YALNIZLIK TOPLUMUNA KARŞIN
DAYANIŞMACI TOPLUM
Modernlik, sosyoloji literatüründe çok fazla tanımı olan bir terimdir. Modernliği daha çok onun özelliklerini ve görünümlerini ele alarak çözümlemek daha anlaşılır bir yöntemdir. Bireycilik, pozitivizm, kapitalizm, liberalizm, güvensizlik vb. olgular modernliğin bazı görünümleridir. Modernleşme, esasında sanayileşmeyle birlikte başlayan toplumsal alanda yaşanan bir dönüşümü ifade etmektedir. Artan uzmanlaşma ve iş bölümü beraberinde yoğun sermaye birikimini de getirmiş ve toplumsal ölçekte değer bunalımına neden olmuştur. Birçok araştırmacı Avrupa’da baş gösteren bu dönüşümü ve değer değişimini incelemeye başlamıştır. Daha sonra bu konular sosyoloji bilimi olarak adlandırılmıştır. Aslında bu anlamda sosyoloji, sanayileşme sonrası değişen dünyayı anlayabilmek için ortaya çıkmış bir bilim, yani modernliği inceleyen bir bilimdir. Hâl böyle olunca konunun oldukça geniş kapsamlı olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz.
Avrupa toplumlarının yaşadıkları bu dönüşümü ifade eden kavramlar diğer toplumlar içinde yavaş yavaş geçerli olmaktadır. Çünkü sanayileşmeye başlayan diğer toplumlar da benzer süreçlerden geçebilmektedir. Ancak bazı toplumların paternalist politikalar ürettiği ve kendi kültürünü ve halkını koruduklarını da görmekteyiz. Özellikle İslam toplumları olarak ifade edebileceğimiz kültürel yapılar, modern değerler karşısında daha dinamik bir tavır alabilmektedir. Şöyle ki modern bireyselci kültürün karşısına topluluk duygusunu önemseyen bir anlayışın temsilcileri olarak çıkmakta; modern yalnız yaşayan birey karşısında, aile birlikteliğini ve dayanışmacı kültürü temsil etmektedir.
İslam dininin özellikle hem geleneksel dönemlerde hem de modern dönemlerde inananlara vaaz ettiği hususların (akrabaları ziyaret, yardımlaşma, dayanışma, fitre, zekât, sadaka vb.) bir toplumsal yapılandırma ve yeniden dağıtım işlevi yürüttüğünü ifade etmek gerekir. Modern bakış açısıyla uygulanmaya çalışılan sosyal projeler ve yürütülen sosyal devlet politikaları aslında bu toplumsal yapılandırma ve yeniden dağıtım işlevini gerçekleştirmek içindir. Din kurumu geleneksel dönemlerde icra ettiği gibi doğası itibarıyla bunu zaten modern dönemlerde de yerine getirmektedir.
Bu bakış açısıyla ortaya çıkan dinî yapılanmalar, toplumsal refahın artmasında ve her türlü eşitliğin sağlanmasında gerekli olan araçları üretir ve yeniden üretir. Bu yeniden üretim bir bakıma yaşanan sosyal değişime uyum sağlama devinimidir. Teknik tabirle dinin dışsallaşmasının sonucu olarak dinin topluma yansımasıyla ortaya çıkan kurumlar ve yapılanmalar, insanoğlu için yapılması gerekenler noktasında değerlendirmelidirler. Görünüşleri ve organizasyon tipleri farklı olsa da amaç ve niyet aynıdır. Din kurumunun geleneksel dışsallaşma araçları ile modern dışsallaşma araçları bu bakımdan farklı olabilmektedir. Yani dindarlık ve dinî kurumlar, modern hayat ve onun icadı olan seküler yapılar ile yeni aidiyet düzeni tarafından yeni formlara girmeye zorlanmaktadır. Din, bu anlamda yeni formlar kazanarak modern toplumda önemli roller icra etmektedir.
Görüldüğü üzere din, insanın yalnızca belli türden davranışlarını (dinsel) kapsayan bir kurum değildir; aksine başından beri insanın hemen tüm eylemlerine şöyle ya da böyle damgasını vurmuş bir sistemdir.
Teorik olarak klasik işlevselci sosyologlar tarafından din kurumu, her zaman modern toplumun bel kemiğini oluşturmuştur. Dinin bu anlamda modernleşmeyle birlikte eskimesi ve yok olması beklenmez. Tam tersine modern toplum inşa edilecekse din kurumu gereklidir. Toplumsal değişmeler ve modern küresel devinimler göz önüne alındığında, din ve dinî kurumların modern dünyada yeri olmadığını ifade ederek dini dışlayan değerlendirmeler, makro bakış açısıyla düşünüldüğünde son derece eksik bir analizdir. Diğer taraftan, din kurumunun, bireyin davranışlarını ve sosyokültürel hayatının tamamını kapsadığını ifade etmek, her şeye dini dâhil etmek de o derece eksik bir analizdir. Sonuç itibarıyla, dini ve dinsel hayatı toplumsal gerçekliğin neresine yerleştirirsek yerleştirelim, din ve toplum sürekli bir etkileşim halindedir.
Teorik ve bilimsel araştırmalara başlayan her bilim adamı, dinin birleştirici ve düzen koyucu gücünden kaynaklanan toplumsal işlevini kolayca kabul edebilir. Ayrıca dinin, sosyal güven üzerinde olumlu etkileri olacağı da kolayca fark edilebilir. Din kurumunun yapıcı, olumlayıcı, dayanışmacı ve sosyal güveni artırıcı etkisi, kriz ve problemlerin aşılmasında etkili olmaktadır. Dinin bu anlamda topluma olan katkısı birçok farklı bağlamda ele alınabilir.
İdeal anlamda, din kurumu ve dinî yapılanmalar güven tesis etmede ve güvenin korunmasında ve sürekliliğin sağlanmasında en önemli pozitif etkenlerden birisidir. Değerlerin ve ahlaki normların oluşumunda, birincil derecede önemi olan “dinî kurumlar” güven ilişkilerinin her aşamasında önem arz etmektedir. Bireyler ve bireyler arası ilişkiler rutin dışında seyrettiği zaman, aktörün keyfiyetine binaen, bu davranışı yeniden istendik bir biçimde geri getirmek de sosyal normlar ve sosyal değerler sayesinde olmaktadır. Bu değer ve normların kaynağı da çoğunlukla din kurumu olmaktadır.
Kısa bir genelleme yapılacak olursa; din kurumunun dayanışma, yardımlaşma ve güven üzerine olan etkisi özellikle İslam dininin bireyciliği azaltıcı ve topluluk ruhunu artırıcı değerler manzumesine dair olumlu göstergeleri maddeleştirildiğinde ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır:
1- Cömertlik ve karşılıklılık ahlakı etkisi
2- Sosyal ve ahlaki davranışlardaki etkisi (kürtaj, uyuşturucu kullanımı, boşanma oranlarına etkisi, suç eylemlerine iştirakin önlenmesi)
3- Takipçilerine bu değerleri öğretmesi
4- Dinî pratiklerle topluluk ruhunu ve işbirliğini teşvik etmesi
5- Sivil toplumun inşasında ve gönüllülük faaliyetlerinde din kurumunun olumlu etkisi.
6-Yeniden dağıtım ilkelerini kurumsallaştırması (fitre, zekât, sadaka, karz-ı hasen)
7- Akrabaları ziyaret
Bu anlamda İslam dini bize hazır kalıplar sunmaktadır. Gündelik hayatta belli davranış kalıplarını bize öneren din kurumu, hazır ve kültüre içselleştirilmiş davranış örüntüleriyle, insanların hayatını pek çok anlamda kolaylaştırmaktadır. Böyle olunca ahlaki yapının üreticisi konumunda yine dinsel öğretiler olmaktadır.
Bilindiği üzere batı toplumları, bireyi merkeze alan ve bireyci olarak nitelendirilebilecek olan bir insan modelini teşvik etmektedir. Bu durum beraberinde pek çok sorunu da getirmektedir. Bu anlamda bazı kültürler kendi bireylerini güvensiz, yalnız, dayanışma ve yardımlaşma ruhundan yoksun insanlar grubu olarak yetiştirmektedir. Buna karşın doğu toplumları toplulukçu, dayanışmacı ve “biz” duygusunun hâkim olduğu grup ruhunun pekiştirildiği insan modelini teşvik etmektedir.
Bu kültürel örüntülere ve farklılıklara rağmen, İslam dini ise hem bireyci hem de toplulukçu bir din olarak karşımıza çıkmaktadır. İslam dini, bireyin özel tercihlerine imkân vermekte, cüzi irade olarak kişinin kendini gerçekleştirmesinin yolunu açmaktadır. Diğer yandan ise dayanışma, yardımlaşma ve güven duygusunun teşvik edilmesiyle de toplulukçuluk ve grup duygusunun yaygınlaşması sağlanmaktadır. Tamamıyla bireyselci toplumlarda insanlar kalabalıklar arasında yalnızlaşmakta ve kaybolmaktadır. Tamamıyla toplulukçu kültürlerde ise kalabalıklar arasında erimekte, kendi benliği gelişememektedir. İslam dini bireycilik ve toplulukçuluk arasında dengeyi sağlamak suretiyle insanın fıtratına uygun bir model önermektedir.
Bu anlamda güven ve güvenilir olmakta kültürler arasında farklılaşmaktadır. İslami kültürle beslenen doğu toplumları ise daha çok “güvenilir olma” erdemi üzerine kuruludur ki; bu güvenmeyi, dayanışmayı, birlikteliği sağlar ve hızlandırır. İslami kültürde “güvenilir” bir birey olmak bütün yönleriyle desteklenmiş, bu sebeple güvenilir olmak ve bunun için gerekeni yapmak tavsiye edilmiştir. İslami etkiyle ortaya çıkan “güvenilir olma” bilinci, her haliyle toplumun ve kültürün tarihsel kodlarına kazınmışken “güvenmek” ilk anda gerekli olan bir insan erdemi olarak görülmemiştir. Burada güvenmenin önemsiz olduğu anlamı kastedilmez. Bilakis “güvenilir” olmanın öncelendiğini ve bu “güvenilir” bireylerin güvenmeyi kolaylaştırdığı ifade edilmektedir. Mantıki olarak “güvenilir” bireylerden, güvenilir toplum oluşması daha muhtemeldir. Bu sebeple güvenilir olmak, toplumsal yapı ve örüntüler içerisinde önemli bir yer işgal eder. Çocukluktan itibaren anlatılan hikâyeler, masallar, etik kurallar, hep güvenilir insan olmaya yönelik bir çaba olarak algılanabilir.
İslam dininin öz kaynaklarında güvenmek üzerine çok az ibareler varken güvenilir olmak üzerine sayısız kanaatler mevcuttur. Bu anlamda “iman” ile “güvenilir olmak” arasında sıkı bir bağ kurulmuştur. Müslüman’ın kişilik özelliklerinden birinin “güvenilirlik” olduğu ifade edilmiştir. İslam kültür ve uygarlığında, örgütlenme ve ağ yapılarına ilişkin değerlendirmeler, “güvenilir olmanın” önemine vurgu yaptığı gibi, sosyal kontrol mekanizmalarıyla ‘güvenen şahsın’ hakları da ayriyeten korunmuştur. Bunun en bariz örneği, ticaret ve zanaat örgütü olan “lonca teşkilatında” görülebilir. Bunun da ötesinde güvenmek, bireysel bir özellik olarak kişinin kendisi ile olan bir mücadelesi iken, karşı tarafla olan ilişkisi sayesinde toplumsal bir özellik kazanır. Ancak güvenilir olmanın kendisi, bireysel bir özellik olsa bile sadece bu kadar değildir. Çünkü bireysel özellikler, kişinin toplumsalla olan birlikteliği ve etkileşimi sonucu sergilenen eylemler bütünüdür.
Dolayısıyla güvenilir olmak, sosyolojik anlamda toplumsal ve tarihsel kodları, etik tortuları ve özellikle din kurumuna dayanan bir arka planı dikkate alarak eylemde bulunmayı da içerir. Bir dine inanmanın kendisi, bir topluluğa ait olma hissi ve huzuru oluşturmaktadır. Bu özellik bireysel ve psikolojik bir etki gibi görülse de küçük gruplar sosyolojisi bağlamında değerlendirildiğinde olayın toplumsallığı daha rahat anlaşılmaktadır.
Doğu toplumlarının kolektif, yani “biz”ci bakış açısı ve verme ahlakı (sadaka, zekât, yardımlaşma, yeniden dağıtım araçları) ile batı toplumlarının “ben”ci, bireyselci bakış açısı ve alma ahlakı (biriktirme, sermaye, kazanma hırsı) arasındaki temel felsefi fark her anlamda açıkça görülmektedir.
Din ve değerler sisteminin bütünleştirici etkisi sosyal hayatın her kademesinde görülür. Dinsellikle sosyal yapının bütünleştiği en önemli alanlardan birisi de değerler alanıdır. Çünkü değerler, dünya görüşü olarak bireyin hayatına yön verir, onu simgeleştirir ve ona anlam kategorileri sağlar. İslam kültürünün ürettiği değerler manzumesi ile Batı kültürlerinin ürettiği değerler manzumesi elbette farklıdır. Bu farkı güven, dayanışma, bireycilik ve toplulukçuluk ekseninde görmek mümkündür.
İslam kültürü açısından en önemli örnek ve güvenilirlik simgesi elbette Hz. Peygamber’dir. Bu konuda pek çok tarihî kayıt bulunmaktadır. Güvenilir olma özelliği, onun ilk çocukluk dönemlerinden itibaren dikkate değer bir karakter yapısı olarak kendisini göstermiştir. Zira peygamberliğini ilan etmeden önce bile Mekke’nin en güvenilir insanı olarak anılmış, bu yüzden ona “el-Emin” denmiştir. Kişilik özelliği olarak güvenilirlik, İslam dininde herkesin arzu ettiği ve ulaşmayı hedeflediği bir üstün insan özelliğidir.
Bu bağlamda İslamiyet, kendi mensuplarını aşırı bireycilikten koruyan ama bireysel alanı da muhafaza eden, insan ilişkilerine, kamu faydasına odaklanan, yüksek kültür eserleri üretmeye yönelten, dayanışmacı ve toplulukçu bir değerler sistemine sahiptir.
Karşılıklı dayanışma ve ilişkiler ağının gelişmiş olması değerlerin işlerliğini sağlayan en önemli etmenlerdendir. İslam dininin iyi-kötü davranış ayrımı, güzel ahlak, empati, adalet, yardımlaşma, dayanışma, selamlaşma, hediyeleşme, akrabalık, komşuluk, manevi kardeşlik gibi takipçilerine sunduğu değerler manzumesi, yüksek güven düzeyine sahip toplumlara ulaşmak için önem arz etmektedir.
Modern toplumlarda bir sosyal değer olarak topluluk ruhu ve güven ikliminin oluşturulması ve yaşatılmasına yönelik çalışmalar sürdürülmektedir. Bu konudaki en önemli noktalardan birisi de din kurumunun bu konudaki etkisi ve fonksiyonelliğidir. Batı toplumlarında yaşanan yalnızlık ve atomik bireyciliğin kendi kültürümüzde yaşanmaması için en etkili korumacı unsurlardan birisi olacaktır. Modernleşen ülkelerde, yürütülecek sosyal politikalarda ve kamu uygulamalarında dinî değerlerin olumlu katkısı kurumsal modellemeler yapılarak, yaygınlaştırma ve sürdürülebilirlik ekseninde planlanmalıdır.