YARIM KALMIŞ HİKÂYELER

Zeynep DEMİR

Son günlerde hep aynı rüyayı görüyordu; uzun loş koridorlar, gıcırdayan ranzalar, pencereyi tıklatan ihtiyar meşe ve belli belirsiz kulağına çalınan hıçkırıklar. Geçmişin tozlu raflarından birine kaldırdığını düşündüğü hatıralar şimdi yerlerinden sökün ediyor, göğsünü sıkıştıran kasvet geceyi kırk yerinden bölüyordu. Üst üste kan ter içinde uyandığı gecelerin birinde eşi Selma, elini şefkatle alnına koymuş, “Hasta mısın, ateşin de yok, neyin var böyle?” diyerek içinde debelenip durduğu kuyuya bir ışık yakmıştı. Fakat Halim’im o ışığın peşinden gidecek mecali yoktu. Önce içindeki karanlıkla, kuyunun yüzünde bir belirip bir kaybolan gölgelerle, kısaca geçmişiyle yüzleşmeliydi.
Bir rüyanın ardından gitti Halim. Ardına düştüğü rüya, büyüdü çoğaldı. Her defasında bir başka detay, bir başka sahne eklendi. İçinde yürüdüğü binayı dışından gördü, avluya bir araba yanaştı. Gök mavisi, gıcır gıcır bir araba. Vitrinlerde görüp belki bu bayram hayırsever bir teyze bize aynısından getirir diye Allah’a her akşam dua ettikleri o arabalardan. İçinden bir adam ve bir kadın indi. Yüzlerinde hem neşe hem mahcubiyet. Onlara doğru koşan bütün çocuklara karşı mahcuplar çünkü. Saçlarını taramış, buklelerine iki kırmızı fiyonk konduran şu küçük kıza karşı mesela. Yahut giymeye kıyamadığı lacivert takımları üzerine çeken, büyümüş de küçülmüş dedikleri cinsten bir ağırbaşlılıkla ellerini öpen şu altı yaşlarındaki oğlana. Hepsinin içinde aynı hayal, sıcak bir yuvanın, dumanı üstünde bir çorbanın, tavanından renkli ampullerin sarktığı bir odanın hayali. Ama sadece biri, onca çocuktan, onca yetimden, onca terk edilmişliklerden sadece biri kavuşacak bu hayale. Yeryüzü böylesi bir mahcubiyete tekrar tekrar tanık olacak. Bütün o kimsesiz çocuklar giden arkadaşlarını coşkuyla uğurlarken hayal kırıklarına basacak minik ayakları. Halim de onlarca kez yaşamıştı bu duyguyu, gidenin ardından bakan çocukların arasındaydı gözleri. Bir gün onun da bir anne bulacağına dair ümidini yitirmişti. Belki de bu yüzden o mavi arabaya da, içinden inen yeşil başörtülü kadına da öyle uzaktan bakmış, diğer çocuklar gibi sevinç ve umutla koşuşturmamıştı.
Halim, bütün gün art arda gördüğü rüyaları düşünüyor, ne işe ne de ailesine kendini verebiliyordu. Çalıştığı hukuk bürosuna biraz dinlenmek istediğini söyleyerek işleri diğer avukat arkadaşlarına devretti. Eşi her zamanki gibi anlayışlı ve sevecendi. Halim bu belirsizlikle daha fazla baş edemeyeceğini biliyordu. Yaz tatiline birkaç hafta kalmıştı, eşini ve çocuklarını kayınvalidesinin yanına gönderecek, o da bu zaman zarfında çocukluğuna, Eskişehir’e gidecekti. Eşi, Halim’i anlayışla karşıladı.
“Annenin haberi var mı?” dedi sadece.
“Onu incitmek istemiyorum. Biliyorsun babamı kaybettikten sonra iyice hassaslaştı.”
“Bence söylemelisin. Bir gün geldiğin yeri öğrenmek isteyecektin. Bu en doğal hakkın. Emin ol anlayışla karşılayacaktır.”
Selma’nın dediği gibi oldu. Annesi Hümeyra Hanım, kalbinde büyüttüğü oğlunu her zamanki gibi bağrına bastı. “Bir gün kendini aramak isteyeceğini biliyordum,” dedi. “Er ya da geç… Çocukluk insanın ana vatanıymış. İnsan vatansız büyüyebilir mi? Bak koca adam oldun ama o kapanmamış yaralar kendini hatırlattı.”
Oğlunun elinden tutup babasının çalışma odasına götürdü, eşinin vefatının ardından bu odaya dokunmamış, hatırasını yaşatmaya devam etmişti. Kitaplığın içinden küçük bir sandık çıkarttı. Oğluna uzattı. “Çocuk Esirgeme Kurumunun seninle ilgili tuttuğu bütün evraklar burada.” dedi, “Hepsi bu kadar, keşke elimden daha fazlası gelse.”
Halim dosyaları çantasına yerleştirdi. Yaz tatilinin başlamasıyla eşi ve çocukları memleketlerine gitti. O da Eskişehir’in yolunu tuttu. Şimdilerde artık çocuklar koca koca binalarda değil, sevgi evi yahut çocuk evleri dedikleri apartman dairelerinde yaşıyorlarmış. Yetim kardeşleri adına pek sevindi. Yine de bir kez daha görmek istedi kaldığı yurdu. Eski canlılığını yitirmiş, bahçesinde yabani otlar bitmişti. İhtiyar bir bekçi başını bekliyordu. Yanına vardı, karşılıklı gazoz içtiler. Pek bir bilgisi yoktu bekçinin. Çocuklar evlere nakledilince bina boş kalmıştı, o da göz kulak oluyordu. İki yıl önce almıştı bekçilik görevini. Ama isterse eski bekçinin adresini verebilirdi.
Halim çok sevindi bu işe. Demek Abdürrahim Amca hayatta, diye geçirdi içinden. Adresi bir kâğıda yazıp şehrin uzak mahallelerine doğru yola koyuldu. Abdurrahman Amca’yı beli bükülmüş ama zihni gayet dinç buldu. Eski günlerden konuştular. “Yavrum, seni bırakan ana babanı arıyorsan eğer…” dedi Abdurrahman Amca, “Seni daha kundaktayken iki polis getirmişti evladım, ne bir mektup ne bir iz…”
Halim, Abdurrahman Amca’nın ihtiyarlığın bal mumu ile kapladığı elini tuttu. “Gelme nedenim başka…” dedi. Ona gördüğü rüyaları, duyduğu ardı arkası kesilmeyen hıçkırıkları anlattı. Kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, bir yüz, bir isim canlanmıyordu zihninde. Ama emindi, ardında yarım bir hikâye bırakmıştı. İşte onun için dönmüştü Halim. Kimdi o ağlayan çocuk? Yıllar sonra ne olmuştu da kendini hatırlatmıştı. Abdürrahim Amca uzaklara daldı, “Senin peşinden ayrılmayan bir çocuk vardı.” dedi, “Zayıf, esmer yüzlü. Sen gidince haftalarca kimseyle konuşmamış, aşçı Hafize Hanım, bu oğlan pek bir şey de yemiyor, hasta olacak üzüntüden, diye pek kederlenmişti. Adı Kemal miydi, Kamil mi… Dur ya Kenan’dı adı. Hatırladın mı?”
Halim bu isme aşinaydı ama yine de yüzünü hatırına getirememişti Kenan’ın. Zaten onca yıl olmuş, nereden bulacak, izini nasıl sürecek, bilmiyordu. Yine de birkaç gün kalmayı düşünüyordu Eskişehir’de. Biraz etrafta dolaştı, anılarını tazeledi. Her gün uğradı eski yurduna. Bekçiden izin alıp koridorlarını dolaştı. Artık çocuk cıvıltılarından yoksun bahçesinde, kaşık çatal sesleri duyulmayan yemekhanesinde gezindi.
Rüyalarında aynı hıçkırık seslerini duymaya devam ediyordu. Sesler giderek yaklaşıyor, kimi zaman minik ayak sesleri de ona eşlik ediyordu. Bir sabah zihninde Kenan’ın pencereden hüzünle bakan görüntüsü canlandı. Her şeyi hatırlıyordu. Abdurrahman Amca’nın dediği gibi, Kenan onun en yakın arkadaşıydı. Aynı yaşta olmalarına rağmen ufak tefek bu oğlan çocuğu Halim’i kendine ağabey bilmişti. Yemeğe onunla iner, bahçede onunla top koştururdu. Halim’i evlatlık alacaklarını, abisinden ayrılacağını duyduğunda bütün gece ağlamıştı. Halim zar zor teselli etmişti onu. “Korkma,” diyordu, “seni ziyarete geleceğim, sen de beni görmeye gelirsin, her zaman yanında olacağım senin, en zor gününde yanında olacağım, söz veriyorum, kardeşlik sözü…”
Halim hangi hikâyenin yarım kaldığını biliyordu artık. Kenan’ı bulmalıydı. Çocuk Esirgeme Kurumuna başvurdu, polislerle görüştü, yurttan ne zaman çıktığını, nerede yaşadığını sordu soruşturdu. Eskişehir’deydi Kenan. Devlet desteğiyle özel bir şirkette işe girmişti. İş yerine uğradı. Kenan Usta, bir kaza geçirdi altı aydır evinde, mahkemelik üstelik, dediler. İş yerinden ev adresini aldı Kenan’ın. İki eski dost hasretle kucaklaştılar. Evlenmiş Kenan, iki de oğlu olmuş. Aranan bir ustaymış, o kaza olmasaymış eğer… Kenan hikâyesini sayıp döktü. Şimdi mahkemelikmiş çalıştığı şirketle. Kenan’ın kaç defa uyarmasına rağmen bakımlarını yaptırmamışlar makinelerin. Bir gün biri elini kaptırsa vebalini nasıl ödeyeceksiniz, demiş Kenan. Bir hafta geçmemiş ki o korktuğu şey başına gelmiş. Halim, Kenan’ın sargılı eline baktı.
“Tedavini üstlendiler mi bari?”
“Üstlendiler ağabey. En iyi hastaneye yatırdılar. En iyi doktorları buldular. Bütün bunlar sus payı. Ben bir daha eskisi gibi çalışamazsam nasıl geçinirim? İşi mahkemeye taşıyacağımı, şirketin ihmali olduğunu söylediğimde onlar da gerçek yüzünü gösterdi. Bir daha adımımı atamadım o özel hastaneye. Allah devletimizden razı olsun. Devlet hastanesine gidip geliyorum artık. Doktorlarımız da çok iyi. Ama uzun süre fizik tedavi gerekecekmiş, bir yıl sürermiş eski gücümü toparlamam. Koca bir yıl. Çok bir şey istemedim ki şirketten. Beni bir yıl geçindirecek kadar bir para. Onlar için çerez parası.”
“Avukatın ne diyor bu işe?”
“Ne avukatı Halim ağabey. Biz senin gibi ana baba sahibi olmadık ki… Kimsesiz büyüdük. Elde avuçta birikintimiz de yok. Barodan bir avukat verdiler, gencecik oğlan. Karşı tarafın avukatlarını görsen, hepsi kelli felli adam. Adalete güvenimiz sonsuz elbet, Türk hâkimleri bu haksızlığa dur diyecektir. Ama hani cevval bir avukatım olaydı, aylarca mahkeme kapılarına gidip gelmezdim, hızlıca çözerdi bu meseleyi.”
Halim, Kenan’a eğer isterse davasına bakabilecek iyi bir avukat tanıdığını söyledi. Kendi de avukattı lakin iş hukuku daha özel bir alandı, Kenan’ın meselesini işin uzmanına bırakmak istiyordu. Hemen çalıştığı bürodan arkadaşını aradı. Kenan’a “Merak etme, kardeşim,” dedi. “inşallah el birliğiyle hakkın olanı alacağız. Sen iyileşmeye bak.”
Kenan, “Biliyordum,” dedi bir yandan yaş dolan gözlerini silerken, “bir gün geleceğini biliyordum, belki en zor anımda, başım dara düştüğünde ama muhakkak gelecektin, unutmayacaktın yetimhane kardeşini.”
İki eski dost kavuşmuş, Halim en sonunda yarım kalmış hikâyesine sahip çıkmıştı. Hiç olmadığı kadar huzurla dolmuştu içi. Daha küçük bir çocukken verdiği sözü tutmuş, kardeşim dediği Kenan’ı zor gününde yalnız bırakmamıştı.