YENİNİN ÇEHRESİ

Sema BAYAR

Tüm noktalama işaretlerinin arasında tırnak işaretinin özel bir yeri vardır. İki koldan sardığı kelimeye âdeta başrol verir, spot ışıklarını onun üzerine çevirir. Okura seslenir: İşte şimdi gördüğünüz kelimeyi aşinalığın limanından çekiyor ve bambaşka bir anlamla denize bırakıyorum. Yeni de nitelendirdiği kelimeye aynı şeyi yapar, onu benzer şekilde ön plana çıkarır. Ona pırıltılı bir anlam katar. Öyle ki herhangi bir kelimenin başına yeni eklenmesinin görenlerin dikkatini çeken, anlamı kışkırtan bir yanı vardır.

Bir sözcüğün başına yeni kelimesini yerleştirmek gerçekte ne anlama gelir? Eskinin karşıtı olan bu kelime aslında zamanla arasına mesafe koyar. Nitelediği kelimeyi geleceğe sarkıtır. Kelimenin bundan böyle her zamanki anlamıyla kullanılmadığını imler. Yeni, anlamı yüksek sesle çağırmıştır. Artık bütün gözler ya ürkerek ya da hayranlıkla onun üzerindedir. Yoksulluk mu, o artık bildiğimiz yoksulluklardan farklıdır, yeni bir yoksulluk tanımı yapılmıştır. Nesiller değişmiş, yeni nesiller eskisine galebe çalmıştır. Moda bile yeni karşısında direnç gösterememiş, yeni moda olmak zorunda kalmıştır.

İnsanoğlu zamana direnme temayülündedir. Sıradanlığın sınırlarını zorlama eğilimi gösterir. Eski bir kelimeyi yeniden kullanmak istemez ama yerine bir başkasını da koyamaz yahut bulamaz, bu noktada yeni imdada yetişir, kelimeyi kendi tarihi içinden çekip alır, onu göklere çıkarır ya da en azından bunu vadeder.

Toplumlar yeni olan her şeye hem öykünmüş hem de direnç göstermiştir. İnsanlık tarihi yeninin şaşmaz savunucuları ve ona karşı koyanlarla doludur. Teknolojik icatlardan fikrî akımlara, günlük yaşam pratiklerinden siyasi söylemlere kadar her yeni kendine hem taraftar hem de düşman toplamıştır.

Geçmişte yeniye karşı tedirginlik göstermek, onu yadırgamak hâkim bakış açısıydı. İnsanlar rutinin konforlu alanından çıkmak istemiyor, kitlesel tavır yeniyi temkinli karşılıyordu. Bu da beraberinde artık miadını doldurmuş yahut medeniyetin ilerlemesine ket vuran birtakım uygulamaların tedavülde kalarak insanlığın ortak tarihini zedelemesine neden oluyordu. Aynı şekilde sırf yeni diye doğru ve hak olan görmezden gelinebiliyor, yanlış da olsa eski, kendi korunaklı alanından insanlığa parmak sallamaya devam ediyordu. Dünya üzerinde farklı coğrafyalarda akıl ve insanlık dışı nice uygulama yeniye gösterilen bu direnç yüzünden hayatta kalmayı başarabildi.

Modern dünya ise yeninin elini tarihte hiç olmadığı kadar güçlendirdi. Yüzyıllardır yeni karşısında gösterilen direnç kırıldı. Horlanan, gözden çıkarılan eski oldu. Öyle ki herhangi bir şey, yeni olduğu anda arzulanan şeye dönüştü. Yeni bir telefon, yeni bir uygulama, yeni model bir otomobil yahut yepyeni bir fikir. Bir şeyin yeni olması, taraftar toplaması için yeterli görüldü.

Her Yeni İyi midir?

Yeninin güç kazandığı çağımızda gözden kaçırdığımız bir şeyler olabilir mi? Ya da şöyle soralım. Her yeni iyi midir? Yeniden kasıt tam olarak nedir?

Bu soruları cevaplarken yeninin nitelendirdiği şeyleri de belli başlı kategorilere ayırmakta fayda var. Nesneler söz konusu olduğunda yeni her zaman bir adım öndedir. İsraf ve tüketim bağımlılığı, tuzaklarını kurmuş olsa da yeni nesneyi gösterişli kılar. Nesne yenilenerek eksiğini, gediğini kapatır. Daha işlevsel hâle gelir. Bugün sürdürülebilir enerji, doğa dostu ürünler, tasarruflu teknolojik aletler yeninin ışık alan penceresidir. Dolayısıyla nesneler üzerinden düşünüldüğünde yeni genellikle bir sonraki modeli, aşamayı ifade etmek için kullanılır. Fakat nesneler dünyasında dahi yenilik çeşitli tuzaklarla doludur. İhtiyacı aşan, sırf yeni olduğu için arzulanan nesne sadece israfa kapı açmaz, insanın bizatihi kendi doğasını kirletir. Hız çağı nesnelerin ömrünü bir çırpıda tüketiyor. İhtiyacı karşılaması yahut işinin hakkını vermesi/işlevsel olmasına rağmen sırf bir üst modeli, daha yenisi çıktı diye nesneler eski damgasını yiyor. Moda bu fânilikten beslenerek semiriyor, dersek abartmış olmayız. Mevsimler kendini tekrar ederken moda, nesneleri acımadan damgalıyor: Geçen sezonun ürünü, geçen mevsimin modası…

Yeni tutkusu öyle bir hâl aldı ki eski olan ancak vintage yahut retro adı altında yeni bir moda akımıyla gündeme geldiğinde sirkülasyona girebiliyor. Yeni; eşyaları, mekânları damgalayarak sahiplerine ya da meskûnlarına şeyler üzerinden bir değer, bir anlam yüklemesi yapabiliyor. Hâlbuki yeninin müstahkem kalesi moda dahi asıl itibarıyla yeninin bir yanılgı olduğunu satır aralarında açık ediyor.

Nesneler dünyasının dışında ise yeni hem taraftar hem de karşıt görüş toplama noktasında teraziyi hâlâ dengede tutuyor. Kavramların bildik anlamlarından sıyrılarak farklı anlamlara kavuşması hem dilin hem de insanlık tarihinin doğal sonucudur. Fakat yeni bu tarihsel akışa bir müdahalede bulunarak kelimeyi kendi anlam akışından koparır, biraz zorlar ve yorar. Bu zorlama da toplumda huzursuzluk yaratır. Yeni bir fikir, çarpıcı olduğu kadar tedirgin edicidir de. Ona bağlanmak, savunucusu olmak biraz cesaret ister.

Dikkati celbedecek asıl husus burada yeninin ne olduğudur. Nesneler dünyasında yeninin göstergeleri aşikârken kavramlar ve fikirler söz konusu olduğunda sahtesi ile gerçeği birbirine karışır. Hatta yeni önce kendi anlamı ile çelişir. Zira burada yeninin sahip olması gereken asıl meziyet kökleri geçmişe uzanan kadim meselelere temas etmesi, evrensel ahlak ilkeleriyle örtüşmesidir. Kastedilen, bilinmeyen bir diyardan ithal edilmiş yenilik değil aksine öze dönüştür; yeni, hakikate açılan yeni bir pencere olduğunda kıymet görür.

Yeni ve Din

Yeninin asıl sınavını verdiği alan dindir. İlahi dinlerden mistik akımlara, yeni olan her türlü inanç sistemi öncelikle taşa tutulmuş, kovuşturmaya uğramıştır.

Yahudilikten Hristiyanlığa, Hint yarımadasında neşet etmiş inançlardan, Uzak Doğu öğretilerine kadar bütün inanç sistemleri benzer süreçlerden geçmiştir. Son ilahi din İslam da muhatapları tarafından benzer bir tavırla karşılanmıştır.

İster kaynağını geçmişten alsın isterse yapaylıktan beslensin insanların yeniye karşı gösterdikleri direncin ardında sosyo-psikolojik sebepler aktif rol oynar. Alışkanlıklar ve ön yargılar devreye girer. Cesaret göstermek kimi zaman sevdiğiniz şeyleri karşınıza almanız demektir. Cesaret bedeli göze alınmış bir korkunun yansımasıdır. Bu bedeli göze alamayanlar, zihnen ve kalben ikna olsalar da artık kanıksanmış olanın yerine yeniyi koymayı tercih etmezler.

Bakara suresi 170. ayet-i kerimede Yüce Allah bu hakikate işaret eder: “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denildiğinde ‘Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız.’ dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!” Gördüğüne uymanın bir konfor alanı vardır. Kitle ona uyum sağlamayan bireyi en iyi ihtimalle dışlayarak yalnızlaştırır. Çoğu zaman ise dışlamakla yetinmez, onu yolundan döndürmek için şiddete dahi başvurur.

Ayet bir soruyla insanoğlunu düşünmeye sevk eder. Ya o hunharca savunduğun şey yanlışsa. Yeni diye sırt çevirdiğin, aslında dünya kurulalı beri süre gelen şaşmaz hakikatin ta kendisiyse.

Toplumsal kabuller, yaşam pratikleri de böyle değil midir? Bir şeyin uzun süredir var olması, atalardan miras kalması o şeyi doğru kılabilir mi? Doğu’dan Batı’ya, Asya’dan Avrupa’ya geçmişte büyük bir mesele hâline gelen, onur ve izzetin temsili olarak görülen kan davalarını ele alalım. Yüzyıllardır varlığını sürdürmesi, bütün bir toplumu sindirmesi bu çağ dışı eylemin doğru olduğuna kanıt sayılabilir mi? Benzer şekilde inanç dünyamızı ele geçirmiş, kemikleşmiş uygulamalardan kaçının hakikatte yeri olduğunu iddia edebiliriz?

Tam bu noktada insanlığın yeniyi masaya çıkarıp onun çehresine dikkat ve rikkatle bakması elzemdir. Yeni adı altında boyandığı renklerle insanı hakikatin yolundan çıkarmaya çalışan tuzaklar olduğu gibi, asıl itibarıyla öze dönüşü ifade etse de sırf insanlara yeni bir şey söylediği algısı oluşturduğu için dışlanan gerçekler de söz konusu olabilir. Yeninin çehresine aldanmadan onun hakikatini görüp idrak etmek büyük önem arz eder.

Hakikate giden yolda bir ölçü de arzunun kendisidir. Yeryüzünde hiçbir din yahut hiçbir öğreti arzuyu ortadan kaldırmayı hedeflemez. Arzunun kışkırtılıp insanı ele geçirmesinden çok daha vahim bir şey varsa o da arzunun yitimidir.

Arzunun saf dışı bırakılması çürümeyi beraberinde getirir. İnsanlık onu hep bir adım ileriye taşıyacak olan asli duygusundan mahrum olduğunda zaman durur, yaşam zedelenir. Kişioğlu canlılığını kaybeder. Bu nedenle ilahi dinler arzunun yok sayılmasını değil, kontrol altına alınmasını tavsiye etmiştir.

İnsanoğlu arzuladığına teveccüh gösterir, ona meyleder. İslami literatürde rağbet kavramıyla ifade edilen bu temayül ilahi kelamda hep iyi ve güzel olana yönlendirilmiştir. Arzu doğru bir kaynaktan beslendiği takdirde, hakiki menzilini bulur, yeniyi kucaklar ve toplumu geleceğe taşır. Yeni diye vasıflandırılan ve arzu duyulan şeyin niteliğine bakmak bir başka ölçü olmalıdır.

Arzulanan yeni, insanlığın ortak faydasına mıdır, ahlaki midir, yoksa sadece bir çıkar, hesap mı söz konusudur? Yukarıda ele aldığımız ayet-i kerimeye dönersek şayet… Arzu edilen, hürmetle ataların yolundan gitmek mi, yoksa burada sahip olunan imtiyazı ve çıkarları korumak mı söz konusu? Ve insan, çıkarlarına yeni bir kaftan giydirerek bütün insanlara insanlıkta kardeş olduklarını deklare eden ilahi kelama sırt mı çeviriyor?

İnsanoğlu heva ve heveslerini kontrol altına aldığı, her meseleye aklıselim ile yaklaştığı ve bilhassa edindiği bilgi ya da içine doğduğu yaşamla yetinmeyip o bilginin kaynağı, o yaşamın niteliği üzerine düşündüğü takdirde küçük savrulmalar yaşasa dahi hakikate giden yolda kalacak, yeninin çehresine aldanmayacak, sadece kendini değil toplumu da iyi ve güzele yönlendirme cesaretini gösterecektir.