YARIM KALAN HİKÂYE

Zeynep DEMİR

‘’Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?”

Tarkovsky’nin o eşsiz eseri Nostalghia’da, bir delinin haykırışlarında yüzümüze çarpıyordu bu sözler. İnsanlar, güzelim dünyayı ne hâle getirmişti? Savaş ve yoksulluk, açlık ve sefalet… Bütün bunların karşısında bitmek bilmeyen bir vurdumduymazlık. İnsanlar, yanı başında yaşanan acılara bigâne kalabiliyor, ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. “Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz.” diyordu sonra o adam. Peki neredeydik bir zamanlar? Çocukluğumuzun korunaklı sığınağında mı, nostaljinin güvenli limanında mı? Bir şeyleri özlediğimiz muhakkaktı. Suları kirletmeden, doğayı ve insanı hırpalamadan, et ve kemikten olduğumuzu, topraktan gelip bir gün yine ona döneceğimizi hatırlayarak özümüze dönmeliydik. Hırslarımızdan sıyrılmalı, diğerkâmlığın huzur veren limanına yanaştırmalıydık mavnamızı. Açık denizlerden korkmasak da erdemlerden örülü bir tersane inşa etmeliydik kendimize. Yenilenmek, eksiğimizi, gediğimizi kapatarak, tazelenerek bir kez daha yola çıkmak, engin denizlere açılmak için.

Kimimizin bahanesi vardı. Bahanelerin konforuna sığınmak vicdanımızı rahatlıyordu belki de. Büyük adımlar hayal etsek de küçük ayaklarımız güç yetiremiyordu o adımları atmaya. Ellerimiz hayat yolunda savrulan lokomotifi bir çırpıda yeniden oturtamıyordu rayına. Bir başımıza ne yapabilirdik? Ne değişecekti sanki? O koca devletleri durdurmaya, savaşları bitirmeye ne kadar çabalarsak çabalayalım, birileri yine felaketlerin ocağını harlayacaktı nihayetinde. Ama ne diyordu bize utanmamız gerektiğini söyleyen o adam: “Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır.”

İşte bu, demişti içimdeki ses. Büyük değişimler küçük farklarla mümkün olur. Belki benim minik ellerim dünyanın bütün yaralarını saramaz, her acıya merhem süremez, akan her gözyaşını silemez. Fakat karınca misali attığım her adımda bir parça su taşıyabilirim dünyanın yürek yangınına. Damla damla büyütürüm içimdeki iyiliği. İyi insanlarla kol kola girerek yürürüm bu yolda. Rabbim de kapılar açar elbet, azımı çok eder. Hem insan insanın yurdu değil midir? Bir insana yurt olmak az şey midir? Tek bir iyilik halka halka büyüyüp çoğalmaz mı? Rabbim de böyle buyurmuyor muydu üstelik: “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir.” Zerre deyip geçmemek lazımdı öyleyse. Rabbimin gördüğünü bilerek o zerrenin gücüne inanmalıydı insan.

Bu düşüncelerle harmanlanmışken zihnim, karşıma çıkmıştı Nihat Amca. Tatlı dili, mütebessim çehresiyle her sabah geçtiğim sokakta onu görmüş, belki o an anlamamış fakat ilerleyen günlerde onu yoluma çıkaran Rabbime hamdetmiştim. Çakı gibiydi. İhtiyar delikanlı diye takılırdık kendisine. Ne de olsa asker adam. Ömrü boyunca neler görmüş, neler yaşamış. Dağ başlarında karakol nöbetlerinden, şehirde ordu evlerine kadar karış karış gezmiş ülkemizi.

Nihat Amca’da beni en çok etkileyen merhametiydi. O, her şeye, herkese merhamet eden bir insandı. Daldaki kuşa, sokaktaki kediye, insana ve doğaya… Eşyaya hürmeti vardı. Onun eşyaya dokunuşunda, onu kullanışında bile bu merhametin izlerini sürebilirdiniz. Parklarda bahçelerde güzel bir çiçek görüp de koparan çocukları tatlı diliyle uyarırdı. “Evladım,” derdi “bu çiçeği beğenirsen koparırsın ama gerçekten seversen onu sularsın. Hem istemez misin güzelliğini sadece sana değil bu parktan geçen herkese sunsun.” Onun sözü kalplere hemen tesir ederdi. Gençleri, çocukları kolayca ikna ederdi. Sözün gücünden öte bu sözleri o söylediği için, kelimeler onun dudaklarından döküldüğü için bu kadar etkileyici olduğunu düşünürdüm. Nice delikanlıyı peşine katıp camiye alıştırdığına, zorda olana, iş arayana yardım eli uzattığına şahit oldum. “Bizimki dünyanın karanlığa yakılmış cılız bir çerağ.” derdi. Büyük işler başarmak için küçük ayrıntıların peşinden koşmayı ondan öğrendim.

Soğuk savaş yıllarının yerini sıcak çatışmalara bıraktığı, komşularımızın evlerine, yuvalarına ateş düştüğü yıllarda, savaştan kaçıp gelen, eşini babasını toprağa veren insanlara elinden geldiğince yardımcı olabilmek için kolları sıvamıştı. Hem mahallelinin ona olan hürmetini hem eski silah arkadaşlarının saygısını bu hayır işlerine katık etmiş, kısa sürede insanları iyilik yolunda bir araya getirmişti. İnsanımız da az çok demeden karınca kararınca destek olmuştu Nihat Amca’ya.

O ihtiyar çağında bıkmadan usanmadan yükünü omuzlanır, kimi zaman erzak kimi zaman üç beş parça eşya kimi zaman da çocuklar için şeker çikolata taşır, karın soğuğu, yazın sıcağı demez yüksünmeden ev ev dolaşırdı. Bir gün “Nihat Amca,” dedim. “kendini çok yoruyorsun. Biz ilgilenelim yahut bir şekilde bu malzemeleri ulaştırırız. Senin yola düşmene gerek var mı?” O tatlı yüzü mahzunlaştı. “Cancağazım,” dedi. “siz o insanların sadece bizim verdiğimiz bir lokma ekmeğe, üç beş parça eşyaya mı ihtiyacı var sanıyorsunuz. Onların asıl ihtiyacı bizim insanlığımızadır. Bizim yapmamız gereken, hâllerini hatırlarını sormamız, evlerinde onca yokluğa rağmen ikram ettikleri acı kahveyi sohbetimizle bal eylememizdir. Onlara değer verdiğimizi, din kardeşleri olduğumuzu görmeleridir asıl olan. Maddiyat işin sadece zahirî boyutu. O insanların insanlığa olan inancını tazelemek gerek şimdi. Evleri ocakları yıkılmış, göğün maviliğine bombaların kızıllığı çalınmış, insanların en korkunç yüzlerini görmüşler. Savaşı ve sefaleti iliklerine kadar yaşamışlar. İnsana olan inançları zedelenmiş. İnsan, kimsesizliğini bir arayanı soranı olmadığında, derdini, sıkıntısını dinleyecek bir dost bulamadığında anlar.” Anladım ki kimsesizin kimsesi olmak sadece bir hesap numarasına bağış göndermek, maddi gücün ölçüsünde infak etmek değilmiş. Yüksünmeden erinmeden o kapıya gitmek, bütün o sefalete rağmen misafirleri olmak, onlarla vakit geçirmek, onlara değer verdiğini göstermekmiş kimsesize el uzatmak.

Vakit buldukça Nihat Amca’yla birlikte ben de gidip gelmeye başladım şehrimizin yoksul semtlerine. Nihat Amca yine ön ayak oldu, gittiğimiz yerde gençleri bir araya getirdi mahalle kahvesinde. Beni tanıttı önce. “Osman evladım da bir ağabeyinizdir artık.” dedi. “Hem okumuş adamdır, mühendislik fakültesi son sınıfta. Fırsat buldukça ziyaretinize de gelecek. Eğitim konusunda danışmak isterseniz sorularınızı cevaplayacak. Hem çok hoş sohbettir haa. Kitap kurdudur, mirikelamdır…” Kahvede gençlerle oturdum. Çoğu daha lise çağında. Şimdilik eğitimlerine ara vermişler. Aralarında Türkçeyi daha iyi öğrenip hemen iş bulma telaşına düşenler var. Babaları vefat etmiş, anneleri ve kardeşleriyle kâh binek sırtında kâh yürüyerek onca yoldan gelmişler. Bir iş bulup ailelerine bakma derdine düşmüşler genç yaşlarında. Birkaçı ise bütün dünyaya öfkeli. Biz de dâhil. Öyle kırgın ve küskünler ki… Bu öfkenin ardında gizli yaraları görebiliyor insan. Büyükler daha metanetli. Kadınlar, çocukları için pervane. İhtiyarlar ise her şeyi derin bir sükûnet içinde karşılıyor. Çocuklar bir şekerin o leziz tadında, uçan bir balonun özgürce göğe yükselişinde bütün dertleri kederleri unutuveriyor.

Çocuklar “Şeker Dede” diye koşuşturuyor Nihat Amca’nın ardından. Nicedir tanırım soy isminin Şeker olduğunu bu vesileyle öğreniyorum. Ne de güzel yakışıyor o isim Nihat Amca’ya. Ağzı şeker dili şeker, gönlü şeker sözü şeker… Başka türlüsü de olamazdı diyor insan o sahneyi görünce. Yazın seyyar salıncak tutup bir iki tezgâh ayarlıyoruz eşten dosttan. Pamuk şeker, közde mısır… Dört bir yanı balonlarla süslüyoruz. Mahallemizdeki teyzeler nefis börekleriyle şenlendiriyor bu hazırlığımızı. Sonra bir servis ayarlayıp bu defa biz misafir ediyoruz komşularımızı. Mahallemizde şenlik var diyoruz hep birlikte. Çocuklar sevinçle koşturuyor, ihtiyarlar çaylarını yudumlarken dostane gülümsüyor.

Küçük bir kız çocuğu ceketinin eteklerinden çekiştiriyor Nihat Amca’yı. Konuşmuyor. Sadece o koca gözlerindeki hüzünle anlatıyor derdini. Bir bebek çıkıyor Nihat Amca’nın çantasından. O hüzün yumuşuyor. Ablası geliyor küçük kızın ardından. Gözleri boncuk boncuk yaş. “Babam,” diyor. “kardeşimin doğum günüydü de… Bebek, bebek alacaktı. Almış da. Öldüğünde elindeydi bebek.” O an yüreğimin nasıl yandığını hissediyorum. Hava bombardımanına ansızın yakalanan, küçük kızına aldığı bebek ellerindeyken can veren o babanın hâli geliyor gözlerimin önüne. Küçük kız babasını o hâlde görünce bir daha konuşmuyor. İçine çekiliyor sesi. Kana bulanmış bir oyuncak bebeğin sarı saçlarında asılı kalıyor çocukluğu. Allah’ım nasıl bir imtihandır bu, diyorum. “Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?” diye yineliyor bir kez daha içimdeki ses.

Şimdi Nihat Amca yok. Sevgi dolu kalbi üst üste gelen krizlere dayanamadı. Önce hasta düştü ardından emanetini Rabbine teslim etti. Yüreğine dokunduğu, merhametle yaklaştığı yüzlerce insan katıldı cenaze merasimine. Mahallemizin sevgili Âdem Hoca’sı da “Kaç yıllık imamım böyle mahşerî bir kalabalıkta ilk defa cenaze namazı kıldırdım.” dedi, Nihat Amca’nın ardından. Çocuklar saf tuttu Şeker Dedelerinin cenazesinde. Hep bir ağızdan haklarını helal ettiler dedelerine.

Nihat Amca, o çocuklara hikâyeler anlatır, her biriyle tek tek ilgilenirdi. Kimi zaman hikâyedeki bir kahramanı canlandırır kimi zaman masaldaki bir hayvanın taklidini yapar çevresindeki herkesi, en çok da çocukları güldürürdü. O gitti ama ardında bıraktığı dostları hikâyenin yarım kalmasına izin vermedi. Emekli silah arkadaşlarından mahalleliye, yıllardır yardım elini uzattığı eş dosttan onu hiç tanımasa da çabasını başkalarından dinleyip hayranlık besleyen insanlara herkes bu hikâyeye can suyu taşıdı.