YARGI

Ali Necip Erdoğan

Yargı, hukuku devlet güvencesinde millet adına işleten, uyuşmazlıkları çözüp karara bağlayan bağımsız mercidir. Anayasa’da, “Yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” denilir. Bağımsız, yani herhangi bir bağı olmayan, kimseden emir almayan ve taraf tutmayan anlamına gelir. Yargıdan söz edebilmek için bir adalet mekanizmasına ihtiyaç vardır. Bu mekanizma devlet, anayasa, yasalar, mahkemeler, savcılar, hâkimler, avukatlar, davacı ve davalıdan oluşur.

Hukuk, hakkın çoğuludur ve haklar anlamına gelir. Simon Weil, hukuku ayakta tutacak bir güç olmadığında haklar anlamını yitirir, der. Hukuku devlet ayakta tutar. Yargı; delilleri, tanıkları dikkate alarak yasaları işletir, haklıyı haksızdan ayırır ve millet adına bir karar vererek tartışmaları kestirip atar. İşte bu kestirip atma nedeniyle bu mekanizmaya “yargı” denilir. Zira yargı, yarmayı/kesmeyi sağlayan alettir. İkiye bölen ve bölünenlerden birine geçerlilik tanıyarak diğerini atan demektir.

Yargıyı sözlükler, kişinin bir şey konusunda olumlu ya da olumsuz düşünce söylemesi; düşünme, kavrama, karşılaştırma, değerlendirme gibi yollara başvurularak kişi, durum ya da nesnelerin eleştirici bir biçimde değerlendirilmesi, hüküm, şeklinde tanımlıyor. Bu tanıma baktığımızda yargısız yaşayamayacağımızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü insan yargıda bulunmadan ilerleyemiyor. Karar vererek, tercihler yaparak kendi hayat hattını, böylelikle de hayatını inşa ediyor.

Yargı gücü, hayat seyrimizin rotasını belirleyebilme gücüdür. Rotayı belirlemede yargının kriterlerini bize kim verir? Öncelikle içinde yaşadığımız kültür, üzerinde yaşadığımız dünyanın şekillendirdiği zihnimiz, bilim, sanat, din, edebiyat ve hukuk birikimimiz verir. Daha sonra hayal gücümüz ve aklımız. Yargımız yolumuza çıkan her şeyi ikiye böler. Biz bölünenlerden birini tercih eder, diğerini dışta bırakırız. Böylece öznelliğimizi inşa ederiz.

Dünyayı döndüren kelimelerin en önemlilerinden biridir yargı. Yargı kelimesini anlam alanıyla ve tüm yönleriyle ortadan on saniyeliğine kaldırsak hepimizi ve her şeyi yok etmiş oluruz. Bu tıpkı oksijenin on saniyeliğine ortadan kaldırılması gibidir. On saniye nefesimizi tutabiliriz ve böylelikle hiç kimseye bir şey olmaz diye düşünebiliriz. Fakat hücrelerimizde, kanımızda, iç organlarımızda bulunan oksijenin on saniyelik yokluğu bizi ve içinde oksijen olan her şeyi anında küle çevirir. İşte yargının yokluğu da aynı etkiyi yapar. Yargılarımızı erteleyebiliriz ki bu da bir tür karardır (erteleme kararı) fakat yargıyı ortadan kaldıramayız.

“Bu yaptığın doğrudur ya da yanlıştır.” dediğimizde bir yargıda bulunuruz ve bu yargı, kaynağını yasadan, ilkeden, kuraldan ve etikten alır. Fakat “Bu güzeldir.” dediğimizde yasaya, ilkeye, kurala bağlı olmadan bir yargıya varırız. Buna “yargı gücü” ya da “yargı yetisi” denir. Kant, yargı gücünü zihinle akıl arasına yerleştirir. Yargı gücü, özelden genele (evrensele) uzanır. Böylelikle hayal gücüyle birlikte yargı gücü sentez yapabilir, bilgileri deneyime açık hâle getirir yani deneyimlemeyi mümkün kılar. Kant hayal gücünü “üretici mekanizma” olarak konumlandırır. Ona göre hayal gücü aşkın bir yetidir, bu anlamda bilgi üreten bir kaynaktır. Bu aynı zamanda bir insanın keşif yapmasını ve bu keşfinin uygulanmasını, tecrübe edilmesini sağlayan şeydir. Bütün bilim insanları, kâşifler, mucitler önce hayal eder.

Yargı gücü ile ulaşılan sentez gözlemden, deneyimden ve kavramlardan elde edilen sentez değildir. Saf sentezdir. Kant, “saf” akıl demekle aslında içinde yaşadığımız dünyanın bize dayattığı akla karşı nötr kalmayı anlatır. İslam dininde aklıselim şeklinde nitelendirilen akıl gibidir. Sadece olaylar arasındaki neden sonuç ilişkisine bakıp anlam yüklememeyi, görünenden yani zahirden anlamlar çıkarmamayı ifade eder. Rasyonel olanın karşısına rasyonel olmayanı, aşkın olanı yani inancı koymayı ve neden sonuç ilişkisinden bağımsızlaşmayı kasteder. Tefekkürü önceler. Hikmet kavramıyla yakın ilişkilidir.

Sadece görünene odaklanmamak, onun ardında gizlenmiş şeylere de nazarı dikkatle bakmak gerekir. Çünkü bu, kişinin kendi aklını kullanması için imkân doğurur. Bu yüzden “Aklını kullanmaya cesaret et.” der. Gözlemlerden ve tecrübelerden elde ettiğimiz bilgileri neden sonuç zincirinden bağımsız olarak işlemeye ve aşkın olanla bağ kurmaya yönlendirmek anlamına gelir. Sentetik (yapay, üretilmiş) olandan hareketle gerçek olana, değişmez olana ulaşmanın yoludur bu. Böylelikle kendisine özne olduğunu hissettiren yanılsamalardan, yanılgılardan, kanmalardan kurtulan kişi, asıl amacına yönelerek fiillerini “gerçek fiil”e dönüştürür. Aşkın olanla bağ kurmayan kişi, gerçek özne değildir sadece özne hissi veren fiiller üretir ki bunlar malayani, boş, bir amaca yönelik olmayan fiillerdir. Kişiyi oyalar ve kişinin kendini gerçekleştirmesini engeller. Bir amaca yönelik olmayan fiiller kişiyi özne kılmadığı gibi belirleyemez de. Ama amaca yönelik fiiller yani semeresi olan, aşkın olanla bağ kuran fiiller kişiyi gerçek özne kılar ve belirler, kişiye karakter verir. Semeresi olan fiiller söz konusu olduğunda kişi, olaylar arasındaki neden sonuç ilişkisini kendine özgüleyebilir. Erdemli bir hayatın mümessili olabilir.

O zaman, olaylar arasındaki neden sonuç zincirinin kanıtlanma gerekliliği ortadan kalkar. Zira gözlem ve tecrübelerden kaynaklanan bilgi, kullanım değeri bakımından kişiye özgüdür. Her fiil, kişinin kendisine özgüdür ve yapaylık taşımaz. Üstelik kişi kendisini neden sonuç zincirine bağlı görmeyeceği gibi ona anlamlar da yüklemez. Burada işin içinde olan ve görünmeyen şey “nesne”dir. Kant, bilginin nesnesinden yola çıkmaz, bizzat nesneden yola çıkar ve nesnede olanın “ne” olduğunu sorgular.

“Tanrı yoksa ben kimin yüzbaşısıyım?” diye sorar Dostoyevski’nin kahramanlarından biri, Tanrı’nın varlığını/yokluğunu tartışan gençlere. Bu kendi varlığının anlamını inandığı Tanrı’da arayan bir insanın serzenişidir. Çünkü özne daima bir “şey”in öznesidir. Nesne yahut fiille kurduğu bağ onu özne yapar. Yüzbaşı da Tanrı ile kurduğu bağ ile eylemlerini bir zemine oturtmuş ancak o zaman özne olmuştur. Yargıda bulunmanın zorunlu koşulu “bilmek”, bilmenin zorunlu koşulu da nesneyle bağ kurmaktır. Nesneyle kurulan bağ, nesnenin yönlendirmesiyle oluşan bağıntıdır. Ardından eylem/tepki gelir.

Nesne ister doğada doğal hâliyle bulunsun isterse imal edilmiş olsun her durumda biçimlendirilmiştir. Bu yüzden nesneyle bağ kurulduğunda nesnedeki bilgiyi sentez olarak yani hazır olarak buluruz. Nesneden alınan duyum, ondaki hazır sentez nedeniyle öznenin tepki vermesine neden olur. Bu tepki/eylem kişiyi hem özneleştirir. Yani bu tepkiyi vermek için nesnenin varlığı zorunludur. Ayrıca bu tepki, nesnenin yönlendirmesiyle verilen tepki olduğundan, bu tepki nedeniyle düşünme mümkün olur. Kısaca tepki düşünmeye sevk eder. Verilen tepki insanı “düşünen özne” konumuna yükseltir. Tepki kişinin bizzat öz etkinliğidir.

Kant, “Önceden kendimizin bağlayıp birleştirmediği hiçbir şeyi nesnede bağlanıp birleştirilmiş olarak bulamayız.” diyor. İşte bu “bağlayıp birleştirme” eylemi öğrenilmiş bir şeydir. İçinde bulunduğumuz yapı tarafından gerek deneyim gerekse gözlem yoluyla elde edilir. Bunu nesnede “bağlanıp birleştirilmiş” olarak bulmak, deneyimlerin ve gözlemlerin şekillendirdiği zihnin algılama, duyumsama ve yorumlama etkinliğinin, nesnede hazır bulunması anlamına gelir. İnsan zihni, içine doğduğu yapı tarafından karşılıklı etkileşimle yani çocukluktan itibaren maruz kalınan etkiler ve bu etkilere verilen tepkiler ile şekillenmiştir. Bu yüzden zihin tıpkı parmak izi gibi kişiye özeldir. Dış dünya bilgisi, yani nesnenin yönlendirmesiyle elde edilen bilgi, işte bu şekillenmiş zihne dökülür ve onun şeklini alır. Zihnin şeklini alan bilgi, aldığı şekil nedeniyle de yargıya dönüşür ve her insan için bu yargı farklıdır.

Kişide bilgi olarak her ne var ise bu bilgi nesnede hem nesnenin biçimi hem de içeriği bakımından hazır sentez olarak alınıp kişiselleştirilmiştir. Bilginin kişiselleştirilmesi kendi kendini tasarlama olarak yani özneleşme olarak tezahür eder. İşte bu yüzden Kant, “her şeyin düşünülebilirliğini, kendimizin düşünülebilirliğinin bir işlevi olarak” kabul eder. Yani neyi düşünüyorsak düşünelim öncelikle ve bizatihi kendimizi düşünüyoruzdur ve hem kendimizi nesnedeki anlamla (düşündüğümüz şeyle) hem de nesnenin kendimizdeki (zihnimizdeki) anlamıyla bir ve aynı kılarak düşünüyoruzdur. Düşünce üzerine düşünmeyi de mümkün kılan işte bu imkândır. Şu hâlde kişi bir “şeyin” öznesi değilse özne değildir. İnsanı harekete geçiren ve fiili mümkün kılan da işte bu öznedir. Fiili özgün ve orijinal kılan da budur.