YEŞİL SU
KIZIL ATEŞE KONUK
OLMAZ
Gülşen ÜNÜVAR
Dinle okuyan!
Sesimi, sözümü, tebessümümü, nüktelerimi, cümlelerimi, kinayelerimi dinle. Oku demiyorum, dinle diyorum ısrarla. Gözünle değil de kulağınla duymanı isterim çünkü.
Hâl hatır sorup selam iletmek hak getire, yine konuya tam ortasından giriverdim. Hâlbuki mektuba böyle mi başlanır hiç? Allah’ın selamıyla açılır ilkin sayfa, esenlik dilekleriyle devam eder, peşinden de kalem sahibinin hâli pürmelali gelir.
Bir sıkıntım yoktur gerçi, çok şükür bugünümüze. Daha önceki maruzatlarımdan az çok biliyorsun; benim derdim töre, kut, akıl, akıbet.
Buradaki dert, olumsuzluk anlamında, başımıza türlü çeşit ibretler getiren manada kullanılmamıştır elbette. Uğraş, amaç, emel anlamına gelmektedir ki bunu az çok sen de çevremde beni tanıyanlar da bilirler, anlarlar.
Öyle tahmin ederim ki seninle dert birliği yaparız nicedir. Belki farklı zamanlarda ama aynı yolda, aynı güzergâha doğru ilerleriz. Farklı hanelerde, farklı pencerelerden aynı yöne bakarız. Aynı dünya, aynı gökyüzü, aynı iklim ama farklı coğrafyalarda yeşermeye çalışırız. Ben yazarım sen okursun, sen okudukça benim içime ferahlıklar dolar, ümitler sarar sarmalar kalbimi ve derim ki; ben boşuna yaşamadım, gördüğümü boşuna görmedim, bildiğimi boşuna bilmedim. Arkamda bırakabileceğim bir şeyler var ve onları nasıl, kime, ne şekilde bırakacağımı artık biliyorum.
Bir zamandır yürüyorum, geziyorum, göçüyorum. Yorulduğum zaman kervanımla mola veriyorum. İşte yine o duraklardan birindeyim ve bir yağsız çıranın ölgün ışığında harfleri seçmeye çalışıyorum. Bomboş çıktığım yolda kervanımın yükü arttıkça arttı, ağırlaştım, hantallaştım. Savaşları, barışları, hırsları, açlığı, tokluğu, yokluğu, metaneti, dirayeti, ihaneti, sükûneti ve buna benzemez bin bir türlü vukuyu yoldaş eyledim kendime.
Ne zaman bitecek bu yolculuk, nereye varınca duracağım, vardığım yerde kimi bulacağım derken bir gün bir hana vardım. Handa bir ihtiyar karşıladı beni; selam verdim, selam aldı. Güldüm, güldü. Derin ve uzunca izledim onu, o da bana aynı muameleyle karşılık verdi. Ağarmış saçlarıyla ışık saçıyordu etrafına, görmüş geçirmiş yüz çizgileri sohbete koyuldu benimle. Kalender görünüşünün altında zengince bir kalbi olduğu aşikârdı, bunu sezdim. Gözleri gümüş gibiydi; kâh çakıl taşlarına kâh nehir sularına kâh açık gökyüzündeki yıldızlara çalıyordu rengi. Onun da yol yorgunu olduğunu tahmin ettim, nerede görsem tanırım, kervanı ağır olanın sırtındaki kamburu. Kılık kıyafeti eski ama temizdi, pejmürde diyeceğim ama şimdilerde bu kelime kişinin perişanlığını tanımlamak için kullanılıyor. Hâlbuki eskilerde gani gönüllü, kalender, hâl ehli insanları tarif ederken bir başka görüntü çağrıştırırdı bizlerde. Dünya malına meyil etmeyen, dışını değil içini güzelleştiren mübarek insan resmi canlanırdı dimağlarımızda. Kişinin temiz ve düzenli, tertipli görünmesi yeter de artardı vukfumuzda.
Bizim zamanımızda şöyleydi, böyleydi diye başlayan cümleleri aslında pek sevmiyorum evlat. Çünkü bu bakış açısının yanlış olduğunu kavradım bir zaman önce. Eskisi yenisi yok yaşantının, her dönemde hayata hep benzer pencerelerden benzer yönlere bakan bir avuç insan vardır ve o bir avuç insan diğerlerine nazaran hep eski kafalıdır.
Neyse, gelelim handa karşılaştığım kalender ihtiyarın kimliğine. Uzunca bakışlardan ve birbirimizi süzmelerin ardından konuşma amacıyla şöyle bir yeltendim. O da aynı anda adımlarına davrandı. Bu ne sezgi! Şaşakaldım doğrusu. Demek denk dengini bir şekilde buluyor ve çekiyor diye düşündüm. Bir ara yüzü tanıdık gelir gibi oldu adamın. Biraz daha incelemek, hakkında fikir edinmek için oyalandım, baştan ayağa süzdüm onu. Ama kaşına gözüne, saçlarına yüzüne az evvel uzunca bakmıştım. Kılık kıyafeti konusunda bir yorum yapmıştım kendimce. Ee başka? Ne tuhaf, bir insanın bakılacak, incelenecek pek de bir özelliği olmadığını fark ettim o an. Kişi, ne kadar da sade ve sıradan bir gölgeydi şu âlemde. Anlatılacak öyle çok fazla bir ayrıntısı yoktu insanoğlunun; bir urba bir aba, iki göz bir yüz!
O hâlde gölgeyi bırakıp iz ile tanışmanın zamanıdır dedim ve tekrar yeltendim ihtiyarın yanına doğru. O da aynı şeyi yaptı. Son adımımı atıp elimi uzatmamla birlikte ayna bana ben aynaya çarptım. Özü özüme denk diye yürüdüğüm yol yine kendi özüme çıktı. Bilen boşuna dememiş “Yeşil su kızıl ateşe konuk olmaz”* diye. Su su ile, ateş ateş ile haşır neşir imiş meğer. Doğru doğruyla, eğri eğriyle, sıcak sıcakla, soğuk soğukla…
İşte böyle evlat, vara vara kendime varmışım meğer. Yolun sonu bana çıktı, kervanımın son yükü de bu oldu. Madem ki varacağım yere vardım, göreceğimi gördüm, bu yolculuğa artık yeter ettim. Bu yer durma yeridir, bu dem sükût demidir, bu suret son surettir. Daha da görecek ne kaldı! Artık göz de senin, öz de senin, zahir de senin. Kalem, kelam, yorum ve dahi yol da senin. Vakit o vakittir ki kendi istikametini belirleyip kendi kervanınla yola çıkasın.
Bunu okuyan, okudukça beni hatırlayıp belki bana da bir dua eder diye düşündüm. Ey bunu okuyan canlı, ben dünyayı bırakıp toprağa düşünce beni unutma.* Selametle…
*Kutadgu Bilig