ZAMANA ATILAN ÇENTİK:
YAŞSIZLIK

Sema BAYAR

İnsan ne zamana mahkûm bir aciz ne de ona hükmedebilen bir sahip. Onunla ve ona rağmen yaşayan bir canlı sadece. Yaşamın idrakinde nefes alıp veren bir beden, en verimli yıllarını beyhude telaşların ardında harcayan bir serdengeçti, bilinmeyen bir vakte kadar sürecek hayatına “ömür sermayesi” adını koyan bilge.
Zaman akıyor ve bu öyle bir akış ki onun karşısında durmak neredeyse imkânsız. İnsanoğlu da bu kadim yol arkadaşıyla anlaşmanın, uzlaşmanın yollarını arıyor. Zamanı yıllara, mevsimlere, günlere ve saatlere bölerek anlamlandırmaya, onu zapturapt altına alamasa da bir bakıma adımlarını ona uydurmaya çalışıyor. Madem zaman nehri durmaksızın akacak o hâlde onun geçişini iliklerimize kadar hissetmeli, her saniyesinin her anının farkında olmalı değil mi? Zaman bilinci de bu noktada farklı anlamlar kazanıyor.
Çocukluk zamansızlık ülkesidir. Gençlik ise kulağımıza her dem bize uzun senelerin varlığını fısıldar. Fakat ihtiyarlık çağında zaman bilinci bambaşka bir zemine oturur. Zamanın insan için çocukluk ve gençlik çağlarında ipe sapa gelmez bir yanı vardır: Genişleyen ve daralan, ferahlatan veya sıkıştıran. Fakat yaşlılıkla birlikte geçmiş düzensiz bir seyir görüntüsüne kavuşur, yıllar tabiri caizse bir veri yığınına dönüşür. Hatıralar arasındaki mesafe, yılları dahi hiçe sayarak bir açılır, bir kapanır. Hafızanın muzip oyunları başlar. Zaman onu durmadan ölçüp biçen insana kendi yasalarını dayatır. Biz onu ölçerken o da bize sayılarla gelir: yaş.
Zaman bizi çerçevelendiriyor, düzenliyor, kendi programına ram ediyor. Yaş, insana dair tanımların başat unsuru. Çocuk, genç, yetişkin, ihtiyar… Üstelik bunlarla da sınırlı değil literatürümüze giren tanımlar, mümeyyiz, reşit, sefih gibi kavramlar da giriyor devreye. Toplum yaşla birlikte bireyin karar verme süreçlerini sınırlandırıyor ya da genişletiyor. Toplumsal yaşamın doğal ve bir o kadar zaruri sonucu bu. Yaş sınırlamaları her alanda mevcut. Ehliyet almak için bir yaşa ulaşmanız gerekiyor, emekli olmak için de öyle. Tıp ilmi size biyolojik yaşınız konusunda farklı referans değerleriyle gelse de en nihayetinde o da sizi bir sayı ile kardeş kılıyor.
Yaşla ilgili bir tartışma da yılla alınmış yahut doldurulmuş olmasına bağlı olarak yaşın değişkenliği. Günlük hayattan hukuki işlemlere kadar uzanan bir etki alanı var bu meselenin. “Kaç yıl yaşadı/yaşadın?” Anadolu’da bir insanın yaşının bu şekilde sorulduğuna tanık olabilirsiniz. Dili geçmiş zaman, alışık olmayanları huzursuz etse de filolojik bir detaya işaret eder, doldurulmuş zamanı önceler. “Kaç yaşındasın?” sorusunda ise bulunma hâline vurgu yapılır ve dolayısıyla yılla alınmış yaş kastedilir. Bütün bu sorular ve cevapları değişkenlik arz etse de yaş nihayetinde edinilmiş bir statüdür. Şair de: “Ne içindeyim zamanın ne de dışında” demiyor mu? Edinilmiş statüye bir çentik atmaktır bu; kazanılmış, emekle örülmüş bir bilince atıftır.
Peki, insan kendini tanıtmakla mecbur bırakıldığı bu sayılardan mı ibaret? Bir anlamda evet ve başka pek çok anlamda hayır. Ancak şu gerçekliği göz ardı edemeyiz, o tek anlam, diğer pek çok anlama galebe çalar. Çünkü toplum ve toplumsal uzlaşının sistematize edildiği hukuk karşısında da çoğu zaman önce sayılardan ibaretiz. Kırklar, elliler, altmışlar, şanslıysak yetmişler, seksenler ve doksanlar…
İhtiyarlık çağı mümkün olduğunca ötelenmeye çalışılırken, gençlik kutsanıp beden nesneleştirilirken toprak bizi hizalamaya devam eder. Ölüm ayrım yapmadan kocamış insanları da hayatının baharındaki gençleri de alır. Ne de olsa “Hepimiz ölecek yaştayız”dır.
İnsan yaşadığı yaş ile büyülü bir ilişki içerisindedir. Yaşın getirdiği rol ile hem yer değiştirir hem de benzeşir. Zamanın insanla ilişkisi doğrusal değildir. Ne zaman kendimizle yüzleşeceğimizi, olgunluk çağına ne vakit ereceğimizi, ergenlikten erinliğe hangi basamakta erişeceğimizi kestirmek güçtür. Bu zamanla ve zamana rağmen kazanılan statülerin önemini işaret eder. Yine de yaşla birlikte edinilmiş statülerden bahsetmek mümkün. Elbette aslolan kazanılmış, emek verilmiş statülerdir ve zamanın bizi sırf sayılar üst üste bindi diye olgunlaştırmasını beklemek beyhudedir. Ancak yaşını ısrarla öne koyanlara ilk taşı atmadan gelin bu durumu nedenleri ile anlamaya çalışalım.
Zaman cömert ama dağınıktır. Önümüze ansızın bir hediye ile çıkar. Bize hiç beklemediğimiz anda bilgelik sunar, onun vaadi tecrübedir. Tecrübenin yaşla ve yaşanmışlıklarla ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda da ihtiyarlığın sunduğu edinilmiş statüyü az çok anlamlandırmaya başlıyoruz. Biyolojik özelliklerimiz de bizi bu bağlamda destekliyor. İhtiyarlık çağının kendine ait avantajları vardır. Ortalama yaşam süresi ve yaşlılığın nicelik değeri coğrafyaya ve toplumsal yapıya göre değişkenlik gösterse de küresel ölçekte sınıflandırılmış aralıkları referans aldığımızda yaşlanmanın benzer etkilerinden bahsedebiliyoruz.
Yaşlı birey aktif hayata katılmak için gençlere göre dezavantajlı olduğu ön kabulü onları doğal olarak aktif hayatın planlayıcısı konumuna yükseltir. Yaşla birlikte tecrübe ve kırılganlık doğru orantılı olarak artar. Gerontokrasi bu membadan beslenir. Dede Korkut’a “Ak sakallı babanın yeri cennet olsun, ak pürçekli ananın yeri behiç olsun.” dedirten bu bilgeliğe hürmet ve kırılganlığa uzatılan zeytin dalıdır. Yaş almak hele ki yaşlanmak kendi korkusu ve tedirginliği ile gelir. Yaş almanın korkusu da ancak yaşlılığın iyilikleri anılarak giderilir. Hastalık ve acziyet gibi korkular yaşlılığın tekelinde değildir, gençlikte pekâlâ bu iki düşmanla karşılaşabilir. Elbette ihtiyarlık çağı birtakım fiziksel etkinliklere kısıtlamalar getirebilir ancak zihninin canlılığı devam eden bireyler bilgeliğin, olgunluğun kapısını çalar. Marc Auge’nin dediği gibi: “Bana nasıl yaşlandığını söyle, sana eskiden kim olduğunu söyleyeyim.”
Yine sözü bir şairimize verelim: “(...) hayatım hakkında/ öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan/ saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda/ acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman/ acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim./ Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın/ başından başlayabilirim.” İhtiyarlık biraz da o kitabın yeniden okunması değil midir? Üstelik kalemde kendi parmak izlerimiz.
Yaşla ilgili bütün bu söylemlerin karşısında “yaşsızlık” mümkün mü dersiniz? Bir ağacın, fosilin yahut insan elinden çıkmış bir nesnenin dahi yaşı hesaplanırken zamanın bilinciyle kuşatılmış insanoğlu için yaşsızlık ne anlama gelir? Yaşsızlık ilk olarak nesne üzerinden literatürümüze giren bir kavram ve geçen zamanın etkilerini silmek için değil o etkileri ölçülemeyen bir harmonide eritmek için kullanılır.
İnsan için ise yaşsızlık, sonsuz gençlik yahut yaşın bedensel etkilerini minimize etme anlamı taşımaz aksine yaşsızlık, yaş ve onu sistemleştiren zaman bilincinin harmonisidir. Zira hafıza kurmacadır, hepimiz kendimizi her gün yeniden icat ve inşa ederiz. Geçmişle doğrusal değil dolaylı bir ilişki kurar, zamanı anlara, hatıralara bölerek kimini yakınlaştırır kimini uzaklaştırırız. Bu süreç yaşlılıkla birlikte ivme kazanır, daha yakın zamana ait hatıralar bizden olabildiğince uzaklaşırken çocukluk yahut ilk gençlik hatıraları yanı başımızdadır. Dün, bugün ve yarın yeni anlamlar kazanır. “Dün gibi” dediğimiz bir görüntü ne kadar uzaktır oysa. Üzerinden yıllar geçmiştir ama uzansak parmaklarımızla dokunacağız sanırız. Birkaç saat önce gördüğümüz manzaranın hatırası ise ne kadar zayıf. Zan, hakikate galebe çalar. Bin yıl yaşamış gibiyizdir ya da sadece bir lahzadır hayat, hem çok uzun hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş kısacık bir andır ömür. İşte insan için “yaşsızlık” burada zuhur eder. Zamanın izleri aynalarda, alnımızdaki bir çizgide, yanağımızdaki bir kıvrımda, artık daha belirginleşen, yeşile çalan bir damarda kendini mütemadiyen hatırlatırken onu ölçme yetimiz elimizden alınmıştır. Kronotopun bozulması bize farklı zaman aralıklarını aynı kapta eritme, olaylar ve olgular arasında yeni ve anlamlı bağlar kurma, trend bir tabirle söyleyecek olursak “Büyük resmi” görme imkânı sunar. Zamanın çeperlerinden arınması, bizi ona sahip kılmaz belki ama acziyetimizi minimize ederek elimizi güçlendirir. Bir hatıra, üzerinden kısacık bir an geçtiği anda kurmacanın nesnesi olur. Yorumlama ve yordamaya açılır. Bu nedenle geçmiş kendi anlamını korumakta, duygusunu saklamakta pek de mahir değildir. Yaşanıldığı anda neşve ve sevinç veren bir olay ileride hüzünle yâd edilirken kendi zamanında bizi kederlendiren bir mesele pekâlâ gülümseyerek anlatılan bir hatıraya dönüşebilir. O hâlde geçmişin duygusu sabit değildir ve farklı pencerelerden nazar edildiğinde farklı sonuçlar doğurur. Yaşam bu yüzden trajikomiktir. Bu duygu değişimlerini edebiyatın besleyici kanallarından olan günlük ve hatıratlarda sürmek mümkündür. Günlük anda kalmaktır. Yaşanılan ana sadakat gösterme eğilimdedir. Olayları hafızanın insafına bırakmaz, kurmacanın metne sızmasına, satır aralarında nefes alıp vermesine müsamaha göstermez. Hatırat ise geçmişe açılan penceredir ve o hatıratın niteliği pencereyi hangi taraftan açtığınızla doğrudan ilişkilidir. Yetişkin kurnazlığı yahut ihtiyarlık çağının erinliği ile geçmişi yeniden mi kurgulayacaksınız yoksa kendinizi saydamlaştırarak geçmişteki benliğinizin hilatini mi giymeye çalışacaksınız. Yazar bu çetin soru ile karşı karşıyadır. Yeniden yorumlama kaçınılmaz hatta bazen gereklidir. İnsanın ihtiyarlık çağında edindiği olgunluğun anahtarlarından biri de budur: yeniden yorumlama ve anlamlandırma becerisi. Biyolojik etkilerin, toplumsal baskıların yahut gelecek kaygısı ile günlük yaşam telaşlarının zincirlerinden kurtulan birey olayları rafine etme, olgusal bir zemine çekerek ele alma becerisi kazanır. Bu hâliyle o artık ihtiyar ama yaşsızdır. Onu sınırlandıracağınız belli bir aralık yoktur. Zira önünde yeni bir basamak değil artık erişilmiş bir evre vardır, hem edinilmiş hem de kazanılmış bir statü vardır.

İnsan ne zamana mahkûm bir aciz ne de ona hükmedebilen bir sahip. Onunla ve ona rağmen yaşayan bir canlı sadece. Yaşamın idrakinde nefes alıp veren bir beden, en verimli yıllarını beyhude telaşların ardında harcayan bir serdengeçti, bilinmeyen bir vakte kadar sürecek hayatına “ömür sermayesi” adını koyan bilge.

Zaman akıyor ve bu öyle bir akış ki onun karşısında durmak neredeyse imkânsız. İnsanoğlu da bu kadim yol arkadaşıyla anlaşmanın, uzlaşmanın yollarını arıyor. Zamanı yıllara, mevsimlere, günlere ve saatlere bölerek anlamlandırmaya, onu zapturapt altına alamasa da bir bakıma adımlarını ona uydurmaya çalışıyor. Madem zaman nehri durmaksızın akacak o hâlde onun geçişini iliklerimize kadar hissetmeli, her saniyesinin her anının farkında olmalı değil mi? Zaman bilinci de bu noktada farklı anlamlar kazanıyor.

Çocukluk zamansızlık ülkesidir. Gençlik ise kulağımıza her dem bize uzun senelerin varlığını fısıldar. Fakat ihtiyarlık çağında zaman bilinci bambaşka bir zemine oturur. Zamanın insan için çocukluk ve gençlik çağlarında ipe sapa gelmez bir yanı vardır: Genişleyen ve daralan, ferahlatan veya sıkıştıran. Fakat yaşlılıkla birlikte geçmiş düzensiz bir seyir görüntüsüne kavuşur, yıllar tabiri caizse bir veri yığınına dönüşür. Hatıralar arasındaki mesafe, yılları dahi hiçe sayarak bir açılır, bir kapanır. Hafızanın muzip oyunları başlar. Zaman onu durmadan ölçüp biçen insana kendi yasalarını dayatır. Biz onu ölçerken o da bize sayılarla gelir: yaş.

Zaman bizi çerçevelendiriyor, düzenliyor, kendi programına ram ediyor. Yaş, insana dair tanımların başat unsuru. Çocuk, genç, yetişkin, ihtiyar… Üstelik bunlarla da sınırlı değil literatürümüze giren tanımlar, mümeyyiz, reşit, sefih gibi kavramlar da giriyor devreye. Toplum yaşla birlikte bireyin karar verme süreçlerini sınırlandırıyor ya da genişletiyor. Toplumsal yaşamın doğal ve bir o kadar zaruri sonucu bu. Yaş sınırlamaları her alanda mevcut. Ehliyet almak için bir yaşa ulaşmanız gerekiyor, emekli olmak için de öyle. Tıp ilmi size biyolojik yaşınız konusunda farklı referans değerleriyle gelse de en nihayetinde o da sizi bir sayı ile kardeş kılıyor.

Yaşla ilgili bir tartışma da yılla alınmış yahut doldurulmuş olmasına bağlı olarak yaşın değişkenliği. Günlük hayattan hukuki işlemlere kadar uzanan bir etki alanı var bu meselenin. “Kaç yıl yaşadı/yaşadın?” Anadolu’da bir insanın yaşının bu şekilde sorulduğuna tanık olabilirsiniz. Dili geçmiş zaman, alışık olmayanları huzursuz etse de filolojik bir detaya işaret eder, doldurulmuş zamanı önceler. “Kaç yaşındasın?” sorusunda ise bulunma hâline vurgu yapılır ve dolayısıyla yılla alınmış yaş kastedilir. Bütün bu sorular ve cevapları değişkenlik arz etse de yaş nihayetinde edinilmiş bir statüdür. Şair de: “Ne içindeyim zamanın ne de dışında” demiyor mu? Edinilmiş statüye bir çentik atmaktır bu; kazanılmış, emekle örülmüş bir bilince atıftır.

Peki, insan kendini tanıtmakla mecbur bırakıldığı bu sayılardan mı ibaret? Bir anlamda evet ve başka pek çok anlamda hayır. Ancak şu gerçekliği göz ardı edemeyiz, o tek anlam, diğer pek çok anlama galebe çalar. Çünkü toplum ve toplumsal uzlaşının sistematize edildiği hukuk karşısında da çoğu zaman önce sayılardan ibaretiz. Kırklar, elliler, altmışlar, şanslıysak yetmişler, seksenler ve doksanlar…

İhtiyarlık çağı mümkün olduğunca ötelenmeye çalışılırken, gençlik kutsanıp beden nesneleştirilirken toprak bizi hizalamaya devam eder. Ölüm ayrım yapmadan kocamış insanları da hayatının baharındaki gençleri de alır. Ne de olsa “Hepimiz ölecek yaştayız”dır.

İnsan yaşadığı yaş ile büyülü bir ilişki içerisindedir. Yaşın getirdiği rol ile hem yer değiştirir hem de benzeşir. Zamanın insanla ilişkisi doğrusal değildir. Ne zaman kendimizle yüzleşeceğimizi, olgunluk çağına ne vakit ereceğimizi, ergenlikten erinliğe hangi basamakta erişeceğimizi kestirmek güçtür. Bu zamanla ve zamana rağmen kazanılan statülerin önemini işaret eder. Yine de yaşla birlikte edinilmiş statülerden bahsetmek mümkün. Elbette aslolan kazanılmış, emek verilmiş statülerdir ve zamanın bizi sırf sayılar üst üste bindi diye olgunlaştırmasını beklemek beyhudedir. Ancak yaşını ısrarla öne koyanlara ilk taşı atmadan gelin bu durumu nedenleri ile anlamaya çalışalım.

Zaman cömert ama dağınıktır. Önümüze ansızın bir hediye ile çıkar. Bize hiç beklemediğimiz anda bilgelik sunar, onun vaadi tecrübedir. Tecrübenin yaşla ve yaşanmışlıklarla ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda da ihtiyarlığın sunduğu edinilmiş statüyü az çok anlamlandırmaya başlıyoruz. Biyolojik özelliklerimiz de bizi bu bağlamda destekliyor. İhtiyarlık çağının kendine ait avantajları vardır. Ortalama yaşam süresi ve yaşlılığın nicelik değeri coğrafyaya ve toplumsal yapıya göre değişkenlik gösterse de küresel ölçekte sınıflandırılmış aralıkları referans aldığımızda yaşlanmanın benzer etkilerinden bahsedebiliyoruz.

Yaşlı birey aktif hayata katılmak için gençlere göre dezavantajlı olduğu ön kabulü onları doğal olarak aktif hayatın planlayıcısı konumuna yükseltir. Yaşla birlikte tecrübe ve kırılganlık doğru orantılı olarak artar. Gerontokrasi bu membadan beslenir. Dede Korkut’a “Ak sakallı babanın yeri cennet olsun, ak pürçekli ananın yeri behiç olsun.” dedirten bu bilgeliğe hürmet ve kırılganlığa uzatılan zeytin dalıdır. Yaş almak hele ki yaşlanmak kendi korkusu ve tedirginliği ile gelir. Yaş almanın korkusu da ancak yaşlılığın iyilikleri anılarak giderilir. Hastalık ve acziyet gibi korkular yaşlılığın tekelinde değildir, gençlikte pekâlâ bu iki düşmanla karşılaşabilir. Elbette ihtiyarlık çağı birtakım fiziksel etkinliklere kısıtlamalar getirebilir ancak zihninin canlılığı devam eden bireyler bilgeliğin, olgunluğun kapısını çalar. Marc Auge’nin dediği gibi: “Bana nasıl yaşlandığını söyle, sana eskiden kim olduğunu söyleyeyim.”

Yine sözü bir şairimize verelim: “(...) hayatım hakkında/ öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan/ saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda/ acılar çekebilecek yaşa geldiğim zaman/ acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim./ Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın/ başından başlayabilirim.” İhtiyarlık biraz da o kitabın yeniden okunması değil midir? Üstelik kalemde kendi parmak izlerimiz.

Yaşla ilgili bütün bu söylemlerin karşısında “yaşsızlık” mümkün mü dersiniz? Bir ağacın, fosilin yahut insan elinden çıkmış bir nesnenin dahi yaşı hesaplanırken zamanın bilinciyle kuşatılmış insanoğlu için yaşsızlık ne anlama gelir? Yaşsızlık ilk olarak nesne üzerinden literatürümüze giren bir kavram ve geçen zamanın etkilerini silmek için değil o etkileri ölçülemeyen bir harmonide eritmek için kullanılır.

İnsan için ise yaşsızlık, sonsuz gençlik yahut yaşın bedensel etkilerini minimize etme anlamı taşımaz aksine yaşsızlık, yaş ve onu sistemleştiren zaman bilincinin harmonisidir. Zira hafıza kurmacadır, hepimiz kendimizi her gün yeniden icat ve inşa ederiz. Geçmişle doğrusal değil dolaylı bir ilişki kurar, zamanı anlara, hatıralara bölerek kimini yakınlaştırır kimini uzaklaştırırız. Bu süreç yaşlılıkla birlikte ivme kazanır, daha yakın zamana ait hatıralar bizden olabildiğince uzaklaşırken çocukluk yahut ilk gençlik hatıraları yanı başımızdadır. Dün, bugün ve yarın yeni anlamlar kazanır. “Dün gibi” dediğimiz bir görüntü ne kadar uzaktır oysa. Üzerinden yıllar geçmiştir ama uzansak parmaklarımızla dokunacağız sanırız. Birkaç saat önce gördüğümüz manzaranın hatırası ise ne kadar zayıf. Zan, hakikate galebe çalar. Bin yıl yaşamış gibiyizdir ya da sadece bir lahzadır hayat, hem çok uzun hem de göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş kısacık bir andır ömür. İşte insan için “yaşsızlık” burada zuhur eder. Zamanın izleri aynalarda, alnımızdaki bir çizgide, yanağımızdaki bir kıvrımda, artık daha belirginleşen, yeşile çalan bir damarda kendini mütemadiyen hatırlatırken onu ölçme yetimiz elimizden alınmıştır. Kronotopun bozulması bize farklı zaman aralıklarını aynı kapta eritme, olaylar ve olgular arasında yeni ve anlamlı bağlar kurma, trend bir tabirle söyleyecek olursak “Büyük resmi” görme imkânı sunar. Zamanın çeperlerinden arınması, bizi ona sahip kılmaz belki ama acziyetimizi minimize ederek elimizi güçlendirir. Bir hatıra, üzerinden kısacık bir an geçtiği anda kurmacanın nesnesi olur. Yorumlama ve yordamaya açılır. Bu nedenle geçmiş kendi anlamını korumakta, duygusunu saklamakta pek de mahir değildir. Yaşanıldığı anda neşve ve sevinç veren bir olay ileride hüzünle yâd edilirken kendi zamanında bizi kederlendiren bir mesele pekâlâ gülümseyerek anlatılan bir hatıraya dönüşebilir. O hâlde geçmişin duygusu sabit değildir ve farklı pencerelerden nazar edildiğinde farklı sonuçlar doğurur. Yaşam bu yüzden trajikomiktir. Bu duygu değişimlerini edebiyatın besleyici kanallarından olan günlük ve hatıratlarda sürmek mümkündür. Günlük anda kalmaktır. Yaşanılan ana sadakat gösterme eğilimdedir. Olayları hafızanın insafına bırakmaz, kurmacanın metne sızmasına, satır aralarında nefes alıp vermesine müsamaha göstermez. Hatırat ise geçmişe açılan penceredir ve o hatıratın niteliği pencereyi hangi taraftan açtığınızla doğrudan ilişkilidir. Yetişkin kurnazlığı yahut ihtiyarlık çağının erinliği ile geçmişi yeniden mi kurgulayacaksınız yoksa kendinizi saydamlaştırarak geçmişteki benliğinizin hilatini mi giymeye çalışacaksınız. Yazar bu çetin soru ile karşı karşıyadır. Yeniden yorumlama kaçınılmaz hatta bazen gereklidir. İnsanın ihtiyarlık çağında edindiği olgunluğun anahtarlarından biri de budur: yeniden yorumlama ve anlamlandırma becerisi. Biyolojik etkilerin, toplumsal baskıların yahut gelecek kaygısı ile günlük yaşam telaşlarının zincirlerinden kurtulan birey olayları rafine etme, olgusal bir zemine çekerek ele alma becerisi kazanır. Bu hâliyle o artık ihtiyar ama yaşsızdır. Onu sınırlandıracağınız belli bir aralık yoktur. Zira önünde yeni bir basamak değil artık erişilmiş bir evre vardır, hem edinilmiş hem de kazanılmış bir statü vardır.