ZULME KARŞI DURMAK

Dr. Semih ACET
Atabey İlçe Müftüsü

عَنْ أَبِى بَكْرٍ الصِّدِّيقِ أَنَّهُ قَال:... وَإِنِّى سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُول ُ
" إِنَّ النَّاسَ إِذَا رَأَوْا ظَالِمًا فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ مِنْهُ. "


Hz. Ebu Bekir es-Sıddık’in işittiğine göre, Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.”
(Tirmizi, Tefsîru’l-Kur’an, 5)

"Bir grup insan aynı gemide yolculuk etmek üzere bir araya gelmişti. Kimin nerede seyahat edeceğine karar vermek için kuraya başvurmaları neticesinde bir kısmı üst kata yerleşirken diğer bir kısmı alt katta yolculuğa razı oldu. Aşağıda oturanlar su ihtiyaçlarını geminin üst katından karşılardı. Zaman geçtikçe her defasında yukarı çıkmanın oradakileri rahatsız edeceğini düşünen alt katın sakinleri geminin tabanında bir delik açarak su ihtiyaçlarını temin etmeye girişti.” Allah Resulü, anlatmış olduğu bu temsilin sonunda şu uyarıda bulunur: “Eğer üsttekiler, alt katta gidenleri yapacakları bu işten vazgeçirmezlerse hepsi birden helak olur. Fakat onlara engel olurlarsa hepsi birden kurtulur.” (Buhari, Şirket, 6) Allah Resulü gemi sakinlerine yapmış olduğu bu hatırlatma ile iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma vazifesini deruhte edecek bir topluluğun mevcudiyetinin o toplumun selameti adına ne derece önemli olduğunu ifade etmiştir. Nitekim bir toplumda işlenen bir kötülüğün bireysel planda kalmayarak zamanla birçok kişiye rahatsızlık vereceği ve işlenen cürmün etkisinin nihayetinde bütün topluma sirayet edeceği aşikârdır. Bu minvalde Efendimiz “İnsanlar bir zalimi görürler de onun zulmüne engel olmazlarsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Tirmizi, Tefsîru’l-Kur’an, 5) buyurarak neşet edecek bir kötülüğün cezasının toplumsal bir duyarsızlaşma hâlinde umumu etkileyebileceğini vurgulamıştır. Efendimizin bahsini ettiği azabı, bütün toplumu derinden sarsacak bir takım sıkıntılar şeklinde anlamak mümkün olduğu gibi tepkisizlik nedeni ile kötülüğün zamanla kanıksanması, ardından kabul bulması ve neticede bu olumsuz eylemin toplumun her yanını sarması şeklinde düşünmek de kabildir. Böylesi bir toplumun zalimi mağrur, mazlumu mağdur, geri kalanları ise suskundur. Hakkının teslimini bekleyenleri sukutuhayale sürükleyen bu sükûnet hâli maalesef zalimleri daha bir cesaretlendirecek ve keyfî davranışlarını meziyetmiş gibi sergilemelerine fırsat verecektir. Buna meydan vermeme adına yapılması gereken ise kötülük karşısında gereken tavrı koymak, zulme karşı durmak, mazlumun yanında olmak, haddini ve hududunu aşanlara engel olmaktır. Nitekim “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.” diye haykıran millî şairimiz Mehmet Akif, haksızlıklar karşısında yaşanan sessizliğe inat “Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım. / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.” dizeleri ile insanlığı zulüm karşısında harekete geçmeye davet etmiştir. Darıbekaya irtihalinin yaklaştığı bir dönemde Veda Hutbesi ile Müslümanların kardeşliğini bir kez daha ilan eden Allah Resulü ise can, mal ve namusun mukaddesliğine binaen her türlü tecavüzden korunması gerektiğini nasihat etmiş ve ardından “Ne zulmedin, ne de zulme uğrayın.” (Bakara, 2/279) ilkesi minvalinde uyarılarını yinelemiştir.
Kimsesiz zannedilen, bundan cesaretle de canı, malı, onuru veya namusu çiğnenen mazlumun sahibinin aslında Allah olduğunu ve Rabb’i ile mazlumun niyazı arasında perde olmadığını birçok hadisinde dile getiren Efendimiz, mazlumun bedduasından sakınılması gerektiğini hatırlatmıştır. (Buhari, Zekât, 63) Buna mukabil duasının da bir o kadar makbul olduğunu düşündüğümüzde mağdurun elinden tutanın Allah katında ve kul yanında nice güzel konumlara nail olacağı açıktır. Her bir köşeden böylesi niyazların arşa yükselmesi hâlinde ise yapılan o duaların duyarlı bir toplumun kubbesinde belalara kalkan olacağı aşikârdır.
Allah Resulü, “Bir kötülük gören kişi, eliyle değiştirmeye gücü yetiyorsa onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle tavır koysun. Ve bu da imanın asgari gereğidir.” (Müslim, İman, 78) beyanı ile yaşanan bir kötülük karşısında kudreti mukabili tepki göstermesinin imanın bir tezahürü olduğunu bildirmiştir. Mesela İsrail’in Filistin topraklarına yönelik yıllardır süregelen işgal girişimleri, yaşlı, kadın, çocuk ayırt etmeden tarifi imkânsız katliamları, mahremiyet ve mukaddesata uzanan mütecaviz saldırıları karşısında suskun kalmak insanlığın fıtratına terstir. Emsali görülmemiş bu zulüm karşısında herkes imkânı nisbetinde gerekli tepkiyi göstermelidir. İnsani duygularını kaybetmemiş vicdan sahibi her bir ferdin masumiyete kasteden bu cinayetler karşısında -en azından- Nemrud’un yaktığı ateşi söndürmeye giden karınca misali bir tavır sergilemeliyiz. “Bundan ne çıkar ki!” demeden zulmü destekleyen firmaların ürünlerini devamlı ve kararlı bir şekilde boykot etmeliyiz.
İnsanlığın haysiyetinin çiğnendiği bir esnada uyarı ve irşat sorumluluğunu ihmal eden, hadiselere kayıtsız kalan, kalben dahi olsa herhangi bir tavır izhar edemeyen bir toplumun bu sessizliğinin nihai sığınağımız olan icabet kapısını bile kapatabileceğini hatırlatan Efendimiz (Tirmizi, Fiten 9), gösterilmesi gereken tavrın ilkesel bir duruşla belli zaman ve mekâna münhasır kalmadan ve haddi aşmadan her koşulda sergilenmesi gerektiğini bildirmiştir. (Tirmizi, Birr, 63)
Bu prensipler doğrultusunda hareket edildiği takdirde zalim zulmüne cesaret edemeyecek ve yapılan kötülük toplumsal boyuta evrilmeyecektir. Zaman zaman yapılan eylemin yapanın yanında kâr olarak kaldığı zannedilse de nihayetinde zulüm ile abat olunmayacağı gerçeği kendisini gösterecek ve Cenab-ı Hakk’ın zalimlerin yaptıklarından asla habersiz olmayıp o büyük güne tehir ettiği hakikati tecelli edecektir.