Söyleşi
Mustafa Mirza DEMİR
Prof. Dr. Mustafa Sabri KÜÇÜKAŞÇI:
“Ümmet-i Muhammed, ehl-i beyti sevmek ve onlara uymak konusunda Resul-i Ekrem’in vasiyetine titizlikle riayet etti.”

Malumunuz, hakkında farklı görüşlerin olduğu dinî kavramlardan biri de “ehl-i beyt” kavramıdır. Bazıları bu kavramı Peygamber Efendimizin hanımlarıyla sınırlandırırken bazıları da bu tanıma Hz. Peygamber, hanımları, kızı Fatıma, damadı Hz. Ali, torunları Hasan ve Hüseyin’i ilave etmişlerdir. Kimilerine göre Hz. Peygamber’e akraba olan bütün Haşimoğullarını kimilerine göre ise bütün ümmet-i Muhammed’i kapsayan ehl-i beytin tanımını siz nasıl yapıyorsunuz? Ehl-i beyt, kimleri kapsamaktadır?

İslam öncesi Arap toplumunda kabilenin hâkim ailesini “ehlü’l-beyt” kavramı karşılarken meşhur bir kimsenin soyuna, kabilesine, hanedanına veya temsil ettiği fikirlere bağlı olan kesimler için de “âl” tabiri kullanılıyordu.
İslamiyet’ten sonra bu iki kavram, Resul-i Ekrem’in ailesi ve soyuna tahsis edilerek “ehl-i beyt” veya “âl-i Muhammed” şeklinde kullanılmaya başlandı. Peygamber Efendimizin ehl-i beytine kimlerin dâhil olduğu hususunda “Ey ehl-i beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33/33.) ayeti belirleyici olmuştur. Bu ayet, Hz. Peygamber ümmühatü’l-müminin’den Ümmü Seleme’nin odasındayken nazil olmuştu. Allah’ın Elçisi’nin orada bulunan Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i abasının altına alarak “Allah’ım, bunlar benim ehl-i beytimdir, onları günahlarından temizle!” diye dua etmesi üzerine Ümmü Seleme kendisinin ehl-i beytten olup olmadığını sormuş, Hz. Peygamber de ona, “Sen zaten kendi yerindesin, sen hayır üzeresin.” şeklinde cevap vermiştir. Âl-i İmran suresinin 61. ayeti nazil olduğu zaman yanına Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i alarak Necran heyetini mübâheleye davet etmiş olması dikkate alınarak zikredilen kişilerin ehl-i beyte dâhil oldukları hususunda ittifak vardır. Hz. Peygamber’in, “Ben size iki değerli emanet bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyük olup bereket ve tesiri gökten yere kadar uzanan Allah’ın kitabı, diğeri de ehl-i beytimdir. Bu ikisi kıyamet günü havuzumun başında benimle buluşuncaya kadar birbirinden ayrılmayacaktır.” (Müsned, III, 14, 17, 26, 59; Tirmizi, Menâkıb, 31.) buyurması ve bazı hadislerde bizzat adları geçen hanımları, akrabaları ve ashaptan bazı kimselerin ehl-i beyte dâhil olup olmadıkları hususunda ise ihtilaf edilmiştir.

İlk soruyla da bağlantılı olarak Hz. Peygamber’in ehl-i beytini (ev halkını) “nesep/kan bağı” ve “amel/takva” kavramları açısından değerlendirir misiniz Hocam?

Bu sorunuzun cevabı yukarıda zikrettiğim “Sekaleyn” adıyla meşhur olan hadis-i şerifin içerisinde mevcut. İnsanlar ve cinler anlamına gelen sekaleyn kelimesi insanların ve cinlerin peygamberi olarak Allah’ın Elçisi için kullanılır. Hz. Peygamber’in bir başka hadisinde sekaleynin birincisi olarak zikrettiği Kur’an-ı Kerim’in hidayet ve nur kaynağı olduğunun altını çizmesi, ardından da “Ehl-i beytim hakkında Allah’tan sakının.” cümlesini üç defa tekrarlaması, bu konunun çerçevesini çizmektedir. Bu bakımdan ehl-i beyt konusuna sadece nesep veya kan bağı bağlamında bakmak doğru değildir. Ehl-i beyte mensup olanların itibarlı ve değerli oluşu bizatihi kendilerinden değil Resul-i Ekrem’in yakını olmalarından kaynaklanmaktadır. Ehl-i beyte gösterilen ihtimam, Hz. Peygamber’i yakından tanıyıp sünnetinin ve hatırasının öğrenilip canlı tutulmasıyla ilgilidir.

Hadis-i şeriflerden öğrendiklerimizden yola çıkarak Allah Resulü’nün ehl-i beyt ile münasebetleri günümüz Müslümanlarına neler söylemektedir?

İslamiyet’te Allah’a imana ulaşmanın yolu olan Resul-i Ekrem’e iman, İslam Peygamberini yakından tanımayı, şahsiyetine güven duymayı, yaptıklarıyla söylediklerini benimsemeyi ve bunları kendi dünyasına mal etmeyi gerektiren bir duygudur. Kur’an-ı Kerim, bir kimsenin Allah’ı sevip sevmediğinin ölçüsünü Hz. Peygamber’e uyup uymadığıyla, örnek alıp almadığıyla ilişkilendirmekte ve bunu Resul-i Ekrem’in dilinden söyletmektedir. (Âl-i İmran, 3/31.) Bu bakımdan bütün müminlerin Hz. Peygamber’e iman etmek, itaat etmek, tabi olmak, sevmek, salat ü selam getirmek gibi yükümlülükleri vardır. Hz. Peygamber’in örnekliği sadece dinî etkenlere göre değil, hatırasına duyulan derin saygı ve ona karşı beslenen vefa duygusu ile ilgilidir. Onun ahlakıyla ahlaklanmak ve şefaatine nail olmak ümidi Müslümanların manevi dünyalarında daima canlı kalmış ve kalmalıdır.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine baktığımızda ehl-i beyt sevgisinin hem halk hem yönetim nazarında tezahürlerini görebiliyoruz. Bu sevginin kurumsal tezahürü olarak ortaya çıkan Nakîbü’l-Eşraf kurumu hakkında neler söylemek istersiniz?

Ümmet-i Muhammed, ehl-i beyti sevmek ve onlara uymak konusunda Resul-i Ekrem’in vasiyetine titizlikle riayet etti. Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin evladı Hasan ve Hüseyin efendilerimiz vasıtasıyla devam eden Resul-i Ekrem’in soyuna tarih boyunca hürmet edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de Şura suresinin 23. ayetinde bu sevgi “meveddet” kelimesi ile ifade edilmektedir. Bu sebeple ehl-i beyt sevgisi imanın şubeleri arasında kabul edilmiş, âl-i Muhammed’e salat ü selam getirmek Allah Resulü’nün müminlere öğrettiği ve namazda okunan salavat-ı şerifelerin tamamlayıcı bir rüknü olmuştur.

Genelde ehl-i beyte, özelde ise Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e sevgi ve saygı gösterilmesine delalet eden haberlerin varlığı İslam dünyasında makes bulmuş ve Orta Çağ’da kurulan bütün devletler Hz. Muhammed’in soyundan gelme şerefini taşıyan âl-i Fatıma’ya yönelik bazı hizmetler ifa etmek için nakîb, nakîbüleşraf veya nakîbünnükebâ adı verilen görevliler tayin etmişler; toplum içerisinde büyük saygı ve hürmet gören seyyid ve şeriflerin şecerelerini kaydederek seyyidlik iddiasında bulunanların (müteseyyid), seyyidlere sağlanan imtiyaz ve imkânlardan istifade etmelerini engelleyerek, gerçek seyyidlerin toplum içerisindeki statüleri ve asaletlerinin görünürlük kazanması için kendilerini yükümlü görmüşlerdir. “Seyyid” ve “şerif” unvanlarını taşıyan âl-i Muhammed’in cemiyet içinde tanınıp bilinmelerini sağlamak, neseplerinin doğruluğunu tescil etmek, haklarını teminat altına almak ve saygınlıklarını korumaya dair gerekçeler için Yusuf Has Hâcib’in (ö. 1070) Kutadgu Bilig adlı eserinde “Ali Evlâdı ile Münasebeti Söyler” başlığı altında söylediği şu sözler bu konuda başka bir söze hacet bırakmamaktadır: “Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münasebette bulunacak kimseler şunlardır: Bunlardan biri Peygamber’in neslidir; bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun. Bunları pek çok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun. Bunlar ehl-i beyttir, Peygamber’in uruğudur; ey kardeş, sen de onları, sevgili Peygamber için sev. Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini dışını ve aslını esasını araştırma.”

İslamiyet’in ilk döneminde ortaya çıkan ve ehl-i beyt ekseninde gelişen sosyal ve siyasi çekişmelerin süreç içerisinde itikadi farklılıkları meydana getirdiğini ve bu durumun zamanla İslam düşmanları tarafından manipüle edilen/edilmeye çalışılan tarihî bir yara hâline geldiğini görüyoruz. Bu tarihsel yaraya bakarak Müslümanlar nasıl bir farkındalık oluşturabilir sizce?

Burada Ebu Hanife’yi hatırlatmamız yerinde olacaktır. Ehl-i beyte karşı kalbî yakınlık ve bağlılık duyan, Ali evladına muhabbet besleyen Ebu Hanife, Emevilerin ehl-i beyte karşı tutumları sertleşince onları açıkça tenkit etmekten çekinmemiş ve Zeyd b. Ali’nin Emevilere karşı kalkışmasını hem maddi olarak hem de fetvalarıyla manen desteklemiştir. Ehl-i beyte bakış ve muhabbet konusunda ümitvar olduğu Abbasilerin kuruluşundan memnun olmuş, ancak onların da Emevilerden farkı olmadığını fark edince Mekke’ye gitmiş ve Muhammed Nüfsü’z-Zekiyye’nin kalkışmasını hem madden hem de manen desteklemiş, fakat vermiş oldukları hiçbir görevi kabul etmemiştir. İktidara “âl-i Muhammed veya Allah Resulü’nün ehl-i beytinden razı olmak” sloganıyla gelen Abbasilerin, Ali evladına yönelik siyasetleri çok olumlu olmamış hatta çok kere zulüm ve şiddete varan uygulamalarla sonuçlanmıştı. Bundan dolayı Hasan-ı Basri, İmam Malik ve İmam Şafiî başta olmak üzere ilim ve irfan sahibi pek çok kimsenin Ebu Hanife’nin yanında durduğu ve bu konunun Sünni İslam dünyasınca yeterince değerlendirilmediği, üzerinde durulması gereken bir husustur. Üç yıla varmayan bir sürede Emevi tahtında oturan Ömer b. Abdülaziz’in İslam dünyasında genel kabul görmesinde ehl-i beyte yönelik siyasetinin en mühim etken olduğu hususunun da yeterince dikkate alınmadığı da belirtilmesi gereken bir husustur. İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük tarihçilerden birisi olan Takiyyüddin el-Makrîzî’nin (ö. 1442), neden ehl-i beyt ile ilgili bir risale yazdığını gösteren şu sözleri, konunun zikredilen çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir: “Ben insanların pek çoğunun ehl-i beytin hakları konusunda kusurlu davrandıklarını, onların haklarından yüz çevirdiklerini, saygınlıklarına değer vermediklerini ve Allah’ın onlara bahşettiği konumlarından habersiz olduklarını görünce bir risale yazmaya karar verdim.”

Ehl-i beyt kavramının, tarihî süreçte büründüğü ideolojik ve siyasi kimliğinden sıyrılıp ayrıştıran değil aksine ümmeti birleştiren bir unsur hâline gelebilmesi için neler yapılabilir? Fikrî ve aksiyon zaviyesinden bakarak bu mesele hakkında neler zikredilebilir?

Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra Hz. Hasan, yaptığı konuşmalarından birisinde ehl-i beytin önemine ilişkin, “Ben, Hz. Muhammed’in ‘oğlum’ dediği bir kimseyim. Ben, Nizâr’ın oğluyum ve Cenab-ı Allah’ın Müslümanlar üzerine ‘meveddet’ ve dostluklarını farz kıldığı ehl-i beyttenim.” sözlerini sarf ettikten sonra Şura suresinin 23. ayetini okudu ve ehl-i beyt ile ilgili kısmı da şöyle ifade etti: “Güzel amellerin elde edilmesi, biz ehl-i beyte meveddettir.” Burada meveddet kelimesi sevgi, dostluk, muhabbet ve ünsiyet anlamında kullanılmaktadır. Ümmet-i Muhammed’in birliği açısından önemine binaen bu hususun düstur olarak kabul edilmesi gerekir ve Hz. Peygamber ile ehl-i beyti tartışma konusu olmaktan çıkarmak lazımdır.

Son olarak Hz. Peygamber ve onun ailesine duyulan muhabbetin, Anadolu insanının gönül aynasındaki yansımaları hakkında neler söylemek istersiniz?

Ehl-i beyt sevgisi ve Peygamber nesline gösterilen hürmet, İslamiyet’in kabulünden itibaren Türk İslam coğrafyasında kendine has güzellikleri ile yaşanmaya başlamıştır. Hz. Peygamber ve ailesi beraber düşünülmüş, Türk İslam edebiyatı; ehl-i beyt hakkındaki şiirler, maktel-i Hüseyinler, Kerbela mersiyeleri, Hz. Ali naatleri, naat-i düvazdehler, Hz. Ali Cenknameleri ve Hz. Fatıma mevlitleri ile zenginleşmiştir. Ehl-i beytin isimleri ve haklarındaki ayetler, hadisler, kıt’alar çeşitli istiflerle levhalara nakşedilmiş, hüsn-i hat sanatının bu nadide örnekleri camilerin, dergâhların, hanelerin duvarlarını süslemiştir. Ehl-i beyt, âl-i abâ, Hz. Ali, on iki imam hakkındaki nefes, deyiş ve ilahiler; Kerbela faciasına dair mersiye, gazel ve kasideler Müslümanların muhabbetle çarpan gönüllerinden yükselerek dillerinde yanık nağmeler hâlinde terennüm edilmiştir. Osmanlı padişahlarının, Hz. Peygamber’e duydukları sevginin tesiriyle, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’nde, ehl-i beyte ait olan veya onlara atfedilen teberrrükâtı yüzyıllar boyunca büyük bir özenle saklamaları gibi bu kültürün yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması lüzumludur. Bununla Hz. Peygamber’in hatırasına gösterilen saygının, sünnetine olan bağlılığın ve ehl-i beyte duyulan muhabbetin aşikâr olacağı şüphesizdir.

Son sözümüz Tekirdağlı İsmail Hakkı Zühdi Efendi’nin (ö. 9 Ocak 1913) şu satırları olsun:

İ’tilâkım ta ezeldir sevdiğim Mustafa

Hem Ebû Bekr’i Ömer Osman Aliyye’l-Murteza

Cûy bardır gözlerim her dem Resûlün aşkına

Cümle ezvâc-ı mutahhar âl ü ashâb aşkına

Edeyim da’im figanı ol Haseneyn aşkına

Dü-cihanda sâkî-i Kevser bana Âl-i Abâ

Ya İlahi kıl inayet Âl ü Evlad hürmeti

On İki İmâm ma’sum mazlûmânın hürmeti

Sâhib-i mezheb İmam Ebû Hanife hürmeti

Dü-cihânda ben kulunu etme bunlardan cüdâ

(Yâdigâr-ı İhvân, [haz. Türkân Alvan] İstanbul 2018, s. 165)

ÖZ GEÇMİŞ

1964’te Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini burada tamamladıktan sonra 1990 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Yüksek Lisansını tamamladıktan sonra 1999’da Doktor, 2002’de Yardımcı Doçent, 2007’de Doçent, 2013’te de Profesör ünvanını aldı. 2013-2015 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı İstanbul Türbeler Müzesi Müdürlüğü görevini üstlendi. Prof. Dr. İlber Ortaylı ve merhum Prof. Dr. Haluk Dursun’dan sonra 2015-2019 yılları arasında Topkapı Sarayı Müze Başkanlığı görevini yürüten Küçükaşçı, hâlen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir. İngilizce ve Arapça bilmekte olup İslam tarihi ve kültürü, İslam düşüncesi ve tarih yazımı, Orta Çağda şehir, özellikle de Haremeyn şehirleri ve İstanbul’un tarihi ve kültürü alanında ve son asır Konya aileleri hakkında çalışmalar yapmış, kitap ve makaleler yayımlamıştır. Çok sayıda ulusal ve uluslararası sempozyuma tebliğ sunarak katılmış, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde yedisi ortak olmak üzere seksen beş madde hazırlamıştır.