YETİMİN GÖZÜNDEN DÜNYA



Doç. Dr. Safiye KESGİN

Hacı Bayram Veli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 

İnsanoğlu dünyaya tüm acziyeti, korunma, himaye edilme ve özenle bakılma ihtiyacı ile gelir. Bunun için bebeğin sevgi ve güvenle büyüyeceği bir aile ortamında doğması çok önemlidir. Bebek ailede anne ve baba kucağında sevilmeyi, güvende olduğu hissini tecrübe eder. Bebeğin ihtiyacı olduğunda bunların özenli biçimde karşılanması ona ilgi ve değer görmeye layık olduğu hissini yaşatır ve olumlu benlik algısını inşa eder. Aile ortamında ilgiyle ve güven duygusuyla yetişen çocuklar bu ortamın sağladığı manevi iklimden beslenirler ve aidiyet hisleri gelişir. Bu aidiyet hissi çocuğun kişiliğini ve kendi değerlerini oluşturmasına, sağlam köklerle toprağına bağlanan bir ağaç gibi savrulmadan, kırılmadan büyümesine yardım eder. Ancak bazı durumlarda çocuklar ebeveyninden birisi ya da her ikisinden mahrum kalarak yetim kalabilirler. Bu mahrumiyet ebeveynin vefatı yanında, savaş, afet, boşanma, hastalık gibi nedenlerden ötürü ayrı düşmekten de kaynaklanabilir. Bir de anne babalık görevini gereği gibi yerine getirmeme, ihmal ve istismar gibi durumlarda çocuğun üstün yararı gözetilerek kanunla devlet koruması altına alınan çocuklar vardır ki onlar da anne babalı yetimlerdir. Dolayısıyla yetimlerden ve onların içinde bulundukları koşullardan söz ederken konunun bu boyutları dikkate alınarak değerlendirilmesinde fayda vardır.

Yetimlerin gözünden dünyayı ve hayatı anlayabilmemiz için öncelikle yaşadıkları zorluklar konusunda bir farkındalığa ihtiyacımız vardır. Bu zorlukların başında temel ihtiyaçlara erişim konusundaki sıkıntılar gelir. Bugün her birimiz dünyanın çeşitli bölgelerinde ve özellikle Gazze’de yaşanan büyük acı içerisinde yaralanmış, sakat bırakılmış, yemek ve temiz su bulmakta zorlanan, barınacak yeri olmayan, açlıktan ölme tehlikesi yaşayan, sağlık ve eğitim hizmetlerinden mahrum çocukların hâline şahit oluyoruz. Bu çocukların büyük bir kısmı anne ve babasını kaybetmiş yetimlerdir. Bu zorluklarla beraber korumasız ve savunmasız bırakılan çocukların maddi ve manevi sömürü ve istismara maruz bırakılma ihtimali çok yüksektir. Sözünü ettiğimiz bu zorlukları tüm yetimler farklı boyutlarda ve düzeylerde yaşayabilmektedir. Yetim çocukların yaşadıkları çeşitli olumsuzluklar ve yoksunluklar, onlar üzerinde derin manevi etkiler ve büyük acılara sebep olmaktadır. Bu yazıda daha çok bu konu örneklerle ele alınacaktır.

Ebeveyn kaybı yaşayan çocuklar, anne babalarının kayıpları için duydukları elem verici acı yanında, “Şimdi bana ne olacak, hayatım eskisi gibi olabilecek mi, ihtiyaçlarımı kim karşılayacak?” gibi sorularına cevap bulmaya çalışırlar. Çocukların bu sorulara cevap arama çabası şimdiye ve geleceğe dair korku, kaygı, endişe gibi duygularla baş etmeye çalışmalarının bir göstergesidir. İçinde bulunduğu durum ve koşulları kabullenmekte zorlanan çocuklar, “Niçin ben, neden benim başıma geldi?” gibi bir tür isyan duygusunun girdabına kapılabilirler. Bu da çeşitli öfke patlamalarına, kendine veya başkalarına zarar verici davranış bozukluklarına yol açabilir. Aslında bu durum, çocuğun bir tür yardım çağrısı olarak okunmalıdır. Zira çocuk bu tutum ve davranışlarla “Beni görün, anlayın ve bana ilgi gösterin...” demenin böylesi bir yolunu seçmiştir. Diğer taraftan bazı çocuklar tümüyle içe kapanma, çekingenlik, kimseyi görmek istememe, sosyal hayattan uzak durma gibi tutum ve davranışları da seçebilir. Sözü edilen bu tutumlar çocukların yaşadıkları yoğun duygusal yaşantıları dışarıya yansıtma biçimleridir.

Yetim çocuklar koşulsuz sevilmenin ve kendilerine gösterilen ilginin yoksunluğunu hissederler. Çünkü anne babalar, çocukları ne yaparsa yapsın her durumda onları sever ve korurlar. Bu, çocuklara güvende olma ve kendine güvenme duygusu verir ki onlar bu sayede âdeta manevi bir koruyucu fanusun içinde başlarına gelebilecek zararlardan korunur, korku ve kaygılardan uzaklaşırlar. Anne baba kaybı yaşama veya onlardan ayrılmak zorunda kalma durumu ise bu fanusun içinden çıkmak gibidir. Bir çocuk için bu durum ne anlama gelir? Bu durum, kendini ait hissettiği bir yuvadan, yorulduğunda yaslanacağı bir omuzdan, üzüldüğünde onu teselli edecek, sevginin sıcaklığına ihtiyaç duyduğunda ona huzur verecek, sarılacak kollardan, korktuğunda sığınacağı bir kucaktan, ağladığında gözyaşını silecek, başını okşayacak, acıktığında onu doyuracak, üşüdüğünde üstünü örtecek bir elden, haksızlığa uğradığında onu savunacak bir sesten, şımardığında veya hastalandığında nazını çekecek bir yürekten, anlatmak istediklerini ilgiyle dinleyecek sevgi dolu bir bakıştan mahrum olmak ve her zaman bunlara özlem duymaktır.   

Anne babasından birini kaybeden çocuklarda ise diğer ebeveynimi de kaybedersem ne yaparım kaygısı, sahip oldukları güvenli bağlanmanın yerini bir tür bağımlılığa bırakmasına neden olabilir. Örneğin babası vefat eden bir çocuk için annesinin yanından bir an bile ayrılamama, her işi annesiyle yapmaya çalışma gibi davranışların uzun süre devam etmesi, kaybetme korkusuna dayalı bağımlılığın ifadesidir. Bu da bazı çocukların günlük hayatına, oyununa, okuluna dönememesine, korku ve kaygı duygusunun hâkimiyetinde yaşamaya çalışmasına yol açabilir. Bu tür bir bağımlılığın yeniden güvenli bağlanmaya dönüşebilmesi için çocuğun kararlı, tutarlı, devamlı ve güven veren bir sevgiyle kuşatılarak rahatlamasının sağlanması gerekir. Ayrıca ebeveyninden birinin kaybı veya ayrılığı nedeniyle ailedeki rol modellerden birinin eksikliği kimlik oluşturmada çeşitli zorluklara neden olabilir. Bilindiği gibi kız çocukları için anne, erkek çocukları için baba önemli bir rol modeldir. Baba kaybının yaşandığı bir durumda anne hem annelik hem babalık yapmak zorunda kalır. Ancak yine de babanın yerini tutamaz. Anne veya babasını kaybeden bir çocuk, kız ise teyze, hala, anneanne; erkek ise amca, dayı, dede gibi rol model yerine koyabileceği bir yakınına ihtiyaç duyar. Özellikle psikososyal ve cinsiyet gelişimi için önemli bir evre olan ergenlik döneminde bu ihtiyaç daha da önem kazanır. Çünkü bir kız çocuğunun annesiyle, erkek çocuğunun babasıyla paylaşabileceği özel durumlarda onların yokluğu çocuklarda tanımadığı kişilere başvurma, onlar tarafından yönlendirilme ve hatta bu durumlardan zarar görmeye yol açabilir. Anne veya babadan alınacak sevgi açlığının önlenmesi de önemlidir. Çünkü çocukların hissettikleri sevgi açlığını giderme arzusu bu durumu suistimal etmek isteyen, kendilerinden yaşça büyük kişilerle karşılaşmalarına, devamında tümüyle duygusal ve yanlış kararlar alarak zarar görmelerine yol açabilir.

Bir diğer boyutuyla yetimlik, kurum bakımına alınan devlet korumasındaki çocukların çeşitli sebeplerden anne babasından ayrılmak zorunda kalmasıyla ortaya çıkmaktadır. Kurumda ailelerinden uzak yaşamak zorunda kalmak -yaşadıkları fiziki koşullar ve maddi imkânlar çok iyi olsa da- bazı çocuklarda uyum sorunlarına neden olabilir. İlgisizlik ve çevreyi umursamama, öğrenmeye dair merak ve girişkenliğin azalması, okul ve ders başarılarının düşmesi gibi durumlar görülebilir. İnsanlara güvenmekte zorlanma nedeniyle derin değil yüzeysel ilişkiler kurma ihtimali olabilir. Uyku, iştah bozukluğu, içe kapanma, hayata dair şikâyet hâli ve umutsuzluk, öfkeli tepkiler verme gibi durumlar da belirebilir. Kalabalıklar içinde yaşadıkları yalnızlık duygusu zaman zaman istenmeyen davranışlar sergilemeye veya sosyal ilişkilerden uzaklaşmaya, kendi içine kapanmaya, kendilerini ifade etmede zorlanmaya itebilir. Özellikle anne babası olduğu hâlde terk edilme duygusu çocuklarda değersizliğe, öz güven kaybına ve başkalarına da güvenememeye yol açabilir. Maddi ihtiyaçları iyi bir biçimde karşılanmaya çalışılsa da manevi ihtiyaçları çocuğun kendisine özel bir biçimde; bir anne ve babanın sağlayabileceği nitelikte sağlanamazsa çocuklar kendilerini hem manevi anlamda boşlukta hissedebilir hem de kendi değerlerini oluşturmakta zorlanabilir. Ayrıca çocuklara bakım veren kişilerin sürekli değişmesi de tekraren terk edilme ve yalnızlık duygusuna sebep olmaktadır.

Hangi sebepten ötürü olursa olsun bütün yetim çocuklar hissettikleri eksiklikler ve yoksunluklar sebebiyle zaman zaman diğer çocuklardan farklı olduklarını düşünürler. Bu düşünce özellikle aile katılımının olduğu okul etkinlikleri, bayramlar, düğünler, doğum günleri gibi özel günlerde daha çok öne çıkar. Çocuğun bir yanının eksik olduğunu hissetmesi ve duyduğu özlem, sevinçli olması gereken böylesi günlerde onları hüzne, gama ve kedere sevk eder.

Yetimler yaşadıkları topluma emanettir. O hâlde bize/topluma düşen nedir?

•  Merhamettir; acıtmamak, onların incinmesini önlemek, yaralarına merhem olmak, maddi manevi ihtiyaçlarının karşılanması için elimizden geleni yapmaktır. Bunu yaparken de kişiliklerinin ezilmesine izin vermemektir.

•  İçinde bulundukları durumu kabullenebilmeleri ve hayatlarının olumlu taraflarını görebilmeleri için ışık tutmaktır.

•  Hayatla ve sorunlarıyla başa çıkmaya çalışırlarken bu zorlukların onları yıpratması ve zarar vermesini önlemek ve olgunlaşmaları için onlara destek olmaktır.

•  Sürekli mağdur ve muhtaç hissetmekten kurtulmaları için kendi değerlerini, yapabildiklerini, yeteneklerini keşfetmelerini ve geliştirmelerini sağlayacak fırsatlar sunmaktır.

•  Olumlu bir benlik algısı ve öz güven oluşturabilmeleri için ne kadar değerli olduklarını fark etmelerine rehberlik etmektir.

•  Sürekli geçmişe dair keşkelerle veya olumsuz duygularının tutsaklığıyla yaşamamanın, bunlardan özgürleşmenin yollarını gösterebilmektir.

•  Bir işe başlayarak bitirmenin, üretkenliğin, başkalarına yardım etmenin, yaraları sarmanın güzelliğini tatmalarını sağlamaktır.

•  Hayal kurmaya, umuda ve amaçlar edinmeye dair iyi örnekler olarak yetimlerin bu hayatta başardıkları iyilikleri ve güzellikleri, kendilerine kurdukları güzel yaşamları fark etmelerine yardımcı olmaktır. 

•  Yaşadıkları zorluklarla baş etmede inancın, ibadetlerin ve duanın iyileştirici, destekleyici ve koruyucu gücünden nasıl yararlanabilecekleri konusunda onlara manevi açıdan yol göstermektir.

•  Yalnız olmadıklarını, koşulsuz sevilmenin ve kendilerine güvenilmesinin ne demek olduğunu onlara yaşatmaktır. Onların gözlerinde gülücükler açtırabilmektir.

Sonuçta ebeveyni olmayan çocuklarda kıymetli bir kişilik inşası oluşturulmasına ne kadar katkı sunulursa toplumun geleceğinde o kadar kıymetli roller üstlenmelerine ve yarınların olumlu yönde inşasına katkı sunmalarına imkân sağlanmış olur. İlk bebeklik çağında aciz ve muhtaç birer varlık olarak her insan, başlangıçtaki sorunlarını uzun zaman boyunca ebeveyn desteği ile yavaş yavaş aşmaktadır. Çocukken yetim kalanlar için bu süreç biraz daha uzun ve sancılı sürmektedir. Onların bu süreci en sağlıklı şekilde atlatabilmesi için hem insanlar hem de kurumlar üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmelidir.