YOZLAŞMADAN UZLAŞMAK
Sema BAYAR
Her nesil geçmiş kuşakların rahle-i tedrisinden geçerek hayata karışsa da asıl şeklini içinde yaşadığı zamanın ona dayattığı kalıplarda alır. İnsanoğlu kimi zaman didişerek kimi zaman uyumlanarak içinde yaşadığı zamanla mütemadiyen bir alışveriş hâlindedir. Gençlik çoğu zaman bir başkaldırı formunda tezahür ederek kendini gerçekleştirse de yıkmak için yeltendiği kuralları tanımak, bilmek durumundadır. İçine doğduğu toplumu tanıyan nesil, çağa ayak uydurabilen normları kabul edecek, miadını doldurduğunu düşündüklerini ise ayıklayacak hatta bu eyleminde geçmiş kuşaklara acımasızca saldıracaktır. Bu döngü insanlık tarihi boyunca tekrar etmiş, Aristo’dan Schopenhauer’a, Hoca Ahmet Yesevi’den günümüze nice filozof ve düşünür, gençlerin damarlarında akan o asi nehirden yakınmıştır.
Gençliğin durumu hakkında serzenişte bulunma kadim bir söylemdir. Bundan yaklaşık 2700 yıl öncesinde Hesiodos, gençleri umursamaz diye nitelendirirken, kendini gençlerin eğitimine adayan Sokrates, “Günümüz gençliği lüksü seviyor. Davranışları kötü; büyüklere karşı saygısızlar.” şikâyetlerinde bulunur. Aristoteles “Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlere karşı saygısızlar.” diyerek gençleri yeren koroya katılır. Peki, binlerce yıldır süren bu “yakınma”ların nedeni ve reel hayattaki karşılığı nedir? Kendi gençliğinde coşkun ırmaklar gibi akan insanoğlu, mavnasını yetişkinliğin güvenli limanına çeker çekmez neden ilk iş gençliğe karşı eleştirel bir söylem geliştirir? Bir zamanlar genç olduğunu unutup gençlik heyecanlarından uzaklaşmanın acısı mıdır onu “yakınma”lara iten yahut gençlerden yüksek beklenti içinde bulunmaları mı? Kocadığını fark eden kuşaklar, ümit beslediği gençliği serzenişlerle yola getireceğini mi sanmaktadır yoksa? Geleceği imar ve ihya etme arzusuyla o geleceğin bizatihi sahibi olan gençlerin omuzlarına önemli görev ve sorumluluklar yüklerken kendi gençliklerinde yüklerini nerede ve nasıl indirmiştir insanlık?
Şüphesiz her nesil gelecek kuşaklardan var olanı daha iyiye götürmesini, mevcut durumu ileriye taşımasını bekler. Bu noktada tecrübi akıl devreye girerek geçmişten gerekli dersin çıkarılmasını, benzer hataların yapılmamasını, denenmiş ve güvenirliliği kendince ispatlanmış yollardan vazgeçilmemesini salık verir. Fakat kadim bir hakikattir ki tecrübe dediğimiz şey bütünüyle aktarılamaz. İnsanlık tarihi bir veçhesiyle birikerek (tuğla misali üst üste konularak) diğer bir veçhesiyle yığılarak (aynı şeyler tekrar tekrar yaşanarak, aynı yollardan yeniden geçilerek) ilerler. Dolayısıyla yetişkinlere düşen görev gençlere rehberlik ederken bir yandan da onların kendi tecrübelerini yaşamalarına imkân tanımaktır. Asıl yenilenme bu şekilde sağlanacak, toplumları sarmalayan atalet gençlere sorumluluk kadar yetki de verildiği takdirde bertaraf edilecektir.
Zamanın Ruhu
Marc Auge, Yaşsız Zaman eserinde, her yeni nesil bir öncekini dışa doğru ittiğini söyler. Bu itme her neslin kendi enerjisine ve eylemlerine yer açmak için ortaya çıkan zorunlu bir itmedir. Çocukluğunda özdeşimi ebeveyni üzerinden kuran birey, gençlik çağında ailesi ile değil onlara rağmen varlık gösterme eğilimindedir. Artık model dışarıdadır. Her kuşak zamanı geldiğinde köşesine çekilmeli, genç dimağlara alan açmalıdır. Bu çekilme hayattan tamamıyla el ayak çekme değil aksine köşe başlarını tutarak mihenk taşı görevini ifa etme ve gençlere hareket alanı açma eğilimidir. Bu denge sağlanmazsa çatışma kaçınılmaz olur. Kuşaklar arasında yaşanan gerilimin temel nedeni de budur. Birbirini takip eden kuşaklar yani anne baba ve çocuklar arasındaki gerilim bir üst kuşağa nazaran (dede/torun) daha şiddetli hissedilir. Bunun önemli bir nedeni de “nostalji” bağımlılığıdır. Fakat burada altı çizilmesi gereken husus nostaljinin kendisi değil, nostaljik olanın idealize edilmesidir. İnsan “an”da kalamayınca, ya geçmişi kutsar (nostalji) yahut da geleceği idealize eder. Her iki durumda da gençlerle çatışmaya girer. “Bizim zamanımızda…” diye başlayan ve geçmişi olduğundan daha nitelikli gösteren söylevlerle devam eden nostalji tutkusu insanın ibnülvakit olma yolundaki birincil engelidir. Geleceğin idealize edilerek gençlerin üzerine onların taşıyabileceğinden fazla sorumluluk verilmesi, “ideal nesil” arzusu da “an”da yaşamanın önünde ikincil bir engeldir. Hâlbuki aslolan içinde bulunulan zamanın imar ve inşasıdır. Yaşanılan zaman genciyle yaşlısıyla herkese aittir ve tüm bireylerin etkisi altında şekillenecektir. Bir önceki neslin kendinden sonra gelen jenerasyona karşı serzenişte bulunması; yeni neslin yetişkinlere karşı önyargılı davranmasına, onlardan miras alacağı kültürel unsurlara ve taşıyıcılığını yapacağı paradigmalara karşı isteksiz davranmasına neden olur. Gençlik ise “an”da kalmanın remzidir.
Kuşaklar arasında cereyan eden bu yakınmalar devam ededursun zamanın ruhu gençleri önceki kuşakların elinden alarak kendi kalıplarını dayatır. İnsan ebeveyninin olduğu kadar içine doğduğu zamanın çocuğudur. Zamanın ruhu, insanı biçimlendiren, alışkanlıklarını belirleyen ve birtakım davranış formlarını ona nakşeden önemli bir etkendir. Hz. Ali’ye nispet edilen “Çocuklarınızı bulunduğunuz zamana göre değil, onların yaşayacakları devre göre yetiştirin.” sözü bu hakikate işaret eder. Hayata hazırlanmalarında rehberlik ettiğimiz, kimi zaman yol gösterdiğimiz kimi zaman ise sadece yol arkadaşlığı ettiğimiz gençlerimizin, cemiyete dâhil olmaları önemli hususlardan biridir. Cemiyet, bireyle çift yönlü bir etkileşim hâlindedir. Cemiyetin ana karakterini bireylerin tek tek niteliği belirlerken, bireyin karakteri de cemiyetin genel kabullerinin tesiri altındadır. Bireyin içtimai hayatla ilişkisi aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağı sürüp giden bir döngüde cereyan eder. Cemiyet hayatı gence yeni tecrübeler, zorluklar karşısında farklı çözüm yolları, geçmişin pencerelerinden farklı bir bakış açısı kazandırır.
Hz. Peygamber Örnekliğinde Gençlik ve Din
Hz. Peygamber’in çağları aşan örnekliğine nazar ettiğimizde onun gençleri anladığını, heyecan ve cesaretlerini doğru alanlara kanalize etiğini görürüz. Bu yönlendirme onların bir şeyleri değiştirme arzusuna ket vurmaz aksine sahip oldukları gücün insanlığın ortak menfaati doğrultusunda kullanmaya önayak olur. Hz. Peygamber (s.a.s.) gençliğin çetin bir imtihan süreci olduğunun bilincinde onlara her daim hoşgörüyle yaklaşmış, arzu ve ihtiraslarına boğun eğmeyen gencin hesap gününde Rabbin himayesinde olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Ezân, 36). Gençlere sadece sorumluluk değil yetki de vererek toplumsal uzlaşıya can suyu taşımıştır. Daha on sekiz yaşındaki Üsâme’yi, Hz. Ömer ve Hz. Ebubekir gibi ileri gelen sahabilerin içinde bulunduğu bir topluluğa komutan tayin etmesi, yine genç sahabelerden Mus’ab b. Umeyr’i diplomatik ilişkilerde görevlendirmesi, Zeyd b. Sabit’e vahiy kâtipliği görevini tevdi etmesi, Muaz b. Cebel’i Yemen’e tebliğ vazifesiyle göndermesi bizler için değerli birer örnektir.
Toplumlar yeni nesillerin etki gücüyle tazelenir, yozlaşmanın, ataletin çemberini kırar. İlgi ve yeteneklerine uygun faaliyet alanlarına sahip olan genç, sadece kendini değil toplumu da inşa edecek gücü kendinde bulur. Hz. Peygamber (s.a.s.), gençlerin sahip olduğu bu gücü tevhit mücadelesinin etrafında halelendirmiştir. Gençlik coşkun bir ırmak gibidir, o ırmağın önüne set çekmek ırmağı zapturapt altına almaz aksine daha büyük bir taşkına sebebiyet verir. Hz. Muhammed (s.a.s.), bu bilinçle o ırmağa, akacağı ve çevresindeki kuru toprakları bereketlendireceği bir yatak hazırlamıştır. Onlarla kurduğu iletişimde mutedil davranmış, samimi ve sıcak bir üslup kullanarak gençlere güven telkin etmiştir. Hz. Peygamber’in bu yaklaşımı kısa sürede meyve vermiş, onun terbiyesi altında yetişen gençler tevhit mücadelesinde aktif ve etkin rol oynamışlardır.
Yüce Allah, Bakara suresi 170. ayette “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denildiğinde, ‘Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız.’ dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!” buyurur. Bu ayet, toplumsal yozlaşmanın, kimi zaman inanç kimi zaman gelenek adı altında birtakım yanlışlara sıkı sıkı tutunmanın remzidir. Şüphe ve tereddüdün mayalandığı, bir şeyleri değiştirme arzusunun zirvede yaşandığı gençlik dönemi, bu tür yozlaşmaların önünü alabilecek güçtedir. Ancak toplumun da gençleri dışlamayarak onların bu enerjisinden istifade etmesi gerekir. Zira genç birey, enerjisi doğru kanallara aktarılmazsa bir girdaba düşebilir. Kuşaklar yozlaşmadan uzlaşmanın yollarını aramalı, yakınmalar bir kenara bırakılarak samimi ve etkili bir dinleme, anlama metodu geliştirilmelidir.
Yeni Nesil Yoksunluk
Genç, içinde bulunduğu sosyal, kültürel, ekonomik şartlar çerçevesinde zamanın ruhuna eklemlenir. Gençlerin sadece yıkım ve kaostan beslendiğini düşünmek yanlış bir algıdır. O, kendini ve içinde bulunduğu toplumu hep daha iyiye götürme arzusu içerisindedir. Bu arzu, kimi zaman “değer ve eder” çatışması üzerinden gün yüzüne çıkar. Sanattan edebiyata, ekonomik özgürlüklerden kültürel aktivitelere kadar bir gence geçmiş zamanın formlarını dayatmak makul sınırları zorlayan bir tutumdur.
Burada kuşaklar arası çatışmanın temel nedeni yoksulluk ve yoksunluk arasındaki farkın tam olarak idrak edilememesidir. Yoksulluk maddi imkânların yetersiz oluşunu ifade eder ve niteliği zamana göre değişkenlik gösterir. Yoksulluğun zıttı olan zenginlik de bu değişkenlikten nasibini alır. Şöyle ki dünya kurulalı beri yoksulluk ve zenginlik kavramları toplumun geneline nispetle tanımlanmış, örneğin kıtlık zamanlarında üç öğün yemeğe sahip olanlar zengin olarak algılanırken ekonomik açıdan müreffeh dönemlere gelindiğinde öğün sayısından çok öğünün niteliği, içeriği zenginliğin yahut yoksulluğun ölçütü sayılmıştır. Daha spesifik ve bu toprakların yakın tarihinden örnek vermek gerekirse seksenli yıllarda lüks sayılan ve zenginlik göstergesi olan otomobil, artık asli ihtiyaçlar arasına girmiş, sadece binek aracın niteliği zengin ve fakir ayrımında belirleyici rol oynamıştır.
Yoksulluğun göreceliliği karşısında geçmiş kuşakların kendi gençliklerinde sahip olmadıkları imkânları dillerine dolayarak yeni neslin istek ve beklentilerini şımarıklık olarak addetmesi bizatihi zamanın ruhuna terstir. Yaşadığımız çağ özelinde bugün akıllı telefonlara sahip olmayı kim lüks sayabilir? Bir gencin tiyatroya gitmek istemesini, seyahat ederek farklı kültürlerle tanışma arzusu içinde olmasını, sanat ve edebiyatla ilgilenecek bir ekonomik özgürlüğü talep etmesini lüks addetmek akıl dışı bir tutumdur. Bütün bu faaliyetlerin ederi üzerinden girilen çatışma beyhudedir. Aslolan değerdir. Gençlerle sahip oldukları imkânların ederi (maddi ölçüsü) değil, değeri üzerinden iletişim kurulmalı, bu değere sahip çıkmaları beklenmelidir.
Eskiden bir lokma ekmeğini bölüşüp yiyen, savaşlarla, kıtlıkla sınanan insanımız benzer fedakârlıkları yeni nesilden beklerken neyi yanlış yapmıştır? Yoksulluğu merkeze alarak asıl meselenin maddi imkânların ötesinde bir değerler dizisinin aktarımı olduğu gerçeği ıskalanmış, yoksunluğun en büyük tehlike olduğu göz ardı edilmiştir. Özle değil de göstergelerle ilgilenildiği takdirde maalesef bu yozlaşma her iki taraf için sürüp gidecek, kuşaklar arasında makas insanlığın aleyhine açılmaya devam edecektir. Yoksunluk maddi olanın ötesindedir ve değer kaybını ifade eder. Yoksulluk tarihî süreçte değişime tabiyken yoksunluk, yoksunluğu hissedilen değerler değişmezdir.