YARINKİ DÜNYANIN ALACAKARANLIĞI


Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU
İtalya Milano Din Hizmetleri Ataşesi


Yarının dünyasının yapay zekâ, robotik, teknik ve teknolojik gelişmeler üzerinden yeterince tartışıldığını düşünüyorum. Ancak meseleye yalnızca bu pencereden bakarak bir gelecek tahmininde bulunmanın henüz tamamlanmamış bir tablo görüntüsü sunacağı uyarısını da yapmak isterim. Geleceğin dünyasına dair bütüncül bir kavrayış ortaya koyabilmek, derinlerine nüfuz edebilmek daha başka unsurların analizini de zorunlu kılar. Bu çerçevede, öncelikle, bir tespitimi izninizle paylaşmak isterim: Hâlihazırdaki dünyamız eşitsizliği, adaletsizliği ve ilerlemeyi baş tacı eden art niyetli bir sistemin gölgesinde, maddi refahın yeryüzü nüfusunun fevkalâde küçük ama bir o kadar mutlu azınlığının elinde toplandığı karanlık bir meçhule doğru yelken açmış vaziyettedir. Hızlı ekonomik büyüme ve daha fazla kazanma hırsı yalnızca doğada değil, aynı zamanda insanın mayasında da derin bir kirlenme ve tahribata sebep oldu. Bu sebeple yarının dünya manzarasına dair gerçekçi bir analiz için başta siyaset, ekonomi, din, kültür ve toplumsal hayat olmak üzere, birbiriyle gizli ve aşikâr ilişkileri olan konuların da samimi ve tarafsız bir gözle irdelenmesi zorunludur.
Puslu yarınlar
Küreselleşme adı altında sermayenin tahakkümü giderek daha da yerleşik ve yaygın hâle geliyor. Hâlihazırda süren savaşların ve çıkar çatışmalarının gölgesinde cereyan eden karşılıklı nükleer tehditleşmeler insanlığın geleceğine yönelik iyimser ümitleri söndürüyor. İnsanlık namına say say bitmeyecek pek çok olumsuzluğu burada zikretmeyi gereksiz görüyorum. Mevcut dünya ahvalinin, insanlığı gelecekte nasıl bir dünyanın beklediğine dair sorular sormayı saf, çocuksu bir konuma indirgediğini söylemeden geçemeyeceğim. Bununla birlikte ümidimi hepten kaybetmiş değilim, sizleri de toptan yeise sevk etmek istemem. Ancak isterseniz birkaç şeye birlikte karar verelim. Geleceğin ne getireceğinden emin miyiz? Ben kendi adıma kocaman bir hayır diyorum. Yarının dünyası pek puslu, dolayısıyla kesin bir belirsizlik hâkim. Peki, geleneksel toplum ve kültürün gelecekte nereye evrileceğinden; değerlerinin, kurumlarının, normlarının dış tehdit ve saldırılardan nasıl korunacağından, geleceğe nasıl akacağından, sonraki nesillere nasıl aktarılacağından emin miyiz? Açıkçası benim bu hususta da net bir cevabım yok, sizin varsa duymak isterim. Soru çok ama gelin son bir tane daha soralım. Geleceğin dünyasında, insan bedenine yönelik taciz ve hücumlardan onu koruyabileceğimize dair garantimiz var mı? Bırakın geleceği, şimdi bile bunu sağlamakta zorlandığımıza göre, bu konuda da ciddi, endişe verici güvenlik zafiyetlerimizin olduğu çok açık. O hâlde müsaadenizle şu kanaatimi paylaşmak isterim: Batılı modernitenin müptelası olduğu tarihsel ilerleme tutkusu, dijitalizme odaklanmış bir teknik ve teknoloji sarmalında doğayı zapt ve talan etme, bedeni tepeden tırnağa dönüştürme, insani davranış ve ilişki kalıplarını çökertme, dini ve kutsalı ayaklar altına alma ve nihayet, yerin altına gömdüğü binlerce nükleer silahla kabadayılanma ile kafayı bozmuş durumdadır.
Modern özgürlük:
Modern kopuş!
Makine ve bilgisayar piyasasında insanın kıymeti ve emeği kasıtlı olarak her gün bir parça daha düşüyor, değersizleşiyor. Buna mukabil, her nasılsa her yerde, “özerk bireyin yükselişi” balonu uçuruluyor. Adına “modern özgürlük” denen bu köpürtme faaliyetinin altında bireyin aidiyetlerinden soyulması ve köklerinden koparılması hedefi yatıyor. Amerikalı siyaset bilimci Patrick J. Deneen’e göre, bireye yönelik bu operasyon, esasen bir “radikal kurtuluş” teorisidir ve nihayette modern bireyi her türlü hiyerarşi, gelenek ve otoritenin denetiminden ilelebet azat etmeyi amaçlıyor. Bu kurtuluş teorisi paketiyle bireye sunulan vaatlerin neler olduğu sorusu zihinlerinizi meşgul ededursun, esasen içeriğinde görünmeyen, daha doğrusu saklı tutulan bir hedef var: İnsanlığı tepeden tırnağa yeniden şekillendirmek. Bu amaca yönelik yelpaze epey kabarık ama ben burada yalnızca birkaçını zikretmekle yetineyim: Geleneksel cinsel normların iptali ve farklı cinsel yönelimlerin teşviki; dizginsiz iştahların ve zevklerin tatminine engel kısıtlamaların ortadan kaldırılması; mazinin gölgesinden, gelenek ve göreneğin yük ve sorumluluklarından arındırılma; aile, memleket, vatan, mekân, din, ahlak, kültür bağlarından koparılma… Fazla izaha gerek var mı, ne dersiniz? Geriye ne kaldı, diye sormadan edemiyor insan. Sahte bir özgürlük vadi ile tüm toplumsal bağlarından yalıtarak aciz, cılız, yalnız, kimsesiz, korumasız, emniyetsiz bir konuma aldığı insanı yeni baştan tanımlamak ve şekillendirmek söz konusu projenin mimarları için bir çocuk oyuncağı görünümü arz ediyor. Ortada ne temiz fıtrat, maya, kimlik ve benlik kalmıştır ne de doğal yaşam alanı ve toplumsal ilişkiler. Çıkan fatura tartışmasız çok ağır. Dağılan, savrulan yalnızca insan değil, aynı zamanda insanlıktır.
Örtülü kölelik
Tarihsiz, mekânsız, inançsız -değilse bile en azından nötr- bir “özgür birey” inşası yarının “yeni” dünyası için en önemli “liberal” proje olarak güncelliğini koruyor. Her türlü sınırlama ve kısıtlamadan kurtarılmış bir “özgür” bireyin yarının dünyasında nasıl bir mevki ve işlevinin olacağı meçhul. Bununla birlikte bu birey, “bireysel bilinç” ile donatılmıştır. Artık “yalnız” biridir. Bir bakıma bencil, münzevi, geçimsiz, sırf kendini ve menfaatini düşünen, yabani tavırlı, yanında başkasını istemeyen, her şeyin en iyisini sadece kendisi için isteyen kimsedir. Bütün dünya kendi etrafında dönsün ister. Hızla sığlaşan ve rutinleşen “yeni” zamanların yeni bireyi de tüketim kapitalizminin uyaranlarıyla tek tornadan çıkmış gibi kaçınılmaz küresel bir aynılaşmaya tabidir ve o da nihayette bir “yalnız yataklı” olacaktır.
“Özgürleştirme projesi” aynı zamanda bir dünyevileştirme taktiğidir, bunun altını özellikle çizmek isterim. Tıpkı yapay zekâ ve modern teknolojinin seküler özelliği nasıl belirgin ve gizlenemez ise özgürleştirme projesinin de seküler özelliği çok aşikâr ve inkâr edilemezdir. Nihai hedefi insanoğlunu aşkın ve ilahi, evrensel ve sonsuz, kutsal ve yüce olandan uzaklaştırmak ve ilelebet unutturmaktır. Buradan hareketle vurgulamam gerekir ki bedeni, bilgisi, emeği, ilgileri, zevkleri ve ilişkileri de sermayenin denetimi ve emri altına alınan bireye sunulan özgürlük sözdedir, sahtedir. Bu özgürleştirme paketinin içinden çıkan bir “örtülü kölelik” bekler onu. Parlak, göz alıcı ambalajı içinde servis edilen “özgürlük” sloganı, gönüllü, kendiliğinden köleleşmeye dünden hazır bireyler için iyi bir tuzak yemidir. Kur’an’da, “Onlar sağır, dilsiz ve kördürler.” (Bakara, 2/18.) şeklinde ifadesini bulan ve buradaki bağlama da pekâlâ uyan bir ilgisizler, gamsızlar, tınmazlar topluluğu oluşturmak için gayet elverişli bir yemdir bu kavram. Sahip olduklarının tamamı elinden, dilinden, kalbinden, gönlünden, hafızasından usulca çalınan, çevresinden ve tüm insani bağlarından kopartılan bireyler artık örtülü köleler olmaya hazırdırlar. Birbirlerini “adam” gibi duyamazlar, konuşamazlar göremezler; meselelerini adam gibi halledemezler. Beşerî ve ilahi hakikatlere sırtlarını tamamen dönmüş vaziyette dünya nimetlerini sorumsuzca tüketir ve çılgınca eğlenirken tuhaf bir biçimde, hâlâ özgürlük naraları atmaya devam ederler. Acılara, felâketlere, yoksulluklara, sömürülere, dramlara duyarsız ama yeni tatlara, zevklere, adrenalini fırlatan çılgınlıklara her daim hazırdırlar. Kendi yerli kültüründen koparılmış, insani bağlarından arındırılmış bu bireyler, modern küresel ekonominin hazır kıta tüketim erleri olarak liberalizmin boyunduruğuna çoktan girmişlerdir. Hafızalarından mazinin izleri, kültürün ve geleneğin uygulama ve normları silinmiştir, her biri tornadan çıkmış gibidir. Kıyafetleri son moda tasarıma uygundur ve cıvıl cıvıldır fakat zihinleri, beyinleri, ilgileri ve hatta kimlikleri tek tipleşmiştir.
Alacakaranlıktaki silüet
Şimdi, yarının dünyasının alacakaranlığında silüeti görünen varlık, burada dilimiz döndüğünce tasvirine gayret sarf ettiğimiz bu insandır. Teknik ve teknolojinin bizi nerelere sürükleyebileceğini az çok tahmin ediyoruz, fakat bu alacakaranlıktaki silüet varlığın nasıl bir varlık olacağından emin değiliz. Deneen’in tabiriyle bunun, “liberalizmin çürümüş kültürel toprağı” üzerinde proje olarak tasarlanmış bir “yeni tür” olacağına dair güçlü işaretler var. Amaçsızca bir oraya bir buraya şaşkınca koşuşturan bu varlık, liberalizmin “soğuk, bürokratik ve makineleştirilmiş dünyasında bilinçli bir yeni kültür oluşturma” faaliyetlerinin figüranıdır. Daha doğrusu, ona düşen, bir kobay işlevi görmektir. Kendisine açılmış “cinsel özerklik alanında” kişisel tercihleriyle avunması ve dünya siyasetinin ve ekonomisinin nereye gittiğine, neden mesela koca bir kıtanın (Afrika’nın) sömürüldüğüne ve bunu kimlerin yaptığına burnunu sokmaması öğütlenir ona.
Karanlıktaki silüet, daha doğrusu, insanlıktan sıyrılmış suret, insanlığın geleceği adına gerçekten de ürkütücüdür. Bir kez daha vurguluyorum: Yarının dünyasını makineler üzerinden değil, ağırlıklı olarak insan üzerinden konuşmak daha gerçekçi bir resim verecektir. Peki, geleceğin dünyasındaki bu varoluşsal belirsizliği önleyici tedbirleri şimdi alabilir mi insanlık? Neden olmasın, hiçbir şey için geç değil. Ancak bir şeyin farkında olalım: İnsani hasletlerin terki pahasına inatla sürdürülen ilerleme ideali insanlığı tıkanma noktasına getirmiştir. Birilerinin ilerlemesi ya da gelecekte de var olması, diğerlerinin (ezici çoğunluk) gerilemesi, daha doğrusu yok olması, neslinin tükenmesi anlamı taşıyorsa insanı konuşmak elzemdir, acil meseledir. Yoksa yarınki dünyanın alacakaranlığında el yordamıyla yol bulmaya ve nefes almaya çalışmak kaçınılmaz bir son olacaktır.
O hâlde, küresel ilerlemeye(!) değil, küresel sağduyuya ihtiyacımız var.