Okur ve yazarlar için önemini daima koruyan bir konu olan üslupla ilgili neler söylersiniz? Sizce üslup nedir?
Refik Halid KARAY
Üslubun birçok tarifini yaparlar. Ben bu tarifi teşbih yoluyla yapmayı tercih edeceğim:
Mesela çilek reçeli kaynatacaksınız; kilerde şeker, mutfakta tencere, su ve ateş mevcuttur; çilekler de önünüzde hazır. Reçelin nasıl yapılacağını evvelceden görmüş, öğrenmiş olmanız şartıyla işe başlarsınız; çilekleri saplarından ayırır, şekeri kaynatır, limon sıkarak sulandırır, meyveleri zamanında içine atar, kıvamında kaynatır, köpüğünü alır, soğutur, nihayet kavanoza koyarsınız. Reçel meydana çıkmıştır. Bu, ne fazla sulu, ne fazla lüzucetli, ne rengi bozuk, ne kokusu uçmuş değilse iyi bir reçel olmuş demektir. Fakat lezzetine, kokusuna, manzarasına bir başka güzellik, incelik, hususiyet ilave edebilirsiniz, insanı şöyle görür görmez, tadar tatmaz imrendirebildiniz ve hoşlandırabildinizse âlâsını yapmış olursunuz. Şu şartla ki çilek reçeli, bu reçel hakkında eskiden bildiklerimizden büsbütün ayrı, mefhuma aykırı bir manzara ve tat arz etmesin… Faraza rengi yeşil, tadı kekremsi, taneleri ezik, kokusu acayip olmasın. Malum ve mücerrep usule uygun bir şekilde hazırlanmış olmakla beraber orijinalitesi şekil ve lezzet değişikliğinde değil, nefaset şeffaflığında, berraklığında sezilsin.
İşte üslubun tarifi bu misal sayesinde, kendi kendine meydana çıktı:
Lisan bir kiler ve mutfaktır; yazı yazmak reçel kaynatma usulündeki kaidelere riayettir; reçel eserinizdir; fikir o reçeldeki hassadır. Peki, üslup nedir? Çilek sepetidir; reçelin lezzeti, manzarası, bilhassa tanelerinin seçme, iri, pürüzsüz, diri, iyi istifli olmasıdır. Sepetten seçiş, işte üslup… Rasgele, yaralı, bereli, ezik, geçkin, mayhoş olanları, yarı ayıklayarak, kum, kir içinde şekere atıvermek… Bu üslupsuzluktur. Onun içindir ki üslubun teşbihsiz tarifi şudur: Bir muharririn fikrini anlatmak için lisanda mevcut vasıtalardan istifade ederken kaideye riayet şartıyla kelimeleri seçiş ve o lisanı ihtimamla kullanış tarzı. (Refik Halid Karay, Tanıdıklarım, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2009, s. 140, 141.)
Handan
Acar Yıldız
Alfabenin belli bir sayıdaki harfinden sonsuz sayıda kelime türeyebilir. Bir konunun anlatılmasına ilişkin sonsuz ihtimal vardır. Yazı, bu ihtimallerden sadece biriyken o da kendi içinde sonsuz ihtimali barındırır. İhtimal ve mümkün, soyutla somut arasında konumlanan yazar, büyük bir havuza, çok yüksekteki tramplenden atlamadan önce boşlukta sallanan kişidir. Tramplen alfabedir. Havuz ise edebiyatın ta kendisi. Tramplen üzerinde boşlukta sallanan yazarı izlerken geriliriz. Fakat o herkesten daha gergindir. Alfabe/ tramplen, eniyle boyuyla ölçüye gelse de boşluk/esneme payı dildir yazar için. Yazar tramplenin üzerindeyken önce havuza sırtını mı yoksa yüzünü mü döneceğine karar verir. Teşbihte biraz ileri gidelim. Yüzünü dönen yazar gerçekçi dili kullanıyor olsun, sırtını dönen ise sürrealist dili. Yazar sıçrar, döner, havada taklalar atar, en sonunda ise suyla buluşur. Bu havadaki manevraları, taklaları onun üslubudur. Uyum önemlidir. İyi bir atlayış için süreyi en iyi şekilde kullanmalıdır.
Kişi, ilk yazılarında duygu ve düşüncelerini aktarma derdindedir. Daha sonra kendine şunu sormaya başlar; yazarak edebiyat tarihine ne katmış oluyorum? Yazan yüzlerce kişi arasında benim farkım ne? Ben yazmasam edebiyat ne kaybeder?
Burada yazar olgunlaşmaya başlamıştır. Duygu ve düşünceyi aktarmanın bir adım ötesine geçmiştir. İşte bu nedenle olgunluk ve üslubu oluşturma arasında yakın ilişki vardır. Olgunlaşmamış yazarın etrafa çok su sıçratması başarısının işareti olamaz. Zaman zaman böyle bir yanılgıya düşülse de. Onu başarılı kılan; atlayış ve suya düşüş pozisyonunu doğru ayarlamasıdır. Bu, üsluptur.