ZAHİD KEVSERİ
OSMANLI BAKİYESİ
ÇİLEKEŞ ALLAME
Enbiya YILDIRIM
Osmanlı Devleti’nin son bulduğu dönemde yetişmiş olan âlimlere baktığımız zaman hayrete düşeriz. İnsanı şaşırtan birikimleri karşısında derin saygı duymak zorunda kalırız. Koca devletin son zamanı böyleyse öncekiler nasıldı sorusu aklımıza takılır. Lakin üzücü olan şey, bu büyük bilginlerin Osmanlıdan Cumhuriyet’e geçişte karşılaşmış oldukları sıkıntılar ve çilelerdir. İşte Muhammed Zahid Kevseri hocamız bu âlimlerden sadece biridir.
Çerkez asıllı ailesi Osmanlı-Rus Harbi’nin ardından 1863 yılında Kafkasya’dan göç ederek Düzce’ye yerleşmişti. Zahid Hoca, 1879 yılında burada doğdu. Müderris olan babası burada pek çok talebe yetiştirdi. Zahid Hoca da ilk eğitimini babasından aldı. Daha sonra Düzce’deki Rüştiye Mektebinden mezun oldu ve eğitim için İstanbul’a gitti. Burada on yıl süreyle pek çok hocadan dersler okudu. Medrese tahsilini 1904 yılında Alasonyalı Ali Zeynelabidin’in yanında tamamlayarak icazet aldı. Yaşı o vakit yirmi altıydı. Artık müderrislik imtihanlarına hazırdı. Beş yılda bir yapılan sınavı 1906’da kazandı ve “dersiam” payesini elde etti. İmtihan heyetinin başında ders vekili olan Ahmed Asım Efendi vardı. Diğer azalar ise şunlardı: Daha sonra Şeyhülislam olacak olan Muhammed Esad Efendi, Kazaskerlik makamına getirilecek olan Dağıstanlı Mustafa Efendi, Kazasker olacak olan Tosyalı İsmail Zühdü Efendi.
Zahid Hoca, Fatih Camii’nde müderrislik yapmaya başladı ve medreselerin ıslahı komisyonunda görev aldı. 1913 yılında da İstanbul müderrisliği ünvanını aldı. Darülfünun’da açılan fıkıh müderrisliği sınavını kazanmasına rağmen ıslah komisyonundaki kararlı tavrının da etkisiyle kendisinden hiç hazzetmeyen İttihatçılar tarafından göreve başlaması engellendi. Ardından Kastamonu’da yeni açılan medresenin kuruluşu için görevlendirildi ve burada üç yıl görev yaptı. Dönüşte bindiği geminin alabora olması nedeniyle boğulma tehlikesi atlattı. Köylüler hayatını kurtardı. Bu kazada en çok üzüldüğü şey, binbir emekle topladığı yazma eserlerin denizde zayi olmasıydı. Kazadan sonra memleketi Düzce’ye giderek bir müddet burada ikamet etti.
İstanbul’da yüksek görevler
Birinci Cihan Harbi’nin ardından 1917’de İstanbul’a geri döndü. Süleymaniye’de Medresetu’l-Mutehassısin müderrisliğine tayin edildi ve tefsir dersleri vermeye başladı. Bunun yanında Süleymaniye Medresesi temsilcisi sıfatıyla 1919 tarihinde medreselerin idaresinden sorumlu bulunan Şeyhülislamlık ders vekâleti meclisi üyeliğine atandı. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi bu atama hususunda şöyle demiştir: “Şeyhülislam olduğum dönemde, Zahid Efendi’yi ders vekili olarak tercih ettim. Onu ders vekâletine getirdiğimi söylerken ona minnet olsun diye bu göreve getirdiğimi ifade etmek istemiyorum. Bilakis çağdaş İslam âlimlerine karşı, kendisi ile övünmek için bunu yaptım. Dostum Zahid Efendi’nin sahili olmayan iki deryada yani hadis ve fıkıh ilminde emsalsiz olduğunu itiraf ediyorum. Ve bu itirafı, fazilet ve kemâl ehlini takdir etme konusunda, üzerime düşen vecibelerin en ağırı olarak telakki ediyorum.”
Zahid Hoca, söz konusu görevi yürütürken bir medresenin kendi izni alınmadan yıkılarak yerine başka bir amaç için bina inşa edilecek olmasına karşı çıkarak olayı mahkemeye taşıdı. Buna kızan hükümet tarafından ders vekâleti görevinden uzaklaştırıldı fakat meclis üyeliği 1922 yılına kadar devam etti.
Çile başlıyor
İttihatçılara her zaman muhalif olan Kevseri Hoca’nın çileli dönemi 1922 yılının sonlarına doğru başladı. Çeşitli bahaneler uydurularak tutuklanacağını öğrenince ailesine de haber vermeden deniz yoluyla Mısır’a hicret etti. Nerede kalacağına henüz karar vermemişti. Bu nedenle Kahire’den Şam’a geçti. Burada yazma eserler üzerinde incelemelerde bulundu. 1926’da Kahire’ye geri döndü ve şehre yerleşmeye karar verdi.
Kahire’ye döndükten sonra Türk talebelerin kaldığı Tekiyyetu’l-Etrak Ebu’z-Zeheb’de ikamet etmeye başladı. 1928’de tekrar Şam’a gittiyse de kendisine uygun bir çevre bulamadığından ertesi yıl yine Kahire’ye döndü. Bu hususta şöyle demiştir: “Şam ehlinin ekserisi abidler. İlimle iştigal edenleri var ama onların da dervişliği ağır basıyor. Kahire’de ise ilim erbabı çok, sonra Ezher de orada. İlmî bir muhitte bulunmak benim daha çok hoşuma gidiyor.”
Kahire’de Yusuf ed-Dicvi, Muhammed b. Cafer el-Kettani, Ahmed Rafi et-Tahtavi gibi meşhur âlimlerden icazet aldı. Geliri olmadığı için yapılan yardım tekliflerini sürekli geri çevirdi. Sonrasında Türkçe belgeleri Arapçaya tercüme etmek için açılan sınavı kazanarak yazma eserlere dair Daru’l-Mahfuzati’l-Mısriyye’de çalışmaya başladı. Maaşa geçmesinin ardından, eşiyle beraber İstanbul’da bulunan iki kızını Kahire’ye getirtti.
Kahire’deki evinde dünyanın her tarafından gelen ziyaretçileri, zaman zaman da gazetecileri ağırladı. Hiçbir resmî hocalık görevi almadığından medreseye çevirdiği hanesini öğrencilere açarak onlara imkânları nispetinde maddi yardım da sundu. Sokaklarda bile öğrenciler ile ona soru sormak isteyenler etrafını sarardı. Öyle ki her coğrafyadan öğrencileri oldu. Alasonyalı Cemal Öğüt, Abdulfettah Ebu Gudde, M. Emin Saraç, Ali Ulvi Kurucu gibi isimler onun öğrencilerinden bir kısmıdır.
Ders okutmanın dışında zamanının çoğunu kütüphanede geçirdi ve ilim meclislerine katıldı. Hem ilmî neşriyatı hem de birikimi nedeniyle bu oturumlarda herkesin sözüne önem verdiği biri oldu ve Mısır genelinde büyük saygı kazandı. Bir ara Mısır basınında neşredilen reformist görüşlere karşı çıkması, şeriatın her zaman ve mekânda ümmetin işlerinin ıslahına elverişli ve yeterli olduğunu söylemesi nedeniyle yurt dışına çıkarılması için girişimlerde bulunuldu ancak kendisine sahip çıkanlarca bu engellendi.
Yurda dönmeye yaklaşmışken
1950 yılı sonrası Türkiye’ye dönme ümidi belirdi. Hatta ülkeye dönmesi için davetler aldı. Lakin hastalıklar yakasını bırakmadı. Vatanına kavuşamadan hayatının yarısını Osmanlı döneminde, diğer yarısını sonraki dönemde geçirmiş biri olarak 1952’de yetmiş beş yaşında vefat etti. Daha önce vefat etmiş olan iki kızının yanına defnedildi. Geride kalan eşine gelince, rahatsızlanıp artık yanında kimsesi de kalmayınca ülkeden ayrılmaya karar verdi ve Türkiye’ye döndü. Eşiyle aralarında geçen konuşma böylece tahakkuk etmiş oldu: Muhtemelen hastalıklar döneminde, bir talebesini yanına çağırarak ona eşinin nüfus kâğıdını verir ve bunu konsolosluğa götürüp pasaport çıkartmasını ister. Hanımı, “Beni gönderip kendisi kalmak istiyor. Ben de eşim ile kızlarımın yanında ölmek ve gömülmek istiyorum.” diyerek yakınıp ağlamaya başlar. Onu yatıştırmaya çalışan Zahid Hoca şunu der: “Bana bir hâl olursa Kahire’de tek başına hayat sürmek sana zor gelir. Fakat pasaportun elinde olursa Düzce’ye döner, akrabalarının yanında hayatını sürdürürsün.”
Zahid Hoca’nın mezar taşına kendisi için yazdığı şiir nakşedilmiştir:
“Ey ibretli nazarlarla bu kabrin başında duran insan!
Bilesin ki dünün ziyaretçisiydi, bugün bu kabirde uzanan…
Ölüm gerçek; gafil olma, hazırlıksız yakalanma, hep uyanık ol!
Senden önce gelip geçenlere de esirgeme duanı.
Zahidu’l-Kevseri şimdi kabrine uzanmış yatıyor,
Affı için niyaz ediyor, merhamet diliyor ve o günü bekliyor.”
Dinî meselelerdeki tutumu
Yakın zamanlarda yaşayan âlimler içinde allâme, hüccet, imam, muhaddis, fakih, mütekellim gibi takdir ifadeleriyle anılan nadir kimselerden olan Kevseri, özellikle kelam, fıkıh, hadis ve tasavvuf alanlarında iyi bir birikime sahipti. Mezhep bağlılığını önemser ve yenilikçi düşünceler ile mezheplerin birleştirilmesi çabalarına şiddetle karşı çıkardı. Bu nedenle ehl-i sünnet kelamcılarının düşüncelerini şiddetle savunurdu. Maturidiyye müceddidi diye tanımlanan biri olarak, Eşarilikle Maturidilik birbirlerine son derece yakın diye ikisini birleştirerek tek mezhep oluşturmanın anlamsız olduğunu söylerdi. Ayrıca Müslümanım diyen bütün gruplar arasında yakınlaşmanın samimi her müminin arzusu olduğunu; ancak bunun yolunun ehl-i sünnetin diğer mezheplerle kaynaşması için çeşitli meselelerden ve inançlarından taviz vermesi olmadığını belirtirdi.
Kevseri için mezhepsizlik dinsizliğe götüren bir köprüdür. Bu nedenle bir mezhebe bağlılık zorunludur. Selefiyye söylemi ise selef yolunda olma iddiası taşıyan ancak kelam ilmini bilmeyen ehl-i hadisin mezhebidir. Teşbih ve tecsime götüren inançlar içerdiğinden ehl-i sünnet içinde değildir. Çünkü ayet ve hadislerde Allah’a izafe edilen ve O’na hareket, mekân, cihet ve benzeri nitelikler nispet eden ifadelerin mutlaka tevil edilmesi gerekmektedir. Onun Selefiyyeye karşı çıkmasında, bazı görüşlerine itiraz ettiği İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım yanında onların yolundan gittiği kabul edilen İbn Abdilvehhab gibi isimlerin sembol hâline getirilmesinin de etkisi vardır.
Zahid Hoca’nın Hanefi mezhebine bağlılığını en iyi ortaya koyan ve Ebu Hanife’nin hadis anlayışına ve hadisteki yerine dair eleştirilere cevap veren eserleri Te’nibu’l-Hatib ile en-Nuketu’t-Tarife’dir. Ebu Hanife müdafaası olan bu iki eser ilim çevrelerinde büyük yankı oluşturmuş ve bu eserin leh ve aleyhinde yazılar yazılmıştır.
Zahid Hoca’nın geleneği sıkı şekilde savunan ve yenilikçi akımlara şiddetle karşı duran tutumunu anlayabilmek için o dönem Mısır şartlarını iyi bilmek gerekmektedir. O vakitler Muhammed Abduh ve Reşid Rıza çizgisindeki yenilikçiler ile İbn Teymiyye yolunu takip eden Selefilerin yoğun ilmî faaliyette bulunduğu, neşriyat yaptığı bir dönemdir. Bu göz önünde bulundurulmazsa neden katı bir gelenekçi, Hanefi ve Maturidi olduğu iyi tahlil edilemez. Nitekim o zamanlar Mısır’da geleneğe karşı tamamen saldırganlaşan ve mezhepleri yok sayan, başta Ebu Hanife’nin fıkhi yöntemi ve hadis alanındaki konumu olmak üzere geçmiş ulemayı tahkir eden bir pervasızlığın sesi çok çıkmaktaydı. Belki de bu yüzden kendisini “Hanefi yiğidi” olarak tanımlamıştır. Bir de şu var: Sahip olduğu değerler yüzünden kendi ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış olan bir bilginin farklı bir coğrafyada bunlardan taviz vermesi beklenemezdi. Ayrıca şu da ifade edilmelidir ki Kevseri’nin Mısır’a gittiği dönemdeki siyasal atmosfer karışıktı. Osmanlı Devleti’nin pek çok toprağı işgal altındaydı. İslam coğrafyası büyük bir çöküş yaşamaktaydı. Birkaç asırdır devam eden gerileme ve çöküş, Batı’da gelişen modern hayat tarzı ve ilerleme bazı ilim ehlini yeni arayışlara itmiş, yeni akımlar ortaya çıkmıştı. Mısır bu hareketliliğin en canlı olduğu coğrafyaydı. Bütün bu tablo karşısında o, darmadağın olmuş ümmetin geleceğinin geleneğe sahip çıkmaktan geçtiğine inanmaktaydı. Dolayısıyla tepkisi anlaşılabilir bir durumdur. Elbette bu söylediklerimiz Kevseri’nin dilinin çok sert ve tahammülsüz olduğu, mezhepsel saiklerle itidal çizgisini zaman zaman aştığı gerçeğini değiştirmez.
Her şeye rağmen, Kevseri’nin mezhep imamlarının büyüklüğünü takdir etmesi onlardan gelen her şeyi körü körüne taklit ettiği anlamında değildir. Tam tersine, konuların delillerine müracaat etmenin temel prensip olduğunu bizzat kendisi söylemiştir: “Mezhep imamlarını yüceltip onlara saygıda bulunmanın anlamı, ihtilaflı olan konularda, gerek asla yönelik ve gerekse tali meselelerde delili terk etmek değildir. Aynı şekilde bu mutlak olarak onlara teslim olmak anlamına da gelmez. Âlimin görevi, ihtilaflı konularda elindeki delilleri ortaya koymaktır. Zaten İslam fıkhı da bu yolla ilerlemiştir.”
Mustafa Sabri Efendiyle ilişkileri
Zahid Hoca fikir ayrılığı nedeniyle nice insana reddiye yazmış, pek çok ilmî tartışma içinde yer almıştır. Zaman zaman ihtilaf yaşadığı kimselerden birisi de kendisi gibi yurdumuzdan hicret etmek zorunda kalan, İstanbul’dayken görev verdiği Kevseri’yi “değerli dostum” diye tanımlayan ve Kahire’de birbirlerini evlerinde ziyaret eden son Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’dir. İnsanın fiillerinde irade hürriyetine sahip olmadığını söyleyen Sabri Efendi, bu fikrinin tam tersini söyleyen Kevseri’yi Mutezili düşünceye yakın olmakla eleştirmiştir. Kevseri de İstibsar adlı kitabında onun görüşlerini tenkit etmiştir. Sabri Efendi’nin insanın fiillerinin cebir altında gerçekleştiğini kabul etmesinde, kendi isteği olmadan memleketinden ayrılmak zorunda kalmasının, ardından pek çok çile çekmesinin etkili olduğu söylenebilir. Yaşanan sıkıntıları kadere yormuş gözükmektedir.
Sufiliği
Babası Gümüşhanevi dergâhına müntesip olan Kevseri, İstanbul’da eğitim görürken aynı dergâha bağlı Kastamonulu Nakşi şeyhi Hasan Hilmi Efendi’ye bağlandı. Bu arada Ramuzu’l-Ehadis icazeti de aldı. İnsanın, nefsin baskısından kurtulabilmesi ve ruhunu yüceltebilmesi için kâmil bir mürşide intisaba ve seyr-u sülûka muhtaç olduğunu söyleyen Kevseri, tevessüle, kabir ziyaretine cevaz vermiş; ancak aşırılıklar hususunda uyarmıştır. Rabıtayı da tasavvufi bir eğitim metodu olarak görmüştür. Buna göre rabıta, örnek ve hedef kişilik olarak kâmil şahsiyetlerin müritlere takdim edilmesidir.
Şahsiyeti
Kevseri’nin en önemli tarafı, ilmi geçim kaynağı olarak görmemesi ve bir makama ulaşmak için basamak gibi kullanmaması, inandıklarını -sırf Allah rızası için- sözünü eğip bükmeden söylemesiydi. Onun bu vasfı, zamanımızın yitiğidir. Nitekim büyük bilgin Muhammed Ebu Zehra onu şöyle anlatmaktadır: “Kevseri ‘Âlimler peygamberlerin vârisleridir.’ sözünün kendisinde gerçekleştiği bir âlimdi. O, bu vârisliği, kendisiyle övüneceği ve insanlara tepeden bakmasını sağlayacak bir onur olarak görmüyordu. Aksine İslam dininin yayılması, gerçeklerinin açıklanması, dinin özüne yönelik şüphelerin yok edilmesi, onun insanlara açık, net ve berrak bir şekilde sunulması, böylece onların dinin ışığına yönelmeleri ve karanlıkta bu ışıkla yollarını bulmaları uğrunda kutsal bir mücadele olarak değerlendiriyordu. Bu vârislik, âlime, peygamberlerin mücadele ettiği gibi mücadele etme, onların üzüntü ve sıkıntılara sabrettikleri gibi sabretme ve doğru yola davet ettikleri kişilerden çektikleri gibi sıkıntılara uğrama sorumluluklarını yükler. Bu vârislik, sebebine sarılanlar, hakkını verenler, üzerine düşenin ne olduğunu bilenler için şereftir. İmam Kevseri de böyle bir zat idi.”
Ömrünün sonlarına doğru hastalıklar nedeniyle ilaç masraflarını karşılamak amacıyla kitaplarını satmaya başlaması ve öğrencilerinden gelen yardım tekliflerini reddetmesi, onun kıymetli şahsiyetini daha iyi tanımamıza yardımcı olmaktadır. Bunun yanında o, son derece mütevazı bir insandı. Kitaplarında isimlerinin yanına Osmanlı döneminde ifa ettiği resmî görevini yazmazdı.
Eserleri
Kevseri Hoca’nın Arapçası mükemmel ve ağırdı. Okuyucular onun bir Türk yazar olduğunu akıllarının ucundan bile geçirmezlerdi. Bu nedenle Arap ulemanın takdirini kazanmıştı. Pek çok klasik eseri neşretmek, takriz ve mukaddime yazmak yanında çalışmalarından önemli kısmı güncel dinî meselelere yöneliktir ya da yazılanlara reddiyedir. Onun Ezher’de hadis derslerinin nasıl verilmesi gerektiğine dair bir rapor yazarak rektörlüğe vermiş olması da güncel mevzuları ve tartışmaları ne kadar yakından takip ettiğini göstermektedir. Kaldı ki fıkha dair çalışmaları da büyük oranda Hanefi fıkıh ve usul anlayışını tanıtan ve savunan çalışmalardır.
Türkiye’den ayrılmadan önce yazdığı kitapların önemli kısmı matbu değildir ve haklarında bir bilgi bulunmamaktadır. Basılı eserlerinden birkaçı şunlardır:
1. Kevseri’nin Makaleleri. Değişik zamanlardaki yazılarının bir araya getirilmiş hâlidir.
2. Hz. İsa’nın Ahiretten Önce İneceğini İnkâr Edenin İddialarına Hızlıca Bir Bakış. Bir reddiye olan bu çalışmasında Hz. İsa’nın nüzulünün gerçekliğini deliller ışığında savunur.
3. Tevessül Konusunda Doğru Söz. Tevessülün caiz olduğunu ele aldığı eserdir.
4. Tarihten Dersler. Tarih boyunca İslam’a düşmanlık yapanlara dairdir.
5. Irak Ehlinin Fıkhı ve Hadisleri. Hanefi fıkhının esaslarını kısaca ele almaktadır.