YÜCE

Ali Necip ERDOĞAN

Süleymaniye Camii’ne dışarıdan baktığımızda mimari bir şaheser görürüz. Mimar Sinan’ın matematik ve fizik dehası, inancımızın ve kültürel birikimimizin çok boyutlu resmini çekmiş ve onu cisimlendirmiştir. Sanki zamanı/mekânı aşmış ve inanma biçimimizin geçirdiği aşamaları, kültürümüzün katman katman şekillenişini görmüş ve o anda elinde tuttuğu olağanüstü bir fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmıştır. Caminin içine girip fil ayaklarının tuttuğu kubbenin tam ortasına gelecek şekilde durur ve başınızı yukarı kaldırırsanız o muazzam boşluk, size kavrayamayacağınız, ele geçiremeyeceğiniz “şey”i duyumsatır. O duyumsama anı öyle büyük bir haz verir ki asla bitsin istemezsiniz. “Yüce,” der Edmund Burke, “ruhun öyle bir durumudur ki bu durum içinde, ruhun tüm hareketleri, âdeta bir korku derecesinde donup kalmışlardır.” İşte, Burke’ün “korku derecesinde” dediği şey… Korku değil ama korkuya çok yakın. Eşsiz bir melankoli, yani içindesiniz ve duyguyu kaybetmediğiniz hâlde kaybetme ihtimaline yakalanma riski taşıyorsunuz. Kendini unutmanın, boyun eğmenin, secdeye kapanmanın, hiçbir arınma arzusu barındırmayan arınmanın zirvesi.

Bir yapı inşa eden, bu yapı içinde bir sistem kuran, bu sistem içerisinde her parçanın işleyişini ve işlevini düzenleyen ve yapının (dolayısıyla sistemin ve düzenin de) kendi kendine işlediğini/çalıştığını hissettiren yücedir. Kâinatı inşa eden, inşa edilenlerin bir sistem içinde dönmelerini, devinmelerini, döngülerini sağlayan ve bütün bunların birbiriyle düzenini kuran Allah (c.c.) yücedir. Bir yapı (Süleymaniye) bütün bu oluşu temsilen taklit ettiğinde bize yüceyi duyumsatır. Yüceyi duyumsamanın yolu her zaman “güzel”den geçer. Bir eser her şeyden önce “güzel” olmalıdır.

Öyleyse “güzel” nedir ve bir eser neden güzel olmalıdır? Alman düşünür Kant’a göre, “Bir şeyin güzel olduğunu söyleyen birisi, herkesin güzel dediğine güzel diyen birisidir.” Yine Kant’a göre, kişinin güzel dediği şeyden haz alabilmesi için o şeyden hiçbir beklentisinin olmaması gerekir. Eğer güzel gördüğü elmayı yeme isteği duyuyorsa bir kişi, bu, elmanın estetik/güzel olmasıyla ilgili değil, kişinin açlığıyla ilgilidir. Oysa güzel dediğimiz nesnenin varlığından hiçbir beklentimiz olmadığında o nesne güzeldir. Bu, sanat eseri için de geçerlidir ve sanat eserinin hiçbir amacı yoktur, amacı kendisidir. Yine Hegel’de “Doğal nesnelerin beğeniye konu edilemeyeceğini, sadece sanat eserlerinin estetik değerinin olduğunu” ileri sürmüştür.

İslam dünyasındaki “güzel” algısının iki yönü vardır, biri zahiri, diğeri batınidir. Yani her nesnenin görünen güzelliği vardır ve bir de görünmeyen güzelliği (aslında görünen güzelliğin kaynağı/sebebi) vardır. Güzel algısının bir diğer kapsamı da “Güzellik, âlemdeki bütün güzelliklerde yansıyan ilahi bir sıfattır.” (Turan Koç, İslam Estetiği, s.82) Öyleyse Allah (c.c.) yarattığı her şeyi bir amaca yönelik olarak ve sırlı yaratmıştır. Öyleyse güzeli, iyi ve amacı olandan ayıramayız. Çünkü var olan her şey güzeldir, var olan her şeyin bir amacı vardır ve var olan her şey (ortaya çıkması gereken potansiyeli bakımından) sırlıdır. Hepsinden önemlisi “Yeryüzündeki ve gökyüzündeki ve ikisi arasındaki her şey Allah’ı (c.c.) zikreder.”

“Allah güzeldir, güzeli sever." hadisinde belirtildiği gibi Yaradan’ın yarattığı her şey güzeldir ve insan da yaratılmak bakımından güzeldir, öyleyse insan eliyle üretilen de güzel olmalıdır. Kierkegaard, “Tanrı benimle neyi kastetmiş olabilir?” diye sorar. Her sanat eserinde, sanatçının kastı, eserde gizlidir. Bu üç açıdan önemlidir: 1-Eserin eser olabilmesi için kastın gizlenmesi zorunludur aksi takdirde eserdeki rastlantısallık onu eser olmaktan çıkarır. 2-Kast zorunludur çünkü eseri biçim ve içerik olarak belirler. 3-Eser, ilahi olanı duyumsatacak şekilde doğayı taklit etmelidir. Bu unsurların varlığı, eserin her dönemde/çağda kendini test etmesini mümkün kılar. Zira bu unsurlar eserin her dönemde eleştirilmesini, dolayısıyla da bizzat eserin kendisinin bu eleştirilere cevap vermesi anlamına gelir. Bu (unsurlar) onun (eserin) yaşamsal gerekliliğidir. Böylelikle eser kendindeki kastı her dönem aşma eğilimi de gösterir.

Kast, görünmeyendir, güzel olarak belirir. Eserin görülmesini sağlarken kendisini gizleyendir. İzleyici/alımlayan güzeli anlamak istediğinde ona eğilir ve kasta ulaşır, işte bu, eserin estetik varoluşudur. Eğer kast yoksa görülen görüldüğü gibidir/kadardır ve hiçbir gizi/gizemi yoktur.

“Estetik, duyusal algıya dayalı ya da duyusal algıdan, anlamına gelir. Algılamak, fark etmek, anlamak. Etik ile birlikte estetik, aksiyoloji alanını oluşturur. Aksiyoloji değer, değerler ve değer yargılarını araştıran disiplindir.” Günlük hayatta bir nesneye değer biçme, bir insana değer verme, bir olayı değerlendirme gibi girişimler kesinlikle estetik ve etik alandan yapılır. Kast, estetik biçimlenmeyi sağlarken içeriği de etkili, işlevsel ve güzel kılar. Etik ise bu estetik üzerinden toplumsallığın düzeyini nitelik olarak yukarı çeker. Çünkü etkili, işlevsel ve güzel olmak her ferdin amacı hâline gelir.

Kehf Suresi 7. ayette “Biz, kimlerin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi oranın süsü yaptık.” buyrulmuştur. Yüce Allah (c.c.), yeryüzündeki her şeyi yeryüzünün süsü yaptık, diyor. Süs, hem güzeldir hem de güzellik katandır. Bulunduğu yeri güzelleştirir çünkü güzeldir. Güzel olmak bakımından kendine (içine) dönük, güzelleştirmek bakımından dışa dönüktür. Bulunduğu yeri güzelliğe açan ve olduğundan farklı gösterendir. Dolayısıyla cezbedici unsurlar barındırır. Yeryüzündeki her şey yeryüzünü güzelleştiren süstür. Hiçbir ayrım ya da kategori söz konusu değil. Var olmak bakımından her şey süstür. İnsan da olmak bakımından süstür. Bir şey var olduğu andan itibaren aynı zamanda “süs”tür ve süs, harekete geçiren bir etkiye sahiptir zira “kimlerin daha güzel amel edeceğini denemeye” vesiledir. Demek ki amellerin temelinde harekete geçirici bir unsur olarak “süs”te vardır. Süs, yönelmeyi sağlıyor yani süsten etkilenen kişi süse yöneliyor, onu bilmeyi belki ele geçirmeyi istiyor, süs arzuyu doğuruyor, süsleyene ulaşmayı ilham ediyor. “Bir dağın yüceliği yüksekliğiyle değil, ejderhaları kendine çekecek cazibesinin olup olmamasıyla ölçülür.”. (Çin halk şiiri)

Süs hem edilgendir hem de “etki”dir ve doğrudan duyulara hitap eder. Hiçbir hareket barındırmaz hiçbir yönelme içermez. Ama ona bakan bir etkiye maruz kalır. Şaşırır, büyülenir, kendini unutur ve ona yönelir. Güzel olanın güzelliği ancak ve ancak ona bakan onu gören biri tarafından teslim edilebilir. Güzelin ne olduğu neye benzediği konusunda hiçbir fikri olmayan biri için de geçerlidir bu. Güzelin ne olduğunu neye benzediğini bilen biri bile güzel karşısında bu bilgisiyle değil maruz kaldığı etkiyle güzele yönelir. Yani etkilendiği için güzele dair bilgisinin hiçbir önemi kalmaz ve bu etki nedeniyle güzele kendini kaptırır.

Yeryüzünün süsü, kişiyi zorunlu olarak süsleyene yani Yaradan’a götürür. Her şeyin sahibi olan Yüce Allah (c.c.) yarattığı her şeyin yüzünü (yönünü) hem birbirine hem de kendine döndürür. Çünkü yaratılanı görmek, görenin de yaratıldığını anlamasını sağlar. “Bu dünya ancak aklı olmayanları büyüler.” der İbni Kayyım.

Süs, duyulara hitap eder. Duyguları harekete geçirir. Öncelikle duyuların nesnesidir, mesela görme duyusuyla algılanır, onu gören kişi onun güzelliğinden etkilenir ve ona yönelir. Bu aşamadan itibaren araştırma, inceleme ve düşüncenin nesnesi olabilir. Taş, toprak, bitkiler, çiçekler, böcekler, ağaçlar, ırmaklar, dağlar, tepeler, kuşlar, hayvanlar… Yağan yağmur, bulunduğunuz yere göre kar-tipi-boran, soğuk, sıcak... Bunların hepsi hem süstür hem etkileyendir, harekete geçirendir. Gördüğümüz her şeyi diğer duyularımızı da kullanarak anlamaya çalışırız. Dokunur, tadar, duyarız. Etkinin başlangıcı kesinlikle duyularımızdır. İç dünyanız, dış dünyadan duyularımız yoluyla elde ettiğiniz bilgilerle şekillenir. Aynı zamanda da yeryüzünün “süs”ü olan bu çeşitliliğinin birbirleriyle ilintili olduğunu ve onlar arasında bir bağ olduğunu görürüz. Bu bağ giderek çeşitlenir ve karmaşıklaşır. Doğayı taklit ederek ve tecrübelerimize dayanarak alet edevat yapmaya başlarız, bilgi üretiriz, yeryüzünün süsüyle birlikte ürettiğimiz aletler de bir süs olarak var olur.

İnsanlık yapmış olduğu araç gereçlerle, alet edevatla, makinelerle, teknikle, otomasyonla, dijital dünyayla, yeryüzünün süsünü hem daha fazla çeşitlendirmiş hem de daha karmaşık hâle getirmiştir, üstelik de yeryüzünün doğal süsünü tahrip etmiş ve yapay üretim araçlarıyla kendi süsünü hâkim kılmış gözükmektedir. Şehirleri, insanı, aklı, düşünceyi, tarihi, edebiyatı, bilimi, felsefeyi, vb. inşa etmiştir. Bugün neredeyse her insan yapay üretim araçlarıyla inşa edilmiş bir dünyaya daha çok inanır hâle gelmiştir. Denis Diderot, ansiklopedisinde (1755), “Yüzyıllar geçtikçe mevcut eserlerin sayısı giderek artıyor. Öyle anlaşılıyor ki, bir gün gelecek ve insanın kendini bir kütüphanede eğitebilmesi, koca evrende eğitebilmesi kadar zor olacak. Doğada var olan bir hakikati bulmak, saymakla bitmeyen kitaplar arasındaki kayıp bir bilgiyi bulmaktan daha kısa sürecek.” der.

İnsan eliyle inşa edilen yapıdan kaynaklanan her kavram sizi ağa götürür. Yüceden kaynaklanan her kavram sizi ağ’dan kurtarır. Üstelik ağı da anlamanızı sağlar. Sembolleştirilemez olan yücedir, der Kant. Bu, yücenin indirgenemez oluşundandır. Ancak ve ancak yüce’den doğan kavramlar indirgenebilir ve sembolleştirilebilir, üstelik bu kavramlar anlam genişlemesine açıktır. Bu yönüyle, insanın ürettiği yapı ağ oluşturarak Yüce’yi taklit eder ve yapıdan kaynaklanan kavramları yapı lehine indirger ve yine yapı lehine sembolleştirir. Ağın karmaşıklığı yapıyı görünmez kılar ki bu tam da yüceye öykünme imkânı verir yapıya.

Modern dünya arzulardan, isteklerden, hırstan, rekabetten, kazanma arzusundan, performanstan kendi eliyle bir ağ üretti ve o ağın içinde örümcek ağına yakalanan sinek gibi… Yani modern dünya kendi ürettiği ağa yakalanmıştır. Bu ağ, yüceyi taklit eden sahte bir yücedir. Ağ içindeki sistemler ve düzenler ağı bütünüyle kavramayı imkânsız hâle getirdi. Bu yüzden iki anlam ufku oluşmuş gibidir. İlki, modern dünyanın sahte yücesidir. Kendi ürettiği kavramlarla kendine referans verir. Kirletir, arınmanın yolunu gösterir, hasta eder reçeteyi verir ve bütün bunları para karşılığında yapar. İkincisi ise yüceye gönderen kavramların arınmayı sağlayacak etkisidir. Yeryüzünün süsü, kişiyi süsleyene iletecektir ki bu Yaradan ile temas etmek anlamına gelir. İlki yaşamın hazzıyken ikincisi arınmanın imkânıdır ve güzel amelin gerekliliğidir. Yaşamdan alıkoyan her türlü kaygı aynı zamanda arınmadan da alıkoyar. Süs, var olmak bakımından hem yaşama neşesi hem de harekete geçme zorunluluğudur. Süreç içinde değişme/dönüşme bakımından da üretken ve yapıcıdır.

İyi, güzel, doğru, vicdan, merhamet, adalet gibi kavramlar yüceden kaynaklanır. Bu kavramları biçimlendiren iki büyük kanat vardır, ilki estetik, ikincisi etiktir. Yeryüzünün süslerinin kendileriyle ve diğer süslerle ilişkisi (doğal döngüsü) insanın bu ilişkiyi anlamasını ve bu ilişkiye saygı göstermesini ilham eder ki bu tam da ahlakın doğum anıdır. Çünkü uyum sağlamak ilişkinin sürmesini (döngünün devam etmesini) mümkün kılar. Ahlak/etik bu uyumla inşa edilir. Kaplanın ceylanı avlamasını, ceylana duyduğunuz merhametle engellediğinizde kaplan aç kalır ve ölür.