YERELİN GERİ DÖNÜŞÜ
Dudu ALKAN
Her sohbete eşlik eden köy güzellemeleri romantik bir hayal mi yoksa toprağın kıymetinin bilinmesi mi? Göçebe ruhumuz özüne mi dönüş yapıyor ya da yaşlandıkça sakinlik mi istiyoruz? Çocukluk başlı başına bir memleket, memleket ise hep özlenen, dönülmek istenen yer. Özlem insana gurbetteymiş hissiyatını yaşatır. Köy sevdası, çocukluğumuzun mutlu günlerini aramak mı yoksa şehrin kargaşasından kaçmak mı, tam olarak bilinmiyor. İnsanoğlu bazı duygularını kendine bile itiraf edemiyor.
Köy hayatı içeridekinin gitmek istediği, dışarıdakinin dâhil olmak istediği yerdir. Memlekete yani doğduğu yere dönüş sevdası (gençken biraz da burun kıvırdığımız mevzu) bundan on beş yirmi yıl önce sadece babalarımızın kurduğu emeklilik hayaliydi. Çünkü geçmiş, içinde yaşanılan zamandan daha gerçek geliyordu. Ama bugünlerde bizim de sevdamız oldu köy hayatı. Küçük bir bahçe içinde ev hayali kurmayan var mı? Hatta büyükşehirde doğmuş, büyümüş gençlerin dahi taşrada yaşama hevesi arttı.
Kahve sohbetlerimize gün geçmiyor ki tası tarağı toplamış birinin köye yerleşme hikâyesi eşlik etmesin. Gölgesinde ot bitmeyen mimariden yorulmuş şehir insanı artık dağ, tepe, ormanla, tabiatla iç içe yaşamak arzusunda. Kendini özgürleştiren sınırlar içerisinde, hızlı koşarak değil durarak birçok şeyi seyretmeyi talep ediyor. Bunun için kimisi kurumsal işinden ayrılıyor kimisi bilmediği bir köyde yeni bir hayat kuruyor. Ardından kulağa hoş gelen köy güzellemeleri başlıyor; hava çok temiz burada, yiyecekleri organik olarak alıyoruz, suyun tadı bile başka, yeşilin her tonunu görebiliyoruz cümleleri sıralanıyor. Kendi ektiğim bahçemin domatesini yiyorum, kendi tavuğumun yumurtasını alıyorum, bahçede karabaş köpeğim, eşikte tekir kedilerim fotoğraflarıyla sosyal medya deyim yerindeyse yıkılıyor. Gidemeyenlerin aklında aynı soru oluşuyor: Biz neden hâlâ duruyoruz şehirde? Hadi gelin köyümüze geri dönelim hâletiruhiyesine giriyoruz. Hayallerimizi patika yoldan gidilen, etrafı krizantem çiçeklerle çevrili taş bir evle, bahçesinde asmalı kamelyası, tavuk kümesi, köpek kulübesi olan resim süslüyor.
Sonsuz bir keşif coğrafyası olan Anadolu gün geçtikçe bizi etkisi altına alıyor. Medeniyetleri, efsaneleri, masalları ile bitmeyen büyük bir külliyat olan bu toprakların değeri yeniden fark ediliyor. Belki özlenen, geyikli duvar halısının özenle asıldığı evlerin sıcaklığıdır. Belki bizi çağıran, bir kilimin motifinde bile yüzlerce anlam barındıran derinliktir. Belki istenen, ceviz sandıkta saklı tutulan çeyiz kadar kıymetli olan aile sıcaklığıdır. Anadolu insanının kendine has yaşadığı özgür hayata biz de dâhil olmak istiyoruz. Çocukken oynadığımız evcilik oyununun huzurunu geçmişin gölgesinde toplanarak yeniden hissetmek istiyoruz.
Anadolu’nun köylerindeki yurdum insanı da bu ilgi karşısında şaşkın. Yıllardır kendilerine anlatılan, özendirilen şehir hayatı bu kadar mı kötüydü? Hani şehir çok rahattı, hani şehrin sunduğu imkânlar her şeye değerdi, hani hayat şehirde daha kolaydı, hani tezek kokusu yerine egzoz kokusu nispeten daha iyiydi? Köy odalarında kuzinenin üzerindeki sıcak demli çaylarını yudumlarken bu yeni yeni oluşan köylü olma merakını anlamaya çalışıyorlar. Anadolu’nun kendine has şivesi ile konuyu yorumlayıp “Eee biz de biliyorduk gitmesini ama gitmedik, boşuna mı kaldık buralarda canım” minvalinde cümleler kuruyorlar.
Dünyanın yaşadığı pandemi deneyimi toplumda her türlü algıyı değiştirdi. İnsanların evlere kapanması şehir hayatının dört duvardan ibaret gerçek yüzünü gösterdi. Dağlara, kırlara, ovalara gitme hissiyatı sardı tüm ruhumuzu. Apartman dairesine sıkışmış insanın hemen dikkatini çekti köyde oturanların mutluluğu. O günden beri yükselen bir ivme ile revaçta köy yaşamı. Güneşin doğuşunu izlemek, sabahları horoz sesleri ve kuş cıvıltıları ile uyanmak, yemyeşil bir doğanın içinde yaşamak, mevsimlerin farklı kokularını hissetmek hülyaları sardı birçoğumuzu. Düşünsenize, köyde çocuklar için muazzam bir oyun alanı var. Her gün trafik stresi çekmek zorunda değiliz. İhtiyacımız olan gıdayı organik olarak pazarlardan satın alabilir ya da bahçemizde kendi ekip diktiğimiz meyve sebzeyi tüketebiliriz. Yağmurun nemli mavi sesini dinleyip akşam olunca huzur içerisinde yıldızların seyrine dalabiliriz. Köyde yaşamanın artıları sıralanırken bu cümleler uzayıp gidiyor.
Madalyonun öteki yüzüne bakalım. Köy hayatının dayanılmaz güzelliği sadece romantik lümpen ütopyasıdır diyenlere kulak verelim. Köye dönüşün bir sohbet konusu olarak kalması gerektiğini; zira eyleme dönüştüğünde hayal kırıklığıyla sonuçlanacak bir hissiyat olduğunu düşünenler de var. Eğer Heidi çizgi filmini izleyerek köyde yaşamaya karar verdiyseniz, köy dizilerindeki hayatı gerçek zannediyorsanız sizi derin bir yanılgı bekliyor. Çünkü gerçeklerin çok başka olduğunu iddia edenler köy hayatının zorluklarını birbiri ardına sıralıyor; zorlu bağ bahçe işleri, kışın bitmeyen odun ihtiyacı, hayvanınız varsa ahır temizliği, süt sağma işi gibi. Ayrıca internet ve teknolojinin sekteye uğraması, kış mevsiminde yaşanan ulaşım zorlukları var. Şehirde doğup büyümüş bir insan için alıştığı konfordan uzak kalması kolay bir şey değil. Hayaller derenin şırıl şırıl akan suyu ile uyanmak, gerçekler çamurlu yollar olabilir. Anadolu’da kar altında tabiatın en acımasız gerçekleri ile yüz yüze gelir insanoğlu. Öyleyse köy hayatına heves edip gidenlerin umduğu ile bulduğu aynı mıdır?
Herkesin bir önerisi var bu konuda, iyi niyetli de olsa deneyimler anlatılırken ipin ucu kaçıyor. Kimisi göklere çıkartıyor köy hayatını kimisi yerin dibine sokuyor. Anadolu her zaman beklenmedik bir yön çizer insana. Kendimizi bazen gönüllü bazen de zorunlu bir yolculuğun içinde buluruz çünkü yol olasılıkların da ötesindedir. En mantıklısı düzenimizi bozmadan önce toprakla bağ kurmayı deneyimlemek. Hayat bize yeni yollar açtığında gideceğimiz yönü bu bağların hissettirdiği duygularla buluruz. Köyde sadece yaz aylarında değil kış aylarında da biraz kalıp mevsimin zorluklarını görmek gerekiyor. Atalarından devraldıkları mirası yaşatan köy halkının sesine kulak vermeli, zorlu coğrafyayı yurt edinmek için getirdiği mükemmel çözümler öğrenilmeli.
Köyde yaşayıp oradan gitmek isteyenler ile köye dönmek isteyenler hep olmuştur. Köy yaşamı tarzı ile şehir yaşamı tarzı arasında büyük farklılıklar vardır. Hayatı sana biçilen rollere göre mi yoksa kendi yazdığın hikâyeye göre mi yaşayacaksın? Hangisinin daha iyi olduğu hayattan beklentine, baktığın açıya, içinde sakladığın hevese göre değişir.
Günümüzde en çok özlenen Anadolu’nun samimiyeti, sıcaklığı ve aydınlığıdır. Bir saz eşliğinde yapılan sohbet, kurulan sofraya teklifsizce oturmak, kapı önünde otururken örülen atkının kışın ayazında yüreğini de ısıtmasını özledi insanoğlu. Belki bu duyguları yeniden hissetmek için toprağa, özüne dönmek, güzelliğin tanımını değiştirmek istiyor. Ruhu tüketen telaşlardan uzaklaşıp hayatla anlamlı bir bağ kurmak istiyor. Medeniyetler beşiği Anadolu’da güneşin ışıkları ile canlanan renklerle ruhunu aydınlatmak, toprağın bereketinin eşlik ettiği, her şeyin bir tohumla başladığı üretim sistemine dâhil olmak istiyor. Sarı, sıcak buğday tarlalarının hasadındaki umudu hissetmek, yapraktan süzülen yağmur damlasını görmek, kiraz ağaçlarının gölgesinde huzurlu bir uykuya dalmak istiyor. Birlikte çalıştıkça güçlenen dayanışmanın, imece usulü üretmenin keyfini hırslarından arınarak tekrar yaşamak istiyor. Köylümüzün her koşulda işe yarayan becerilerini öğrenmek, geçmişin izleriyle gelecekte var olmak ve yeni nesilleri bu yapı taşları ile inşa etmek istiyor. Coğrafyanın getirdiği farklı karakter özelliklerindeki insanlarla gönül bağı kurup hayatın her anında birlikte var olmanın ruhuna şifa olmasını istiyor.
Sonuçta her türlü kazanan toprağımız oldu. Yüzlerce yıldır hor görülen köylümüz, köylerimiz bir anda kıymete bindi. Güneşin batışında, bir kuşun cıvıltısında, rüzgârın fısıltısında, çiçeğin açışında saklı olan güzellik keşfedildi. Çorak dağ tarlalarına bile rağbet arttı. Galiba gerçek köye dönüş hikâyesi Anadolu’nun nispeten gözden uzakta bir köyüne genç aileler gitmeyi tercih ederse anlam kazanacak. Deniz, kum, güneş biraz da toprakla renklilik olsun romantizmine karşı Anadolu’nun zorlu coğrafyasını kendine mekân seçenler yerelin yükselmesine anlam katacak. İlkokulda belleğimize yazılan “orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” türküsünü ilke edinenler köy sevdasının bayrağını taşıyacak. Toplumdaki kuru dallara rağmen derinlerden gelen sessiz bir bahar var. Gün geçtikçe bizi biz yapan bu topraklarda yeniden kök salmak isteyenler artıyor. Sahi biz de gidelim mi köyümüzün yağmurlarında ıslanmaya?