri ise mecazî olarak anlamlandırmışlardır. Hz. Aişe’nin de bu görüşü destekleyen ifadelerde bulunduğu bilinmektedir.[76] Karşıt görüşte olanlar ise ölünün sesleri işittiğine dönük hadisin Hz. Aişe’nin dışındaki bazı sahabîler tarafından rivâyet edildiğini ve onun bu konudaki olumsuzluk ifade eden sözlerinin ise farklı şekillerde de anlaşılmaya müsait olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca ölülerin işitmeyeceğine işaret eden âyetlerin kâfirlerin halinden bahsettiğine dikkat çekerek buradaki “ölüler” ifadesinin, “kalpleri ölmüş kimseler” anlamında mecazen kullanıldığını ifade etmişlerdir.[77]

Yukarıdaki iki görüşü şu şekilde birleştirmek mümkündür. Ölünün duyma melekesini kaybettiği muhakkaktır. Ancak Yüce Allah’ın ona işittirmesi imkânsız değildir. Nitekim Kur’ân’da Yüce Allah’ın, işitmesi mümkün olmayan varlıklara hitapta bulunduğunu ve konuştuğunu ifade eden âyetler[78] mevcuttur.[79] Yukarıdaki hadislerin yanı sıra kabir ziyaretlerinde ölülere selam verilmesi[80] vb. hususlar da Yüce Allah’ın, onlara kimi zaman dilediği şeyleri işittireceği anlamına gelmektedir. “Her kim dünyadayken tanıdığı bir mümin kardeşinin kabrine gider ve ona selam verirse o da mutlaka onu tanır ve selamına karşılık verir.”[81] hadisi de meselenin bu yönüne işaret etmektedir.

1.2.4. Değerlendirme

Ölüm sonrası telkin hakkındaki görüşler incelendiğinde bu telkinin farz ya da vacip olduğu yönünde bir kanaatin bulunmadığı, konu hakkındaki ihtilafın ise müstehap-mübah-bidat ekseninde cereyan ettiği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte meselenin uhrevî boyutu sebebiyle âlimler öteden beri bu uygulamaya şahit oldukları halde müdahalede bulunmamışlardır.[82]

Konuyla ilgili görüşlerin her birinin kendine göre delilleri ve diğer görüşlere yönelik itirazları bulunmaktadır. Bunları özetleyecek olursak şunu söyleyebiliriz. Hanefî mezhebinde “zâhirü’r-rivâye”ye göre telkinin yapılmaması gerektiği nakledilmekle beraber bazı Hanefî âlimlerinin yapılmasını tavsiye ettiği, bazılarının ise bu şekildeki telkini mübah görüp yapılmasını tavsiye etmediği gibi terk edilmesini de emretmediği anlaşılmaktadır. Bazı Hanefîlerin ise cevaz görüşünü Ehl-i sünnet’e nisbet ettikleri görülmektedir.[83] Mâlikî mezhebine mensup âlimler ise meseleyi iki farklı uygulama bağlamında ele almışlardır. Onlara göre insanların mezar başında hazır bulunduğu esnada bu telkini yapmak bidat iken, kabir başındaki kalabalığın dağılmasından sonra salih bir kimsenin sesini yükseltmeden bu telkini vermesi müstehaptır.[84] Şâfiî mezhebinde ise definden sonra telkin yapılmasının müstehap olduğu görüşü öne çıkmaktadır.[85] Hanbelî mezhebine gelince; İmam Ahmed’den bu şekilde telkin yapılmasına dair herhangi bir nakil gelmediği, ancak onun, Şamlıların bu uygulamayı yaptıklarını naklettiği ve buna karşı çıkmadığı ifade edilmektedir. Bazı Hanbelî eserlerinde de bu şekildeki telkinde bir beis olmadığı ve çoğunluğun bunu müstehap gördüğü zikredilmektedir.[86] İbn Teymiyye ise, bazı sahâbîlerin bu şekilde telkin yapılmasını tavsiye ettiklerini naklettikten sonra İmam Ahmed’in de buna ruhsat verdiğini belirtmekte ve konuyla ilgili görüşler arasında en mutedil görüşün ibâha görüşü olduğunu ileri sürmektedir.[87] İbnü’l-Kayyim de geçmişten devam edegelen kesintisiz uygulamayı bununla amel için yeterli görmektedir.[88]

İzzeddîn b. Abdisselâm, Emîr es-San‘ânî (ö. 1182/1768), Nâsıruddîn el-Elbânî gibi bazı âlimler ise ölümden sonraki telkini bidat saymışlardır.[89] Yusuf el-Karadâvî ve Hayrettin Karaman gibi çağdaş bazı âlimlerin de telkine karşı olumsuz bir yaklaşıma sahip oldukları bilinmektedir. Fetva kurullarına bakıldığında ise bazılarının bu telkini müstehap, bazılarının mübah, bazılarının ise bidat olarak değerlendirdikleri ortaya çıkmaktadır.

Ölümden sonraki telkini bidat kabul edenler, bunu tavsiye eden sahih bir hadisin bulunmadığını gerekçe göstermişlerdir. Mübah olduğunu savunanlar ise, konuyla ilgili kuvvetli bir delilin bulunmadığını kabul etseler de bu telkini yapmanın bir zararının da söz konusu olmadığını ifade etmişlerdir. Hatta bazı âlimlere göre kabrin başında yapılan dua ve zikrin ölüye ünsiyet kazandırdığı dikkate alındığında telkinin faydalı olabileceği de söylenebilir. Telkini müstehap kabul edenler ise diğer delillerin yanı sıra Ebû Ümâme’den nakledilen bir rivâyete dayanmışlardır. Diğer taraftan bu uygulamanın Şâm ehlinin ameliyle desteklendiğini de deliller arasında zikretmişlerdir. Konuyla ilgili atıfta bulunulan hadisin zayıf olduğu pek çok âlim tarafından söylense de fezâil türü işlerde zayıf hadisle amel edilebileceği görüşü öne çıkarılmıştır.[90] Bu görüşte olanlar ayrıca ölünün kabirdeyken dışarıdakileri işitebileceğini, dolayısıyla da telkinin faydalı olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Kabir başında ölüye sebat için dua edilmesinin sahih hadislerle sabit olması ve Amr b. Âs’ın yukarıda zikrettiğimiz vasiyyeti de bu hususu destekleyici olarak zikredilmiştir. Bazı çağdaş araştırmacılar ise yukarıdaki birtakım gerekçelere ilaveten ölünün istiğfar ve duadan mahrum bırakılmaması adına telkinin yerinde bir uygulama olduğunu, okunan metinde yer alan hatırlatma ve duaların kabrin başında bekleyen diri insanlara da fayda sağladığını ifade etmişlerdir.[91]

Konuyla ilgili ileri sürülen delilleri tek tek incelediğimizde şunları söyleyebiliriz. Bize göre, deliller bahsinde yer verilen “Ölülerinize ‘lâ ilâhe illallâh’ demeyi telkin ediniz.” mealindeki hadis, ölümden sonraki telkine delil olmaya elverişli değildir. Zira her şeyden önce bu hadiste telkine konu olan söz kelime-i tevhittir. Definden sonra yapılan telkinde ise daha farklı ifadeler yer almaktadır. Dolayısıyla bu hadisteki “ölüleriniz” ifadesinin, çoğunluğun da kabul ettiği üzere mecazi anlamda “ölmek üzere olanlarınız” şeklinde anlaşılması daha doğrudur. “Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzere sebat etmesini dileyin…” mealindeki hadis ise ölüye dua ve istiğfarda bulunulabileceğine delil olsa da mevcut uygulamadaki telkini ispata yeterli değildir. Amr b. Âs’ın vasiyeti ve ölülerin dirileri işitmesini muhtevi deliller için de aynı durum geçerlidir. Çünkü zikri geçen vasiyet telkin verilmesini değil kabrin başında durulmasını içermektedir. Ölülerin dirileri işittiğini varsaymak da telkin verilmesini anlamlı kılsa da gerekliliğine delâlet etmemektedir.

Kanaatimizce telkini ispat için ileri sürülen ve ölüm sonrası telkinle doğrudan ilişkili olan en önemli delil Ebû Ümâme el-Bâhilî’nin rivâyet ettiği hadis ve bu doğrultuda oluşan kesintisiz ameldir. Günümüzdekine benzer bir telkin tavsiyesi içeren mezkûr hadis, her ne kadar sened itibarıyla tartışma konusu yapılmışsa da fezâil türü işlerde bununla amel edilebileceği belirtilmiştir. Hadiste yer verilen telkin uygulamasının Şam ehlinin ameliyle desteklenmesi de bu bağlamda zikredilmeye değer bir diğer husustur. Mezkûr hadis ile Şam ehlinin ameli arasında ilişki kurulması her ne kadar ilk bakışta çok anlamlı gözükmese de mesele derinlemesine incelendiğinde bunun daha farklı değerlendirilmesi olanağı ortaya çıkmaktadır. Çünkü hadisin râvisi olan Ebû Ümâme, Şam’da vefat eden en son sahâbî olarak bilinmektedir.[92] Şamlıların amelinin de buna dayanıyor olması muhtemeldir. Şam’da yaşayan bazı tabiîn âlimlerinin telkinin meşruiyetine işaret eden sözleri de buna delâlet etmektedir. Nitekim Râşid b. Sa’d, Damre b. Habîb ve başkaları da insanlar kabrin başından ayrıldıktan sonra ölüye üç defa “Ey falan lâilâhe illallâh de! Eşhedü ellâ ilâhe illallâh de! Rabbim Allah’tır de, dinim İslâm’dır de, peygamberim Muhammed’dir de” denilmesinin güzel görüldüğünü nakletmişlerdir.[93] Bu iki ismi incelediğimizde ise bunların Şamlı tâbiîlerden oldukları önümüze çıkmaktadır.[94] Zikri geçen kişilerin yukarıdaki sözlerinin Ebû Ümâme rivâyetini takviye edici nitelikte görülmesi de[95] bu şekilde anlam kazanmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in, Şam’daki uygulamaya dikkat çekmesi ise telkinin, tabiînden sonraki nesilde de varlığını devam ettirdiği anlamına gelmektedir. Nitekim onun atıfta bulunduğu Ebü’l-Muğîre tebe-i tâbiînden bir zattır. Sikâ (güvenilir) bir hadisçi olup İmam Ahmed ve İmam Buhârî gibi âlimler kendisinden hadis rivâyetinde bulunmuşlardır.[96] Durum böyle olunca Şam’daki uygulamanın, mezkûr sahâbî, tabiîn ve tebei tâbiînden zatlar aracılığıyla yayıldığını söylememiz mümkün hale gelmektedir. Bu da Şam uygulamasının sonradan ortaya çıkmadığına işaret ettiğinden zikri geçen telkinin mesnetsiz olmadığını ortaya koymak açısından anlamlıdır.

SONUÇ

Telkin, ölüm öncesi ve ölüm sonrası olmak üzere iki kısım altında incelenmektedir. Ölüm öncesi telkin, ölmek üzere olan kişiye kelime-i tevhidi hatırlatmaktan ibarettir. Bunun meşru, hatta müstehap olduğu anlaşılmaktadır. Ölmek üzere olan kişiye kelime-i tevhidi hatırlatmak ölünün yanında bulunan Müslümanların görevidir. Ancak bu görev yerine getirilirken doğru bir üslubun benimsenmesi en az telkin kadar önemlidir. Bu bağlamda ölmek üzere olan kişiye “kelime-i tevhidi söyle” şeklinde telkinde bulunulmamalı, aksine rahatsız edici olmayan bir ses tonuyla onun duyacağı şekilde kelime-i tevhid okunmalıdır. Bu yapılırken de kişinin ruh hali dikkate alınmalı ve rahat olduğu bir anı seçilerek o anda bu hatırlatma yapılmalıdır. Yine ölüm döşeğindeki kişi bir defa bunu söyledikten sonra tekrara zorlanmamalı ve bununla iktifa edilmelidir.

Ölüm sonrası telkine gelince; konu hakkında lehte ve aleyhte ileri sürülen deliller incelendiğinde şu sonuçlara ulaşılmıştır. Ölüm sonrası telkin, yapılması zorunlu bir dinî vecibe değildir. Bu sebeple zikri geçen uygulama yapılmadığında bir eksikliğin söz konusu olacağı anlayışı isabetli görülmemektedir. Eğer böyle olsaydı sahâbeden pek çoğunun bunu uygulaması ve sonraki nesillere aktarmış olması gerekirdi. Diğer taraftan sahâbe döneminde yaygın bir uygulamanın bulunmaması telkinin mekruh veya bidat olarak değerlendirilmesini de gerektirmemektedir. Zira hakkında kuvvetli olmasa da bir hadisin bulunması, tâbiînden bazı zatların bunu destekleyici rivâyetleri, Ahmed b. Hanbel gibi titiz bir hadisçinin buna karşı çıkmak yerine Şamlıların bunu uyguladığına temas etmekle yetinmesi, Şam bölgesinde mevcut olan bu uygulamanın bölgede yaşayan sahâbî ve tâbiîne dayanması ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Bu da zikri geçen telkinin mesnetsiz olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla bu hususta en isabetli görüşün, telkin uygulamasının zorunlu bir amel olmadığını ifade etmek, bahsi geçen delillere dayanarak bunu uygulayanlara müsamaha göstermek, bu delilleri yeterli görmediği için bununla amel etmeyenleri de kınamaktan kaçınmak olduğu düşünülmektedir. Öte yandan telkinle beraber ölüye dua edilmesi ve bazı yörelerde uygulandığı üzere orada bulunanların da hem duaya iştirak ederek ölüye bir Fâtiha okuması hem de telkin lafızlarını işiterek kabir sualini hatırlaması gibi yönleri de gözden ırak tutulmamalıdır. Hatta bu bağlamda telkinin akabinde, hatırlatılan iman esasları ve yapılan duaların Türkçesinin de ilave edilerek oradaki insanların dikkatinin çekilmesine vesile kılınması kanaatimizce daha faydalı olacaktır.

Diğer taraftan imtihan dünyasından başarılı bir şekilde çıkmak için telkinin belirleyici olmadığı da bilinmelidir. Zira tıpkı ölüye yapılan dualarda olduğu gibi telkinin fayda vermesi de yine Allah’tan niyaz edilmektedir. Bunun ölüye ne tür bir fayda sağlayacağının bilgisi ise Yüce Allah katındadır. Dolayısıyla henüz berhayat olan kişilerin son anlarında veya ölüm sonrasında verilen telkinin yeterli olacağı zehabına kapılarak inanç ve ibadetten uzak bir yaşantı sürmekten sakınmaları gerektiği hatırlatılmalıdır. Bu bağlamda Müslüman için hayatı boyunca sahip olduğu iman ve işlediği salih amellerin önemli olduğu vurgulanmalı ve kişinin, son nefesindeki hallerinde de genellikle bu inanç ve yaşantının etkili olacağı unutulmamalıdır.

Ayrıca definden sonraki telkin uygulamasının, ölmeden önce yapılan telkin sünneti ile kabrin başında bir müddet kalıp ölüye istiğfarda bulunma sünnetini ihmale sebep olmamasına özen gösterilmelidir.

KAYNAKÇA

Aynî, Bedrüddîn Ebû Muḥammed Maḥmûd b. Aḥmed. el-Binâye şerḥu’l-Hidâye. 13 Cilt. Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1420/2000.

Aynî, Bedrüddîn Ebû Muḥammed Maḥmûd b. Aḥmed. ‘Umdetü’l-ḳārî şerḥu Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî. Beyrût: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ts.

Bayar, Mesut. “İslâm Fıkhında Ölünün Yaşayanlar Üzerindeki Hakları”. Amasya İlahiyat Dergisi 16 (30 Haziran 2021), 267-299. https://doi.org/10.18498/amailad.895211

Buḫârî, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. İsmâîl b. İbrâhîm. el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ. thk. Muḥammed Zuheyr en-Nâṣır. 9 Cilt. Beyrût: Dâru Ṭavḳi’n-Necât, 1422.

Buhûtî, Manṣûr b. Yûnus b. Ṣalâḥuddîn b. Ḥasen el-Ḥanbelî. Keşşâfu’l-ḳınâʿ ʿan metni’l-ʾİḳnâʿ. 6 Cilt. b.y.: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, ts.

Çolak, Dr Ali. “Ölmek Üzere Olan Kişiye ve Mezardaki Ölüye Yapılan Telkin ile İlgili Rivayetler”. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (ÇÜİFD) 4/2 (01 Haziran 2004), 201. https://dergipark.org.tr/tr/pub/cuilah/issue/4167/54613.

Ebû Dâvûd, Suleymân b. el-Eşʿas̱ es-Sicistânî. Sünenu Ebî Dâvûd. thk. Şuʿayb el-ʾArnaʾûṭ. 7 Cilt. b.y.: Dâru’r-Risâleti’l-ʿÂlemiyye, 2009.

Ebû Hilâl el-ʿAskerî, Ebû Hilâl el-Ḥasen b. ʿAbdillâh. el-Furûḳu’l-luğaviyye. Kahire: y.y., ts.

Elbânî, Nâsırüddin. Aḥkâmü’l-cenâʾiz ve bideʿuhâ. el-Mektebü’l-İslâmî, 1986.

Elbânî, Nâsırüddin. Silsiletü’l-eḥâdîs̱i’ż-żaʿîfe ve’l-mevżûʿa ve es̱eruhe’s-seyyiʾü fi’l-ümme. 14 Cilt. Riyad: Dârü’l-Meârif, 1992.

Görmez, Mehmet. “Vâsile b. Eska”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 42/550-551. İstanbul: TDV Yayınları, 2012.

Günay, Hacı Mehmet. “Telkin”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 40/404-406. İstanbul: TDV Yayınları, 2011.

Gürler, Kadir. “Zayıf Hadisle Amel Edilip Edilmeyeceği Tartışmaları Arasında Bir Çözüm Yolu: Telakkî Bi’l-Kabûl”. Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/22 (30 Aralık 2012), 5-28. https://doi.org/10.14395/jdiv3.

Ḥaddâdî, Ebûbekir b. ʿAlî b. Muḥammed el-Yemenî el-Ḥanefî. el-Cevheretu’n-neyyira ʿalâ Muḫtaṣari’l-Ḳudûrî. 2 Cilt. b.y.: el-Maṭbaʿatu’l-Ḫayriyye, 1322.

Heys̱emî, Ebü’l-Ḥasan Nûruddîn ʿAlî b. Ebî Bekr b. Süleymân. Mecmaʿu’z-zevâîd ve menbaʿu’l-fevâid. thk. Ḥusâmeddîn el-Ḳudsî. 10 Cilt. Kahire: Mektebetü’l-Ḳudsî, 1414/1994.

İbn Abdilber, Ebû Ömer Yusuf b. Abdullah. el-İstiẕkâr. thk. Salim Muhammed Ata. 9 Cilt. Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2000.

İbn Abdüsselâm, İzzeddin. Kitâbü’l-Fetâvâ. Beyrût: Dârü’l-Marife, 1406.

İbn ʿÂbidîn, Muḥammed Emîn b. Ömer b. ʿAbdilʿazîz el-Ḥuseynî ed-Dımeşḳî. Reddu’l-mụḥtâr ʿalâ’d-Durri’l-muḫtâr. 6 Cilt. Beyrût: Dârü’l-Fikr, 2. Basım, 1412/1992.

İbn ʿAsâkir, Ebü’l-Ḳâsım ʿAlî b. el-Ḥasen. Târîḫu Dimeşḳ. thk. ʿAmr b. Gurâme el-ʿUmrevî. 8 Cilt. b.y.: Dârü’l-Fikr, 1415/1995.

İbn Ḥacer el-Heytemî, Ebü’l-ʿAbbâs Şihâbüddîn Aḥmed b. Muḥammed b. Muḥammed. el-Fetâva’l-fıḳhiyyetü’l-kübrâ. 4 Cilt. b.y.: el-Mektebetü’l-İslâmiyye, ts.

İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Ebü’l-Fażl Şihâbüddîn Aḥmed b. ʿAlî b. Muḥammed. et-Telḫîṣu’l-ḥabîr fî taḥrîc eḥâdîs̱i’r-Râfiʿî el-kebîr. 4 Cilt. b.y.: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1419/1989.

İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Ebü’l-Fażl Şihâbüddîn Aḥmed b. ʿAlî b. Muḥammed. Fetḥu’l-bârî şerḥu Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî. thk. Muḥibbuddîn el-Ḫaṭîb. 13 Cilt. Beyrût: Dârü’l-Maʿrife, 1379/1959.

İbn Ḥibbân, Ebû Ḥâtim Muḥammed b. Ḥibbân el-Büstî. es-S̱iḳât. 9 Cilt. Hindistan: Dâiratü’l-Meʿârifi’l-ʿOs̱mâniyye, 1393/1973.

İbn Ḳayyim el-Cevziyye, Ebû ʿAbdillâh Şemsüddîn Muḥammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb ez-Zürʿaî ed-Dımaşḳī el-Ḥanbelî. er-Rûḥ fî’l-kelâm ʿalâ ervâḥi’l-emvât ve’l-aḥyâ bi’d-delâîl mine’l-Kitâb ve’s-Sunne. Beyrût: y.y., ts.

İbn Ḳudâme el-Maḳdisî, Ebû Muḥammed Muvaffaḳuddîn ʿAbdullāh b. Aḥmed b. Muḥammed b. Kudâme el-Cemmâʿîlî. el-Muğnî. thk. ʿAbdullah b. ʿAbdulmuḥsin et-Turkî - ʿAbdulfettâḥ Muḥammed el-Ḥulv. 15 Cilt. Riyad: Dâru Alemi’l-Kütüb, 3. Basım, 1417/1997.

İbn Ḳudâme el-Maḳdisî, Ebû Muḥammed Muvaffaḳuddîn ʿAbdullāh b. Aḥmed b. Muḥammed b. Kudâme el-Cemmâʿîlî. ʿUmdetu’l-hâzim fî’z-zevâʾid ʿalâ Muḫtaṣari Ebî’l-Ḳâsım. thk. Nureddîn Ṭâlib. b.y.: y.y., 1428/2007.

İbn Ḳuteybe, Ebû Muḥammed ʿAbdullâh b. Müslim b. Ḳuteybe ed-Dîneverî. Teʾvîlu muḫtelifi’l-ḥadîs̱. b.y.: y.y., 2. Basım, ts.

İbn Manzûr, Ebü’l-Fadl Muhammed b. Mükerrem b. Ali. Lisânü’l-‘Arab. 15 Cilt. Beyrût: Dâru sâdır, 1414.

İbn Teymiyye, Ebü’l-ʿAbbâs Taḳiyyüddîn Aḥmed b. ʿAbdilḥalîm b. Mecdiddîn ʿAbdisselâm el-Ḥarrânî. el-Fetâva’l-kübrâ li’bni Teymiyye. 6 Cilt. b.y.: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1408/1987.

İbn Teymiyye, Ebü’l-ʿAbbâs Taḳiyyüddîn Aḥmed b. ʿAbdilḥalîm b. Mecdiddîn ʿAbdisselâm el-Ḥarrânî. Mecmûʿu’l-fetâvâ. thk. Abdurrahman b. Muḥammed b. Ḳâsım. Medine: y.y., 1416/1995.

İbnü’l-ʿArabî, Ebû Bekr Muḥammed b. ʿAbdillâh b. Muḥammed el-Meâfirî. el-Mesâlik fî şerḥi Muvaṭṭaʾi Malik. b.y.: y.y., 1428/2007.

İbnü’l-Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn ʿAbdurraḥmân b. ʿAlî b. Muḥammed el-Bağdâdî. el-ʿİlelu’l-mutenâhiye fî’l-eḥâdîs̱i’l-vâhiye. thk. İrşâdu’l-Ḥaḳḳi’l-Es̱erî. 2 Cilt. Faysalabad: ʾİdâretu’l-ʿUlûmi’l-ʾEs̱eriyye, 1401/1981.

İbnü’l-Ḥâcc, Ebû ʿAbdillâh Muḥammed b. Muḥammed b. Muḥammed el-ʿAbderî el-Fâsî el-Mâlikî. el-Medḫal. 4 Cilt. Kahire: Mektebetü Dâri’t-Türâs̱, ts.

İbnü’l-Hümâm, Kemâluddîn Muḥammed b. ʿAbdulvaḥid b. ʿAbdilḥamîd b. es-Sîvâsî. Fetḥu’l-ḳadîr. 10 Cilt. Lübnan: Dârü’l-Fikr, 1389/1970.

İbnü’l-Ḫarrât, ʿAbdulḥaḳḳ b. ʿAbdirrahman b. ʿAbdillâh b. el-Ḥuseyn b. Saʿîd İbrâhîm el-Ezdî el-Endelusî El-İşbîlî. el-Aḥḳâmu’ş-şer’îyyetu’ṣ-ṣuġrâ. thk. Ummu Muḥammed binti Aḥmed el-Helîs. 2 Cilt. Kahire: Cidde: Mektebetü’l-ʿİlm; Mektebetü İbn Teymiyye, 1413/1993.

İbnü’l-Mulaḳḳın, Ebû Ḥafṣ Ömer b. ʿAlî b. Aḥmed el-Mıṣrî. el-Bedru’l-münîr fî taḥrîci’l-eḥâdîs̱ ve’l-âs̱âri’l-vâḳıʿa fi’ş-Şerhi’l-Kebîr. thk. Muṣṭafâ Ebu’l-Ğayṭ vd. 9 Cilt. Riyad: Dârü’l-Hicre, 1425/2004.

İbnü’s-Ṣalâḥ, ʿEbû ʿAmr Taḳıyyüddîn ʿOs̱mân b. ʿAbdurraḥmân. Fetâvâ İbni’s-Ṣalâḥ. thk. Muvaffaḳ ʿAbdullâh ʿAbdulḳâdir. Medine: Beyrût: Mektebetü’l-ʿUlûm ve’l-Ḥikem; ʿÂlemü’l-Kütüb, 1407/1986.

ʿİclî, Ebü’l-Ḥasan Aḥmed b. ʿAbdullâh el-Kûfî. es̱-S̱iḳât. thk. ʿAbdulʿalîm ʿAbdulʿaẓîm el-Bestevî. Medine: y.y., 1405/1985.

İsḥâḳ el-Kevsec, Ebû Yaʿḳûb İsḥâḳ b. Manṣûr b. Behrâm el-Mervezî. Mesâilu’l-ʾİmâm Aḥmed ve İsḥâḳ b. Râhûye. 9 Cilt. Medine: ʿİmâdetu’l-Baḥs̱i’l-ʿİlmî, 1425/2002.

Memet Zeki Uyanık - İbrahim Sizgen. “Ölüye Yapılan Telkîn Uygulamasının Mezhepler Bağlamında Değerlendirilmesi”. 1. Uluslararası İKSAD Sosyal Bilimler Kongresi, Kongre Tam Metin Kitabı. Mardin: 2018.

Mollâ Ḫusrev, Muḥammed b. Ferâmerz b. ʿAlî. Dureru’l-ḥukkâm şerḥu Gureri’l-ʾaḥkâm. 2 Cilt. b.y.: Dâru ʾİḥyâʾi’l-Kütübi’l-ʿArabiyye, ts.

Müslim, Ebü’l-Ḥasen Muslim b. el-Ḥaccâc el-Ḳuşeyrî en-Nîsâbûrî. Ṣaḥîhu Muslim. thk. Muḥammed Fuâd ʿAbdulbâḳî. 5 Cilt. Beyrût: Dâru İḥyâi’t-Türâs̱i’l-ʿArabî, 1374/1955.

Münâvî, Zeynüddîn Muḥammed ʿAbdürraûf b. Tâci’l-ʿÂrifîn el-Ḥaddâdî. Feyḍu’l-ḳadîr fî şerḥi’l-Câmiʿi’ṣ-ṣağîr. 6 Cilt. Mısır: el-Mektebetü’t-Ticâriyyetü’l-Kübrâ, 1356/1937.

Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Muḥyiddîn Yaḥyâ b. Şeref. el-Mecmuʿ şerḥu’l-Muheẕẕeb. b.y.: y.y., ts.

Râzî, Ebû Abdillâh Zeynüddîn Muhammed b. Ebî Bekr b. Abdilkādir. Muhtârü’s-sıhâh. Beyrût: el-Mektebetü’l-’Asriyye, 1999.

Ruʿaynî, Ebû ʿAbdillah Muḥammed b. Muḥammed. Mevâhibü’l-celîl fî şerḥi Muḫtaṣari Ḫalîl. 6 Cilt. b.y.: Dârü’l-Fikr, 1412/1992.

Sandıkçı, S. Kemal. “Ebû Ümâme”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 10/251. İstanbul: TDV Yayınları, 1994.

Ṣanʿânî, Ebû İbrahîm Muḥammed b. İsmail el-Kaḥlânî. Sübülü’s-selâm. 2 Cilt. b.y.: y.y., 1419/1998-1420/2000.

Süyûṭî, Ebü’l-Fażl Celâlüddîn ʿAbdurraḥmân b. Ebî Bekr b. Muḥammed el-Ḫuḍayrî. el-Ḥâvî li’l-fetâvî. 2 Cilt. Beyrût: Dârü’l-Fikr, 1424/2004.

Şemsuddîn es-Seḫâvî, Ebû’l-Ḫayr Muḥammed b. ʿAbdirraḥmân b. Muḥammed. el-Maḳâṣidu’l-ḥasene fî beyâni kes̱îrin mine’l-eḥâdîs̱i’l-muştehire ʿalâ’l-elsine. thk. Muḥammed ʿOs̱mân el-Ḫaşt. Beyrût: y.y., 1405/1985.

Şeyḫîzâde, ʿAbdurraḥmân b. Muḥammed b. Suleymân Dâmâd Efendî. Mecmaʿu’l-ʾenhur fî şerḥi Mülteḳa’l-ʾebḥur. 2 Cilt. b.y.: Dâru İḥyâi’t-Türâs̱i’l-ʿArabî, ts.

Şihâbüddîn er-Remlî, Aḥmed b. Ḥamza el-Enṣârî. Fetâve’r-Remlî. 4 Cilt. b.y.: el-Mektebetü’l-İslâmiyye, ts.

Ṭaberânî, Ebü’l-Ḳâsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân b. Aḥmed b. Eyyûb. el-Muʿcemu’l-kebîr - et-Ṭaberânî. thk. Ḥamdî b. ʿAbdulmecîd es-Selefî. 25 Cilt. Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, ts.

Ṭahtâvî, Aḥmed b. Muḥammed b. İsmâîl ed-Dûkâtî. Ḥâşiyetu’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ. thk. Muḥammed ʿAbdulʿazîz el-Ḫâlidî. Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1418/1997.

Zebîdî, Muḥammed b. Muḥammed b. ʿAbdurrezzâḳ. Taḫrîcu eḥâdîs̱i İḥyâʾi ʿulûmi’d-dîn. 7 Cilt. Riyad: y.y., 1408/1987.

Ẕehebî, Ebû ʿAbdillâh Şemsüddîn Muḥammed b. Aḥmed b. ʿOs̱mân. Târîḫu’l-İslâm ve vefeyâti’l-meşâhîr ve’l-ʿalâm. thk. Beşşâr ʿAvâd Maʿrûf. 15 Cilt. Riyad: Dârü’l-Garbi’l-İslâmî, 2003.

Zekeriyyâ el-Enṣârî, Ebû Yaḥyâ Zekeriyyâ b. Muḥammed. ʾEsne’l-meṭâlib fî şerḥi Ravḍi’d-Tâlib. 4 Cilt. b.y.: Dârü’l-Kitâbi’l-İslâmî, ts.

Zeylaʿî, ʿOs̱mân b. ʿAlî b. Meḥcen el-Bâriʿî Faḫruddîn el-Ḥanefî. Tebyînü’l-ḥaḳâîḳ şerḥu Kenzi’d-daḳâiḳ ve Ḥâşiyetü’ş-Şelebî. Bulak: Kahire: el-Maṭbaʿatü’l-Kübrâ’l-Emîrîyye, 1313.

Zeynüddîn el-ʿIrâḳî, Ebü’l-Faḍl ʿAbdürraḥîm b. el-Ḥüseyn b. ʿAbdirraḥmân. Taḫrîcu eḥâdîs̱i’l-İḥyâʾ/el-Muğnî ʿan ḥamli’l-esfâr. Beyrût: y.y., 1426/2005.

Żiyâeddin el-Maḳdisî, Ebû ʿAbdillâh Żiyâüddîn Muḥammed b. ʿAbdilvâḥid b. Aḥmed. es-Sünen ve’l-aḥkâm ʿani’l-Muṣṭafâ ʿaleyhi efḍalu’ṣ-ṣalâti ve’s-selâm. thk. Ebû ʿAbdullâh Ḥuseyn b. ʿUkkâşe. 6 Cilt. b.y.: y.y., 1425/2004.

Bin bâz, Abdülazîz. Erişim 21 Haziran 2022. https://binbaz.org.sa/fatwas/16402/%D8%AD%D9%83%D9%85%D8%AA%D9%84%D9%82%D9%8A%D9%86-%D8%A7%D9%84%D9%85%D9%8A%D8%AA-%D8%A8%D8%B9%D8%AF-%D8%AF%D9%81%D9%86%D9%87

“Dâiratü’l-iftâi’l-âm el-Ürdüniyye”. Erişim 15 Ekim 2018. http://aliftaa.jo/Question.aspx?QuestionId=2226#.W4U-1c4zapp

“Dâru’l-iftâi’l-Mısriyye”. Erişim 15 Ekim 2018. http://dar-alifta.org.eg/Ar/ViewResearch.aspx?ID=94

“el-Karadâvî”. Erişim 15 Ekim 2018. https://www.al-qaradawi.net/node/2875

Fetâva’l-ʿÂlemgiriyye/el-Fetâva’l-Hindiyye. 6 Cilt. Bulak: Matbaʿatü’l-Kübrâ’l-Emîriyye, 2. Basım, 1310. Fetâva’l-lecneti’d-dâime. “el-İftâ”. Erişim 15 Ekim 2018. http://www.alifta.net/Fatawa/DisplayFeqhMoesar.aspx?Bookid=19&TOC=8



[1] Ebû Hilâl el-Ḥasen b. ʿAbdillâh el-ʿAskerî, el-Furûḳu’l-luğaviyye (Kahire: y.y., ts.), 1/82; Muhammed b. Ebî Bekir er-Râzî, Muhtârü’s-sıhâh (Beyrût: el-Mektebetü’l-’Asriyye, 1999), 284; Ebü’l-Fadl Muhammed b. Mükerrem b. Ali İbn Manzûr, Lisânü’l-‘Arab (Beyrût: Dâru sâdır, 1414), 13/390; ʿOs̱mân b. ʿAlî b. Meḥcen el-Bâriʿî Faḫruddîn el-Ḥanefî ez-Zeylaʿî, Tebyînü’l-ḥaḳâîḳ şerḥu Kenzi’d-deḳâiḳ ve Ḥâşiyetü’ş-Şelebî (Bulak - Kahire: el-Maṭbaʿatü’l-Kübrâ’l-Emîrîyye, 1313), 1/234; Hacı Mehmet Günay, “Telkin”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2011), 40/404-406.

[2] Muḥammed b. Ferâmerz b. ʿAlî Mollâ Ḫusrev, Düreru’l-ḥükkâm şerḥu Gureri’l-ʾaḥkâm (b.y.: Dâru ʾİḥyâʾi’l-Kütübi’l-ʿArabiyye, ts.), 1/160; Ebû Yaḥyâ Zekeriyyâ b. Muḥammed el-Enṣârî, Esne’l-meṭâlib fî şerḥi Ravḍi’d-tâlib (b.y.: Dârü’l-Kitâbi’l-İslâmî, ts.), 1/296; Aḥmed b. Muḥammed b. İsmâîl ed-Dûkâtî eṭ-Ṭahtâvî, Ḥâşiyetü’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ, thk. Muḥammed ʿAbdulʿazîz el-Ḫâlidî (Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1418/1997), 558-561.

[3] Ebû Zekeriyyâ Muḥyiddîn Yaḥyâ b. Şeref en-Nevevî, el-Mecmuʿ şerḥu’l-Muheẕẕeb (Beyrût: Dârü’l-Fikr, ts.), 5/303-304.

[4] Ebü’l-Ḥasen Müslim b. el-Ḥaccâc el-Ḳuşeyrî en-Nîsâbûrî, Ṣaḥîhu Müslim, thk. Muḥammed Fuâd ʿAbdülbâḳî (Beyrût: Dâru İḥyâi’t-Türâs̱i’l-ʿArabî, 1374/1955), “Cenâiz”, 1-2.

[5] Ölmek üzere olan kişiye zikri geçen hadise imtisalen yalnızca “lâ ilâhe illallâh” cümlesinin mi telkin edileceği ya da buna ilaveten “Muhammedün Resûlullâh” cümlesini de içine alan bir telkinde mi bulunulacağı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Konu detay bir husus olup meselenin aslına müteallik olmadığından çalışmamızda bu ayrıntıya yer vermeden kullanılacak ifade yerine kelime-i tevhid kavramını kullanmakla iktifa ettik.

[6] Ebû Muḥammed Maḥmûd b. Aḥmed Bedrüddîn el-ʿAynî, el-Binâye şerḥu’l-Hidâye (Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1420/2000), 3/176-178.

[7] Nevevî, el-Mecmuʿ şerḥu’l-Muheẕẕeb, 5/115; Bedrüddîn el-ʿAynî, el-Binâye şerḥu’l-Hidâye, 3/176-178; Heyet, Fetâva’l-ʿÂlemgiriyye/el-Fetâva’l-Hindiyye (Bulak: Matbaʿatü’l-Kübrâ el-Emîriyye, 1310), 1/157.

[8] Zeylaʿî, Tebyînü’l-ḥaḳâîḳ şerḥu Kenzi’d-deḳâiḳ ve Ḥâşiyetü’ş-Şelebî, 1/234.

[9] el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/157; Muḥammed Emîn b. ʿOmer b. ʿAbdilʿazîz el-Ḥuseynî ed-Dımeşḳî İbn ʿÂbidîn, Reddu’l-mụḥtâr ʿalâ’d-Durri’l-muḫtâr (Beyrût: Dârü’l-Fikr, 1412/1992), 2/191.

[10] ʿAbdurraḥmân b. Muḥammed b. Süleymân Dâmâd Efendî ʿAbdurraḥmân Şeyḫîzâde, Mecmaʿu’l-ʾenhur fî şerḥi Mülteḳa’l-ʾebḥur (b.y.: Dâru İḥyâi’t-Türâs̱i’l-ʿArabî, ts.), 1/179.

[11] Zeynüddîn Muḥammed ʿAbdürraûf b. Tâci’l-ʿÂrifîn el-Ḥaddâdî el-Münâvî, Feyḍü’l-ḳadîr fî şerḥi’l-Câmiʿi’ṣ-ṣağîr (Mısır: el-Mektebetü’t-Ticâriyyetü’l-Kübrâ, 1356/1937), 5/281.

[12] Ebû Bekir b. ʿAlî b. Muḥammed el-Yemenî el-Ḥanefî el-Ḥaddâdî, el-Cevheretü’n-neyyira ʿalâ Muḫtaṣari’l-Ḳudûrî (b.y.: el-Maṭbaʿatu’l-Ḫayriyye, 1322), 1/102; Mollâ Ḫusrev, Düreru’l-ḥükkâm şerḥu Gureri’l-ʾaḥkâm, 1160; Ṭahtâvî, Ḥâşiyetü’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ, 1/560-561; İbn ʿÂbidîn, Reddu’l-mụḥtâr ʿalâ’d-Durri’l-muḫtâr, 2/191.

[13] ʿAbdurraḥmân Şeyḫîzâde, Mecmaʿu’l-ʾenhur fî şerḥi Mülteḳa’l-ʾebḥur, 1/179; Ṭahtâvî, Ḥâşiyetü’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ, 1/560-561.

[14] Bazı kaynaklarda telkinin meşru olduğu ifade edildikten sonra yapılmayacağı şeklindeki görüş ise temriz (قيل) sîgasıyla aktarılmakta ve bunun Mu’tezile’ye nisbet edildiği ifade edilmektedir. Sonrasında ise “Telkini ne emrederiz ne de ondan nehyederiz” şeklindeki bir diğer görüş de yine temriz (قيل) sîgasıyla nakledilmektedir. Bk. Ṭahtâvî, Ḥâşiyetü’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ, 1/560-561. Bazı kaynaklarda ise âlimlerin çoğunun “Ölülerinize ‘lâ ilâhe illallâh’ demeyi telkin ediniz.” hadisindeki “Ölülerinize” ifadesini “Ölmek üzere olanlarınıza” şeklinde mecâza hamlettikleri halde definden sonraki telkini yasaklamamış olmalarının nedeni; bu telkinin yapılmasında bir zarar olmaması hatta ölünün, yapılan zikirle istinas etmesi sebebiyle telkinin fayda sağlayabileceğinin umulması şeklinde izah edilmiştir. Bk. İbn ʿÂbidîn, Reddu’l-mụḥtâr ʿalâ’d-Durri’l-muḫtâr, 2/191.

[15] Zeylaʿî, Tebyînü’l-ḥaḳâîḳ şerḥu Kenzi’d-deḳâiḳ ve Ḥâşiyetü’ş-Şelebî, 1/234.

[16] Bedrüddîn el-ʿAynî, el-Binâye şerḥu’l-Hidâye, 3/176-178.

[17] Bu hususta Ebû Ümâme el-Bâhilî’den (ö. 86/705) gelen bir rivâyet bulunmaktadır. Bu rivâyette kişiye öldükten sonra kabri başında telkin verilmesinin tavsiye edildiği açıkça ifade edilmektedir. Hadisle ilgili değerlendirmelere ileride yer verilecektir.

[18] Ṭahtâvî, Ḥâşiyetü’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ, 1/616.

[19] Ebû ʿAbdillâh Muḥammed b. Muḥammed b. Muḥammed el-ʿAbderî el-Fâsî el-Mâlikî İbnü’l-Ḥâc, el-Medḫal (Kahire: Mektebetü Dâri’t-Türâs̱, ts.), 3/264-265.

[20] Ebû Bekr Muḥammed b. ʿAbdillâh b. Muḥammed el-Meâfirî İbnü’l-ʿArabî, el-Mesâlik fî şerḥi Muvaṭṭaʾi Malik (b.y.: y.y., 1428/2007), 3/520.

[21] İbnü’l-ʿArabî, el-Mesâlik fî şerḥi Muvaṭṭaʾi Malik, 3/520.

[22] Bu hususta Ebû Ümâme el-Bâhilî’den rivâyet edilen hadise “Telkinin Meşruiyeti Hakkında İleri Sürülen Deliller” başlığı altında yer verilecektir.

[23] Ebû ʿAbdillah Muḥammed b. Muḥammed er-Ruʿaynî, Mevâhibü’l-celîl fî şerḥi Muḫtaṣari Ḫalîl (b.y.: Dârü’l-Fikr, 1412/1992), 2/220.

[24] Suleymân b. el-Eşʿas̱ es-Sicistânî Ebû Dâvûd, es-Sünen, thk. Şuʿayb el-ʾArnaʾûṭ (b.y.: Dâru’r-Risâleti’l-ʿÂlemiyye, 2009), “Cenâiz”, 73.

[25] İbnü’l-Ḥâc, el-Medḫal, 3/264-265.

[26] Ruʿaynî, Mevâhibü’l-celîl fî şerḥi Muḫtaṣari Ḫalîl, 2/220.

[27] Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 73.

[28] Müslim, “Îmân”, 192. Konuyla ilgili rivâyet deliller bahsinde ele alınacaktır.

[29] Nevevî, el-Mecmuʿ şerḥu’l-Muheẕẕeb, 5/303-304.

[30] ʿEbû ʿAmr Taḳıyyüddîn ʿOs̱mân b. ʿAbdirraḥmân İbnü’s-Ṣalâḥ, Fetâvâ İbni’s-Ṣalâḥ, thk. Muvaffaḳ ʿAbdullâh ʿAbdulḳâdir (Medine; Beyrût: Mektebetü’l-ʿUlûm ve’l-Ḥikem; ʿÂlemü’l-Kütüb, 1407/1986), 1/261.

[31] Ebü’l-ʿAbbâs Şihâbüddîn Aḥmed b. Muḥammed b. Muḥammed İbn Ḥacer el-Heytemî, el-Fetâva’l-fıḳhiyyetü’l-kübrâ (b.y.: el-Mektebetü’l-İslâmiyye, ts.), 2/31.

[32] Aḥmed b. Ḥamza el-Enṣârî Şihâbüddîn er-Remlî, Fetâve’r-Remlî (b.y.: el-Mektebetü’l-İslâmiyye, ts.), 2/38.

[33] İzzeddîn b. Abdisselâm, Kitâbü’l-Fetâvâ (Beyrût: Dârü’l-Maʿrife, 1406), 96.

[34] Ebû Muḥammed Muvaffaḳuddîn ʿAbdullâh b. Aḥmed b. Muḥammed b. Ḳudâme el-Cemmâîlî el-Maḳdisî, ʿUmdetu’l-hâzim fî’z-zevâʾid ʿalâ Muḫtaṣari Ebi’l-Ḳâsım, thk. Nureddîn Ṭâlib (b.y.: y.y., 1428/2007), 128.

[35] Ebû Muḥammed Muvaffaḳuddîn ʿAbdullâh b. Aḥmed b. Muḥammed b. Ḳudâme el-Cemmâîlî el-Maḳdisî, el-Muğnî, thk. ʿAbdullâh b. ʿAbdülmuḥsin et-Türkî - ʿAbdulfettâḥ Muḥammed el-Ḥulv (Riyad: Dârü Alemi’l-Kütüb, 1417/1997), 2/377-378.

[36] İbn Ḳudâme, el-Muğnî, 2/377-378.

[37] Manṣûr b. Yûnus b. Ṣalâḥiddîn b. Ḥasen el-Ḥanbelî el-Buhûtî, Keşşâfu’l-ḳınâʿ ʿan metni’l-ʾİḳnâʿ (b.y.: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, ts.), 2/135-136.

[38] Bu iki sahâbî Şam’da en son vefât eden sahâbîler olarak bilinmektedirler. Hayatları hakkında geniş bilgi için bk. S. Kemal Sandıkçı, “Ebû Ümâme”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1994), 10/251; Mehmet Görmez, “Vâsile b. Eska‘”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2012), 42/550-551.

[39] Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 73.

[40] Ebû ʿAbdillâh Muḥammed b. İsmâîl b. İbrâhîm el-Buḫârî, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaḥîḥ, thk. Muḥammed Zuheyr en-Nâṣır (Beyrût: Dâru Ṭavḳi’n-Necât, 1422), “Cenâiz”, 85; Müslim, “Cennet”, 76-77.

[41] Müslim, “Cennet”, 70-72.

[42] Bk. Ebû Ömer Yûsuf b. Abdillâh İbn Abdilber, el-İstiẕkâr, thk. Sâlim Muhammed Atâ (Beyrût: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2000), 1/185.

[43] Ebü’l-ʿAbbâs Taḳiyyüddîn Aḥmed b. ʿAbdilḥalîm b. Mecdiddîn ʿAbdisselâm el-Ḥarrânî İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-kübrâ li’bni Teymiyye (b.y.: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1408/1987), 3/24-25; Mecmûʿu’l-fetâvâ, thk. Abdurrahman b. Muḥammed b. Ḳâsım (Medine: y.y., 1416/1995), 24/297.

[44] Ebû ʿAbdillâh Şemsüddîn Muḥammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb ez-Zürʿaî ed-Dımaşḳī el-Ḥanbelî İbn Ḳayyim el-Cevziyye, er-Rûḥ fî’l-kelâm ʿalâ ervâḥi’l-emvât ve’l-aḥyâ bi’d-delâîl mine’l-Kitâb ve’s-Sünne (Beyrût: y.y., ts.), 13.

[45] Bk. http://dar-alifta.org.eg/Ar/ViewResearch.aspx?ID=94 (Erişim 15 Ekim 2018); https://www.dar-alifta.org/home/viewfatwa?ID=17094 (Erişim 3 Kasım 2022).

[46] Din İşleri Yüksek Kurulu’nun konuyla ilgili fetva metni şu şekildedir: “Telkin, ölmek üzere olan kişiye kelime-i tevhidi; definden sonra ise kabri başında ölüye iman esaslarını hatırlatmaya denir. Hz. Peygamber, “Ölmek üzere olanlara “la ilahe illallah” demeyi telkin ediniz.” (Müslim, “Cenaiz”, 1-2) buyurmuştur. Ölüm döşeğindeki kişilerin sağ tarafı üzerine çevrilerek yüzü kıbleye gelecek şekilde yatırılması müstehaptır. Akli melekeleri yerinde olup konuşma yeteneğini kaybetmemiş kişiye kelime-i tevhid telkin edilir. Telkinin amacı hastanın hayata veda ederken tevhid inancını hatırlamasına yardımcı olmaktır. Telkin sırasında “kelime-i tevhid” ve “kelime-i şehadet” söylemekle yetinilmeli, kişi, söylemeye zorlanmamalıdır. Hz. Peygamber, ölmek üzere olan kişinin yanında Yasin Sûresini okumayı da teşvik etmiştir (Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 24). Ayrıca definden sonra kalabalık dağılınca, orada kalan bir kişinin kabrin başında yüksek sesle ve ölüye hitaben iman esaslarını hatırlatması şeklindeki telkin de bazı âlimlerce meşru görülmemekle birlikte, mükellef olduktan sonra vefat eden kimsenin kabrinin başında bunun yapılabileceğini söyleyen âlimler de vardır (İbnü’l-Hümam, Feth, 2/105; el-Fetava’l-Hindiyye, l/173). Bk. Din İşleri Yüksek Kurulu, Fetvalar (İzmir: DİB Yayınları 2018), 218-219.

[47] İlgili fetva kurulu, konuyla ilgili bir kararı bulunmasa da bazı âlimlerin konu hakkındaki mütalaalarına fetva sitesinde yer vermektedir. Yukarıda yer verdiğimiz görüş de bu minvaldedir. Bk. http://aliftaa.jo/Question.aspx?QuestionId=2226#.W4U-1c4zapp (Erişim 3 Kasım 2022).

[48] Bk. http://www.alifta.net/Fatawa/DisplayFeqhMoesar.aspx?Bookid=19&TOC=8 (Erişim 15 Ekim 2018).

[49] Nâsırüddîn el-Elbânî, Aḥkâmü’l-cenâʾiz ve bideʿuhâ (b.y.: el-Mektebü’l-İslâmî, 1986), 254.

[50] Bk.https://binbaz.org.sa/fatwas/16402/%D8%AD%D9%83%D9%85-%D8%AA%D9%84%D9%82%D9%8A%D9%86-%D8%A7%D9%84%D9%85%D9%8A%D8%AA-%D8%A8%D8%B9%D8%AF%D8%AF%D9%81%D9%86%D9%87 (Erişim 21 Haziran 2022).

[51] Bk. https://www.al-qaradawi.net/node/2875 (Erişim 15 Ekim 2018).

[52] Bk. https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/oluye-degil-diriye-telkin-2047398 (Erişim: 21.06.2022) Ayrıca bk. https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/mezar-ve-kurn-2045164 (Erişim: 21.06.2022); https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/biduatlar-sunnetleri-yok-eder-2010322 (Erişim: 21.06.2022).

[53] Ali Çolak, “Ölmek Üzere Olan Kişiye ve Mezardaki Ölüye Yapılan Telkin ile İlgili Rivayetler”, Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (ÇÜİFD) 4/2 (01 Haziran 2004), 213-217.

[54] Müslim, “Cenâiz”, 1-2.

[55] İbn ʿÂbidîn, Reddu’l-mụḥtâr ʿalâ’d-Durri’l-muḫtâr, 2/191.

[56] Bedrüddîn el-ʿAynî, el-Binâye şerḥu’l-Hidâye, 3/176-178.

[57] Ebü’l-Ḳâsım Müsnidü’d-dünyâ Süleymân b. Aḥmed b. Eyyûb eṭ-Ṭaberânî, el-Müʿcemu’l-kebîr, thk. Ḥamdî b. ʿAbdilmecîd es-Selefî (Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye, ts.), 8/249-250.

[58] Ebü’l-Ḥasen Nûruddîn ʿAlî b. Ebî Bekr b. Süleymân el-Heys̱emî, Mecmaʿu’z-zevâîd ve menbaʿu’l-fevâid, thk. Ḥüsâmeddîn el-Ḳudsî (Kahire: Mektebetü’l-Ḳudsî, 1414/1994), 3/45.

[59] Ebü’l-Faḍl ʿAbdürraḥîm b. el-Ḥuseyn b. ʿAbdirraḥmân Zeynüddîn el-ʿIrâḳî, Taḫrîcü eḥâdîs̱i’l-İḥyâʾ/el-Muğnî ʿan ḥamli’l-esfâr (Beyrût: Dâru İbn Hazm, 1426/2005), 1875; Zikri geçen hadisin râvileri hakkında değerlendirme için bk. Ali Çolak, “Ölmek Üzere Olan Kişiye ve Mezardaki Ölüye Yapılan Telkin ile İlgili Rivayetler”, 210-212.

[60] Ebü’l-Fażl Şihâbüddîn Aḥmed b. ʿAlî b. Muḥammed İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, et-Telḫîṣu’l-ḥabîr fî taḥrîc eḥâdîs̱i’r-Râfiʿî el-kebîr (b.y.: Dârü’l-Kütübi’l-ʿİlmiyye, 1419/1989), 2/311.

[61] Ebû Ḥafṣ ʿOmer b. ʿAlî b. Aḥmed el-Mıṣrî İbnü’l-Mulaḳḳin, el-Bedru’l-munîr fî taḥrîci’l-eḥâdîs̱ ve’l-âs̱âri’l-vâḳıʿa fi’ş-Şerhi’l-kebîr, thk. Muṣṭafâ Ebü’l-Gayṭ vd. (Riyad: Dârü’l-Hicre, 1425/2004), 5/334.

[62] Ebü’l-Ḫayr Muḥammed b. ʿAbdirraḥmân b. Muḥammed Şemsüddîn es-Seḫâvî, el-Maḳâṣidu’l-ḥasene fî beyâni kes̱îrin mine’l-eḥâdîs̱i’l-müştehira ʿalâ’l-elsine, thk. Muḥammed ʿOs̱mân el-Ḫaşt (Beyrût: Daru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1405/1985), 265.

[63] İbn Ḥacer el-Heytemî, el-Fetâva’l-fıḳhiyyetü’l-kübrâ, 2/31.

[64] Ebü’l-Fażl Celâlüddîn ʿAbdürraḥmân b. Ebî Bekr b. Muḥammed el-Ḫuḍayrî es-Süyûṭî, el-Ḥâvî li’l-fetâvî (Beyrût: Dârü’l-Fikr, 1424/2004), 2/231-232.

[65] Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 73.

[66] Nevevî, el-Mecmuʿ şerḥu’l-Muheẕẕeb, 5/294.

[67] Müslim, “Îmân”, 192.

[68] Ṭahtâvî, Ḥâşiyetü’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ, 1/560-561.

[69] Zeyla‘î, Tebyînü’l-hakâik ve Hâşiyetü’ş-Şiblî, 1/234; Hâşiyetü’t-Tahtâvî, 1/560-562.

[70] Buḫârî, “Cenâiz”, 85; Müslim, “Cennet”, 76-77.

[71] İbrâhîm 14/27

[72] Müslim, “Cennet”, 70-72.

[73] İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-kübrâ, 3/24-25, 70; Mecmûʿu’l-fetâvâ, 4/273; 24/297.

[74] Fâtır 35/22.

[75] Neml 27/80.

[76] Bedrüddîn el-Aynî, ‘Umdetü’l-ḳārî şerḥu Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî (Beyrût: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ts), 17/93-94; Ayrıca bk. Ebü’l-Fażl Şihâbüddîn Aḥmed b. ʿAlî b. Muḥammed İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Fetḥu’l-bârî şerḥu Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî, thk. Muḥibbuddîn el-Ḫaṭîb (Beyrût: Dârü’l-Maʿrife, 1379/1959), 7/304; Kemâluddîn Muḥammed b. ʿAbdilvaḥid b. ʿAbdilḥamîd es-Sîvâsî İbnü’l-Humâm, Fetḥu’l-ḳadîr (Lübnan: Dârü’l-Fikr, 1389/1970), 2/104.

[77] Ebû Muḥammed ʿAbdullâh b. Müslim b. Ḳuteybe ed-Dîneverî, Teʾvîlu muḫtelifi’l-ḥadîs̱ (b.y.: y.y., ts.), 228-230; İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Fetḥu’l-bârî, 7/303-304; Aynî, ‘Umdetü’l-ḳārî, 17/93-94.

[78] Bk. el-Ahzâb 33/72; Fussilet 41/11.

[79] İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, Fetḥu’l-bârî, 3/234-235.

[80] Müslim, “Cenâiz”, 102.

[81] Bu hususta “Her kim dünyadayken tanıdığı bir mümin kardeşinin kabrine gider ve ona selam verirse o da mutlaka onu tanır ve selamına karşılık verir.” vb. lafızlarla birden çok rivâyet mevcuttur. İbn Abdilber bunlardan İbn Abbâs’tan gelen yer verdiğimiz bu metni rivâyet etmektedir. İbnü’l-Ḫarrâṭ bu hadisin sahih olduğunu kabul etmektedir. Aynî de bunun sahih senedle rivâyet edildiğini aktarmaktadır. Konuyla ilgili Ebû Hüreyre ve diğer sahabilerden gelen ve aynı anlamı içeren rivâyetler ise senet açısından problemli görülmüştür. Nitekim Zebîdî, bu hadisin râvîleri arasında Abdullah b. Sem‘ân isimli bir şahsın bulunduğunu ve rical kaynaklarında bu isimle iki kişinin tespit edildiğini, bunlardan birinin sika, diğerinin ise zayıf olduğunu aktarmaktadır. İbnü’l-Cevzî de Ebû Hüreyre’den gelen rivâyette Abdurrahman b. Zeyd isimli bir râvinin bulunduğunu ve bundan hadis alınamayacağını ifade etmektedir. Bk. İbn Abdilber, el-İstiẕkâr, 1/185; ʿAbdulḥaḳḳ b. ʿAbdirrahman b. ʿAbdillâh b. el-Ḥuseyn b. Saʿîd İbrâhîm el-Ezdî el-Endelusî El-İşbîlî İbnü’l-Ḫarrâṭ, el-Aḥḳâmu’ş-şerîʿiyyetu’ṣ-ṣuġrâ, thk. Ummu Muḥammed binti Aḥmed el-Helîs (Kahire; Cidde: Mektebetü’l-ʿİlm; Mektebetü İbn Teymiyye, 1413/1993), 1/345; Bedrüddîn el-Aynî, ‘Umdetü’l-ḳārî, 8/69; Muḥammed b. Muḥammed b. ʿAbdirrezzâḳ ez-Zebîdî, Taḫrîcu eḥâdîs̱i İḥyâʾi ʿulûmi’d-dîn (Riyad: y.y., 1408/1987), 6/2611; Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn ʿAbdurraḥmân b. ʿAlî b. Muḥammed el-Bağdâdî İbnü’l-Cevzî, el-ʿİlelu’l-mutenâhiye fî’l-eḥâdîs̱i’l-vâhiye, thk. İrşâdu’l-Ḥaḳḳi’l-Es̱erî (Faysalabad: ʾİdâratü’l-ʿUlûmi’l-ʾEs̱eriyye, 1401/1981), 2/429. Elbânî’nin yukarıda sahih olduğu ifade edilen İbn Abbâs rivâyetini, İbn Abdilberr’in hocası ile ona rivâyette bulunan ravîyi bilmediğini gerekçe göstererek sahih kabul etmemesi ise (Bk. Nâsırüddîn el-Elbânî, Silsiletü’l-eḥâdîs̱i’ż-żaʿîfe ve’l-mevżûʿa ve es̱eruhe’s-seyyiʾü fi’l-ümme (Riyad: Dârü’l-Meârif, 1992), 9/475.) makul bir gerekçesi olmaması vb. sebeplerle tenkide uğramıştır. Bk. Hasen b. Ali es-Sekkâf, Mecmûu resâili’s-Sekkâf (Beyrût: Dârü’l-İmâm er’Revvâs, 2007) 169-170.

[82] Mesut Bayar, “İslam Fıkhında Ölünün Yaşayanlar Üzerindeki Hakları”, Amasya İlahiyat Dergisi 16 (30 Haziran 2021), 289.

[83] Zeylaʿî, Tebyînü’l-ḥaḳâîḳ şerḥu Kenzi’d-deḳâiḳ ve Ḥâşiyetü’ş-Şelebî, 1/234; el-Ḥaddâdî, el-Cevheretü’n-neyyira, 1/102; Bedrüddîn el-ʿAynî, el-Binâye şerḥu’l-Hidâye, 3/176-177; Mollâ Ḫusrev, Düreru’l-ḥükkâm şerḥu Ğureri’l-ʾaḥkâm, 1/160; ʿAbdurraḥmân Şeyḫîzâde, Mecmaʿu’l-ʾenhur fî şerḥi Mülteḳa’l-ʾebḥur, 1/179; Ṭahtâvî, Ḥâşiyetü’ṭ-Ṭaḥṭâvî ʿalâ Merâḳî’l-felâḥ, 1/560-561; İbn ʿÂbidîn, Reddu’l-mụḥtâr ʿalâ’d-Durri’l-muḫtâr, 2/191.

[84] İbnü’l-Ḥâc, el-Medḫal, 3/264-265; Ruʿaynî, Mevâhibü’l-celîl fî şerḥi Muḫtaṣari Ḫalîl, 2/220.

[85] İbn Ḥacer el-Heytemî, el-Fetâva’l-fıḳhiyyetü’l-kübrâ, 2/31; Şihâbüddîn er-Remlî, Fetâve’r-Remlî, 2/38.

[86] İbn Ḳudâme el-Maḳdisî, el-Muğnî, 2/377-378; İbn Ḳudâme el-Maḳdisî, ʿUmdetu’l-hâzim, 128; Buhûtî, Keşşâfu’l-ḳınâʿ ʿan metni’l-ʾİḳnâʿ, 135-136.

[87] İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-kübrâ, 3/24-25.

[88] İbn Ḳayyim el-Cevziyye, er-Rûḥ, 13.

[89] İbn Abdisselâm, Kitâbü’l-fetâvâ, 96; Ebû İbrahîm Muḥammed b. İsmâîl el-Kaḥlânî eṣ-Ṣanʿânî, Sübülü’s-selâm (b.y.: y.y., 1419/1998-1420/2000), 1/ 501-502; Elbânî, Aḥkâmü’l-cenâʾiz, 254.

[90] Zayıf hadisle amel edilip edilmeyeceğine ilişkin değerlendirmeler için bk. Kadir Gürler, “Zayıf Hadisle Amel Edilip Edilmeyeceği Tartışmaları Arasında Bir Çözüm Yolu: Telakkî Bi’l-Kabûl”, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/22 (30 Aralık 2012), 6-28.

[91] Memet Zeki Uyanık - İbrahim Sizgen, “Ölüye Yapılan Telkîn Uygulamasının Mezhepler Bağlamında Değerlendirilmesi”, 1. Uluslararası İKSAD Sosyal Bilimler Kongresi, Kongre Tam Metin Kitabı (Mardin: 2018), 345-346.

[92] Ebû’l-Ḳâsım ʿAlî b. el-Ḥasen İbn ʿAsâkir, Târîḫu Dimeşḳ, thk. ʿAmr b. Gurâme el-ʿUmrevî (b.y.: Dârü’l-Fikr, 1415/1995), 24/73.

[93] İbn Ḥacer el-ʿAsḳalânî, et-Telḫîṣu’l-ḥabîr, 2/311.

[94] Râşid b. Sa’d’ın Şamlı ve tabiînden güvenilir (sikâ) bir zat olduğu ifade edilmiştir. Bk. Ebü’l-Ḥasen Aḥmed b. ʿAbdillâh el-Kûfî el-ʿİclî, es̱-S̱iḳât, thk. ʿAbdulʿalîm ʿAbdulʿaẓîm el-Bestevî (Medine: y.y., 1405/1985), 1/347; İbn ʿAsâkir, Târîḫu Dimeşḳ, 17/454. Damre b. Habîb de aynı şekilde hem Şamlıdır hem de tâbiînden güvenilir (sikâ) bir zattır. Bk. ʿİclî, es̱-S̱iḳât, 1/473.

[95] Ebû ʿAbdillâh Żiyâüddîn Muḥammed b. ʿAbdilvâḥid b. Aḥmed Żiyâeddin el-Maḳdisî, es-Sünen ve’l-aḥkâm ʿani’l-Muṣṭafâ ʿaleyhi efḍalu’ṣ-ṣalâti ve’s-selâm, thk. Ebû ʿAbdillâh Ḥuseyn b. ʿUkkâşe (b.y.: y.y., 1425/2004), 3/187.

[96] Tam adı Abdulkuddûs b. Haccâc el-Havlânî el-Hımsî’dir. Kendisi Şam’ın sikâ (güvenilir) râvîlerinden olup bazı tabiîn zevattan rivâyette bulunmuştur. İmam Buhârî, Yahyâ b. Maîn ve Ahmed b. Hanbel gibi âlimler de kendisinden rivâyette bulunmuşlardır. Hicrî 212 yılında vefât etmiş olup namazını İmam Ahmed kıldırmıştır. Bk. Ebû ʿAbdillâh Şemsüddîn Muḥammed b. Aḥmed b. ʿOs̱mân eẕ-Ẕehebî, Târîḫu’l-İslâm ve vefeyâti’l-meşâhîr ve’l-ʿalâm, thk. Beşşâr ʿAvâd Maʿrûf (Riyad: Dârü’l-Ğarbi’l-İslâmî, 2003), 5/381. Ayrıca bk. Ebû Yaʿḳûb İsḥâḳ b. Manṣûr b. Behrâm el-Mervezî İsḥâḳ el-Kevsec, Mesâilu’l-ʾİmâm Aḥmed ve İsḥâḳ b. Râhûye (Medine: ʿİmâdetu’l-Baḥs̱i’l-ʿİlmî, 1425/2002), 1/76, 185-186; Ebû Ḥâtim Muḥammed b. Ḥibbân el-Bustî İbn Ḥibbân, es-S̱iḳât (Hindistan: Dâiratü’l-Meʿârifi’l-ʿOs̱mâniyye, 1393/1973), 8/419.