YAHUDİLİK TARİHİNDEN
İBRET ALMAK
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Kur’an-ı Kerim, tarihteki millet ve kavimlerden bahsederken olmuş, bitmiş olgular olarak söz etmez. Çünkü onun amacı, belirli kavimlerin tarihini aydınlatmak değildir. Aksine dinî değerlerin yaşanmasını teşvik etmek veya bunlardan sapmanın doğuracağı bedeller konusunda gelecek nesillere uyarılar yapmaktır. Bu açıdan baktığımızda anlatılan her bir kıssa asırlar öncesinden bahsetse de evrensel bir boyut kazanır ve bugüne ışık tutacak bir referans hâline gelir. Kur’an, müşriklerin ve İsrailoğullarının hak dine karşı muhalefetlerini adım adım ortaya koyar. İsrailoğullarının vaktiyle şereflendikleri vahye yüz çevirerek isyan batağına nasıl çakılıp kaldıklarını bize anlatır. Bu açıdan ümmetin, İsrailoğulları tarihini tersinden okuyup ondan alacağı birçok ders vardır. Kur’an, bizim gibi vahye muhatap olan bu kavmin sonraki dönemlerde bozgunculuğuna ve dini istismar etmesine genişçe yer verir. Çünkü ahir zaman ümmetinin aynı durumla karşı karşıya kalmaması hedeflenmektedir. Bu yönüyle İsrailoğullarının geçmişi sıradan bir tarih değil aslında İslam ümmetine, “Aman dikkat edin! Sakın ha siz bu duruma düşmeyin!” uyarısının yapıldığı bir tarihtir.
Dinî ve kültürel değişmeler bir anda gerçekleşmiyor. Hakikatten uzaklaşmalar uzun zamanlar alabiliyor. Kalplerin katılaşması ve sapmaların seyri sinsi bir şekilde ilerliyor. İnsanlar kendi gidişatlarından memnun bir şekilde yaşıyor, neleri kaybettiklerinin farkına bile varamayabiliyor. Kitlelerde âdeta bir körlük baş gösteriyor, akıbetin nereye varacağı artık hesap edilemez oluyor. Bu süreçte çoğunlukla savrulmalar ve ruhlardaki çoraklaşmalar görülemiyor. Kur’an bunu, şeytanın bir millete oynadığı oyun olarak anlatır. (Neml, 27/24.)
Müslüman toplumların yaşadıkları kriz ve buhranlar, insanların Allah’a verdikleri kulluk sözünden ve manevi dinamiklerden uzaklaşmalarının bir sonucudur. Gidişat sosyal, siyasi ve kültürel bir dizi belalara, musibetlere kapı aralıyor. İnsanlar, sonsuz mükâfatı unutuyor, fâni çıkar hesaplarının oyuncağı hâline geliyorlar. Birlik ve dayanışma duyguları zayıflıyor, ayrışmalar hatta parçalanmalar baş gösteriyor. İslam, insanın bu dünyadaki hayatını düzenlerken nihai yurdu olan ahiret saadetine onu hazırlar. (Ankebut, 29/64.)
Ancak insan, beka yurdunu unutup bu dünyanın geçiciliklerine kendisini kaptırırsa erdemli bir hayat yaşama ve yücelme aşkı kayboluyor. Neticede o, tevhid, adalet ve merhamet gibi temel değerlerden uzaklaştıkça uzaklaşıyor. Bütün ilahi dinlerin tarihinde şu veya bu ölçüde bu gerçeği görüyoruz.
Bugün Müslüman dünyanın yaşadığı ciddi sosyal, siyasi ve kültürel çalkantıların altında yatan temel nedenlerden biri de fertlerin dünya ve ahiret dengesini kaybetmeleridir. Fâni olana kapılıp baki olanı unutmalarıdır. İç dünyalardaki sapmalar, sosyal alanda fay hatlarının harekete geçmesi ve toplumsal dinamiklerin zafiyete uğramasına sebep olmaktadır.
Vaktiyle vahye muhatap olan Yahudiler bugün din adına fesat ve zulmün kaynağı hâline gelmişse bunun en önemli nedenlerinden biri, fena hâlde dünyaya tutkun olmalarıdır. (Bakara, 2/96.) Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde Yahudilerin bu durumunu şöyle anlatır: “Onlar için hayatın üstün ve seçkin olması mühim değildir. Ne şekilde olursa olsun sadece hayatın… Onca kötülük ve çirkinliklerle dolu hayatın… Kurtların ve böceklerin hayatının! Çünkü onlar Allah’a kavuşmayı ümit etmeyen kimselerdir.” Yahudiler, dünyada seçilmiş olduklarına inandıkları gibi ahirette de ayrıcalıklı oldukları kuruntusuna kapılmışlardı. Çok garip bir şekilde cennete kendilerinden başka kimsenin giremeyeceği ve ahiret hayatının sadece Yahudilere ait olduğunu iddia ediyorlardı. (Bakara, 2/94; 111.) Bu çelişki, inançla pratik arasındaki makasın ne denli açıldığını net bir şekilde göstermektedir. Yine bu, dinin içi boş bir iddia ve istismar aracı hâline getirilmesi ve ırkçı emellere alet edilmesinin tipik örneğini oluşturmaktadır.
Bütün bireysel ve sosyal değişmelerin kaynağı, insandaki iç dinamiklerdir. Bir millet, iç dünyasındaki İslami değerleri terk etmedikçe Allah Teâlâ o milletin mukadderatını durduk yerde kötü yönde değiştirmez. Bunun tersini de düşünebiliriz. Yani nefislerdeki olumlu değişmeler de toplumların müspet yöndeki değişme ve gelişmelerinin kapısını açar. Bahsedilen bu konu, toplumsal değişmenin yasalarından biridir. (Rad, 13/11.) Bu ümmetin son asırlarda yaşadığı buhranlara bu açıdan bakmakta fayda vardır. Allah’a olan sevgi ve bağlılığın azalması, ilahi buyruklar karşısındaki sorumsuzlukların artması, toplumsal hayatta yaşanan bir dizi sorunun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Nitekim Kur’an, ahir zaman ümmetini Allah’ı anarak kalplerinin yumuşaması ve O’ndan gelen hakikat karşısında dikkat kesilmeleri konularında uyarmaktadır. (Hadid, 57/16.) Ayetin ilk muhataplarının ashab-ı kiram olduğunu düşündüğümüzde, bu ikazın bizim açımızdan ne denli ciddi olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Ayetin devamında gelen ahir zaman ümmetinin ehl-i kitaba benzememesi konusundaki uyarı da dikkat çekicidir. Demek ki hak dine mensup olmak bir garanti oluşturmuyor, hayat felsefesi ve yaşayışta her zaman bir bozulma tehlikesi söz konusu olabiliyor. Yahudilerin üzerinden asırlar geçmiş, kalpleri katılaşmış ve neticede büsbütün yoldan çıkmışlardı. Hatta bu durum bir başka ayette, kalplerinin taştan daha katı hâle geldiği ve iyice duyarsızlaşıp isyana saptıkları şeklinde dile getirilmektedir. (Bakara, 2/74.)
Yahudilerde ilahi sevgi, zikir, tevekkül ve teslimiyet değerleri unutulmuştu. Dinî hayatta bir yönden çözülme başlayınca bu durum birleşik kaplar misali diğer alanlara da sirayet ediyor. İnsanın dinî idrakinde bir sağırlaşma ve anlayışsızlık baş göstermeyedursun, akıl ve kalp hayatı âdeta felce uğruyor. Dinî yaşantıyı ayakta tutan dinamikler tek tek çöküyor. İnsanlar cehennemden kurtuluş, cennetten berat belgesi almışçasına rehavete kapılıyor, inandığı gibi yaşamayıp yaşadığı gibi inanmaya başlıyorlar. Hatta kendilerince buna dinî kılıflar bulma çabası içine giriyorlar. Sonuçta bu, ahiret hayatının insanın davranışları üzerindeki etkisinin gittikçe azalmasına sebep olmaktadır. Genele teşmil etmek doğru olmasa da bugün İslam toplumlarında bu hâlin yaşandığı bir gerçektir. Kur’an, Yahudi toplumlarının da benzer hastalıklara müptela olduklarını söyler ve bizleri bu konuda uyarır. Onlar, tam bir aldanış içinde idiler. Boyunlarına kadar isyan ve ifsada battıkları hâlde Allah’ın sevgili kulları olduklarına inanıyorlardı. (Maide, 5/18.) Cehenneme şöyle bir uğrayıp kendilerinden başka kimsenin girme şansı bulunmayan cennetin gerçek sahipleri olduklarını düşünüyorlardı. Kur’an onlara, “Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız?” der. (Bakara, 2/80.) Kısaca onlar, günaha gömüldükleri hâlde hesap ve azaptan azade edilmiş kimseler olarak kendilerini görüyorlardı.
Son asırlarda İslam toplumlarının yakalandığı hastalıklardan biri de Kur’an’a, İslam’ın emirlerine parçacı bir şekilde yaklaşmalarıdır. Yani dinin bazı taraflarını alıp öbür taraflarını göz ardı etmek… Mesela vicdani bir konu olarak din yaşanabilir, ama toplumsal boyutlarıyla onun kuralları gözetilmeyebilir, deniyor. Bu konu yeni değil çünkü Yahudilerin tarihinde de aynı sapmayı görüyoruz. Nitekim Kur’an onlara, “Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? ” uyarısında bulunmuştur. (Bakara, 2/85.) Kaynaklara göre değişik Yahudi boyları müşrik kabilelerle kirli ittifaklar kurmuşlardı. Onlar kendi aralarında savaşınca Yahudiler de kendi ırkdaşlarıyla savaşmak mecburiyetinde kalıyor, onları öldürüyor veya esir alıyorlardı. Savaş bitince de Yahudi hukukuna göre aralarında yardım toplayarak bu esirleri fidye karşılığında kurtarıyorlardı. Kur’an, bu parçacı yaklaşımın dünya hayatında rezalet, kıyamet gününde de şiddetli azaptan başka bir şey getirmeyeceğini söyler. (Bakara, 2/85.) Bu tarihî olay, günümüzde bazı Müslümanların kendi aralarındaki çatışmaların sebebine de işaret ediyor. Bugün bazı Müslüman topluluklar da aralarında çıkar çatışması bulunan güç odaklarına yaslanmaları sebebiyle kendi dindaşlarıyla iç çatışmalara sürüklenebilmektedir. Oysa Müslüman bir topluluğun, diğer Müslümanların aleyhine olacak şekilde gayrimüslimlerle bir dayanışma içerisine girmesi, İslam’ın vahdet anlayışıyla bağdaşmaz. Din içi çatışmaları tetikleyen nedenlerden biri de mezhep ve meşrep kavgalarıdır. Burada karşı tarafı dinin dışına itme, kendilerini Allah katında seçilmiş topluluk kabul etme ve cenneti kendi tekellerinde görme iddiaları yaygındır. Bu tür kavgalar Yahudilerle Hristiyanlar arasında da vardı. Onlar nihayetinde aynı gelenek içerisinde aynı kutsal kitaptan beslenen topluluklardı. Ama aralarında düşmanlığa varan gerilimler yaşanmış ve din, kinin bir aracı hâline getirilmişti. Nitekim Kur’an onlara, “Oysa hepsi Kitab’ı okuyorlar.” der. (Bakara, 2/113.)
Yine bugün Müslümanlar arasında dinin inanç ve pratiklerinin ihmal edildiği, İslam’la olan ilişkinin sadece bir aidiyete indirgendiği yanlışını görüyoruz. Kur’an, Yahudi ve Hristiyanlar bağlamında bu sapmaya açıklık getirir. Kurtuluşun sadece şu mezhebe veya bu zümreye mensup olmakla gerçekleşmeyeceği, Allah’a verilen kulluk sözünün yerine getirilmesi ve salih amellerle altının mutlaka doldurulması gerektiği ifade edilir. Aksi bir durumun netice vermeyen boş bir iddiadan öteye geçmeyeceği belirtilir. (Bakara, 2/111-112.)
İlahi kitap, dinin temel değerlerini ve sınırlarını ortaya koyar ve bunların doğru anlaşılmasının teminatını oluşturur. Dolayısıyla onun sahih bilgi ve yorumu unutulunca insan hurafelere dalar ve din diye bunlara bağlanır. O yüzden Kur’an, kendini anlama ve ayetleri üzerinde düşünmeyi iniş gayesi olarak görür. (Yusuf, 12/2.) Bugün Müslümanların, Kur’an’dan bilgilenme ve onun hidayetinden istifade etme sorumluluğunu gerektiği şekilde yerine getirdiklerini söylemek zordur. Dolayısıyla insanlar, aslı esası olmayan hurafeleri din diye kabul edebilmektedirler. Nitekim Kur’an Yahudilerin bu duruma düştüklerini hatırlatır ve evrensel bir ilke olarak inananların vahyin hakikat bilgisinden daima beslenmeleri gerektiğine işaret eder. (Bakara, 2/79; Maide, 5/13.)
Kitabi toplulukların yaşadığı inhiraflardan ahir zaman ümmetinin âdeta korunduğu şeklinde bir algı vardır. Oysa hiçbir fert veya topluluğun böyle bir garantisi yoktur. Son Peygamberin ümmeti olmak, hem bir şeref hem de büyük bir sorumluluktur. Ancak bu, Allah’a verilen söze sadakati, sebatı, samimiyeti, salih ameli ve cihadı gerektiriyor. Geçmiş kitabi topluluklar, ifade yerinde ise bu konularda sınıfta kaldılar. Tevhid, içtenlik ve amelden uzaklaştılar. Vahyin çağrılarını ciddiye almadılar, uhrevi mükâfatı unuttular, yaşantılarıyla dünyevi iştahların benliklerini kuşatmasına, dinin istismar edilip içi boş bir iddiaya dönüşmesine zemin hazırladılar. Neticede kin, düşmanlık ve iç çatışmaların tuzağına düştüler. Sonuç olarak Kur’an’ı ciddiye almak, anlattığı kıssaları bugün yaşananlar açısından ibret nazarıyla okumak, bu ümmetin içine düştüğü buhranları anlamak için son derece önemlidir.